Pandemide son söz bilimin değil siyasetin

ÜMİT AKSOY
Abone Ol

Tuhaf zamanlardan geçiyoruz. Gözlerimizle göremediğimiz “cansız” bir şeyle hayatımızı yeniden formülüze etmek noktasına geldik. Her şeyin yüzeyde sanki normalmiş gibi aktığı bir zeminde ortaya çıkan “pandemi” aslında içimizde ve dışımızda saklamaya çalıştığımız o derin meseleleri de bir anlamda ifşa etti, bir fenomen olarak tezahür alanımıza soktu. Bir klişe olarak söylenen, “Artık bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” yargısını biraz bozarak denilebilir ki zaten hiçbir şey göründüğü gibi değildi ve eskiye saklamaya çalıştığımız, görmezlikten geldiğimiz hakikatin kendisiydi. Bir yanda devlet bir yanda sağlık (ya da sağlıksızlık mı demeliydik), bir yandan aile bir yandan felsefe bir yandan hayat… Kendi içinde çok boyutlu/katmanlı haiz olan pandemi sürecini 29 Mayıs Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Tahsin Görgün’le konuştuk.

Öncelikle şuradan başlayalım isterseniz: Önümüzde çok katmanlı bir süreç var. Bir yandan ucu gerçeklik tartışmasına varan bir yandan politik tazammunları olan oldukça karmaşık bir pandemi ve onun sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Sizce bu katmanlı süreci anlamak için, bir adım geriye çekilerek, hangi temel noktalara dikkat etmek gerekiyor?

Modern astronominin tasavvuruna göre evren, merkezi olmayan ve birbiri ile ilişkileri üzerinden konum ve mana kazanan cisimlerden oluşmaktadır. Üzerinde insanların yaşadığı yerküre de bu cisimler evreninin varlığı ile yokluğu arasında herhangi bir farkın olmadığı; varlığı ile yokluğunun büyük evren açısından herhangi bir fark oluşturmayacağı, en asli manası ile, bir hiçten ibarettir. Yerküre üzerinde mevcut olan her şey gibi insanlar da bu hiçin bir parçası olarak bulunmakla birlikte, en iyi ihtimalle, bu hiçliğin farkında olmakla temayüz eden varlıklardır. Buradan bakıldığında yerküre üzerinde bulunan ve bulunuşu en yaygın isimlendirme ile “contingent” (olumsal), daha doğru bir ifadeyle, “mümkün” olan ve imkânı açısından da herhangi bir zorunluluğa/vücuba/hakikate dayanmadığı gibi zorunluluğu da ihtiva etmeyen bu evrendeki varlıkların varlığı kadar, azlığı ve çokluğu da hiçliklerine bir şey eklemez; hiçliklerinde herhangi bir artış da sağlamaz.

Salgını anlamsızlaştıran; salgının kendinde bir anlamı olmaması değil.

Dolayısı ile mevcutlardan bir mevcut olan insanların hayatlarını tehdit eden bir pandemi/salgın ile ilgili olarak kaygılanmayı gerektiren bir durum söz konusu değildir. Büyük şirketler ve devletler ile devlet benzeri yapıların işleyişini zaafa uğratmadığı müddetçe salgın, mümkün varlıklar arasında mümkün ilişkilerin bir şekli olarak sıra dışı bir hususiyet taşımaz. Dolayısı ile insanlık tarihi, daha doğrusu canlıların kurgulanmış tarihinin öğrettiği şey, en kötü ihtimalle canlıların bu tip salgınlarda başardığı “sürü bağışıklığının” bir şekilde tahakkukunu beklemek veya tahakkuku için çalışmaktan ibaret olacaktır. Günümüzdeki evren tasavvuru çerçevesinde insan ve insanın başına gelenlerin görünüşü kabaca böyledir.

Öte yandan içinde bulunduğumuz süreç, bir konuşmanızda da işaret ettiğiniz üzere, bizi son kertede hakikat tartışmasının merkezine getiriyor. Genel olarak hakikat meselesiyle ilgili modern tutumu, daha özelde post-truth meselesine pandemiyle birlikte baktığımızda ne söylenebilir?

Salgını anlamsızlaştıran; salgının kendinde bir anlamı olmadığı değil, insanların sahip oldukları kısa ömürlerinde, kaynağını bilemedikleri arzularını ve bu arzularını karşılama hususunda geliştirdikleri düzenekleri temellendirebilmek için kendilerini başıboş olarak kabul ederek, bu şekilde davranmanın varlıklarının “amacı” veya “kendilerini gerçekleştirmeleri” olarak kurmalarıdır. Bu kurgunun esasını, esse est percipi, teşkil etmektedir. Bütün mesele algı/hissetmedir. Hayat, varlık hissetmeden ibarettir. Hissetme de ilişki/münasebet, yani şeyler arasındaki nisbetlerin bir zuhurudur.

  • Astronomide sunulan tasavvurun insanların hayatındaki görünüşü kabaca bu şekilde ifade edilebilir. Bu kurguyu anlatan en temel terim ise sistemdir. Sistem, şeylerin aralarında nisbetler oluşturarak bunu tanzim etmelerini isimlendirir. Eğer nisbetler ortaya çıkarılıp, yönetilebiliyorsa, başka bir şeye gerek yoktur.

İnsanların nazarı kadar fiilleri de merkezden/hakikatten arî bir şekilde kurgulanabiliyorsa bu, kabaca insanların hayatlarını, şirketler, devletler ve devlet benzeri düzenekleri içerisinde sürdürebileceklerine kani olmalarını sağlayabilmektedir.

Yakın geçmişe kadar en azından bazı insanlar tek tek insanları “aşan” bir “merci”nin olması gerektiğini düşünüyorlar ve böyle bir şey yoksa bile, bunun “icat” edilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Günümüzde artık mevcut nisbetleri ve münasebetleri aşan bir “merci”in bulunması gerektiği düşüncesinin de tamamen terk edildiği bir döneme girildiği söylemi açık bir şekilde telaffuz edilmeye başlandı.

Mutfaklar, kitaplar, yemekler, yazarlar
Nihayet

Burada ilginç olan şey bütün bu söylemlerin bir şeyleri gösterirken, sistematik bir şekilde bir şeyleri de gizlemesi; bir şeyleri “açarken” başka bir şeyleri de düzenli bir şekilde “örtmesi” idi. Her şeyin bir hakikati olduğu gibi, günümüzde etkin olan düzeneklerin hakikati de kendisini gizleyip, kendi olmayanı göstererek insanların arzularına hükmetmesi; onları üreterek, karşılaması ve bunu da başarısının/doğruluğunun alameti olarak sunması idi.

Post-truth söylemi, aslında kendi hakikatini gizleyerek etkin olmanın yeni bir ifade şekli olarak anlamlıdır. Bu durumu en açık bir şekilde, post-truth söylemini kullananların, artık varlığı bile tartışmalı hale gelen devlet ve siyasetçiler olmasında görmekteyiz. Artık “hakikat” diye bir şeyden bahsedilemeyeceğini ilan edenlerin, bütün dünyaya “neredeyse mevcut olmayanlar” kategorisini tecessüm ettiren siyasetçiler olması, normal olarak insanların uyanmasını ve devletin tarihte hiç olmadığı kadar güçlü ve etkin olduğunu fark etmesini intaç etmeli iken durum hiç de böyle olmadı: Batı dünyasında yaşayan insanlar, hür ve özgürce yaşadıklarına inanmaya ve Batı dışı dünyada yaşamak şanssızlığına düçar olmuş olanlara acıyarak bakma; bunun da ötesinde kendi yaşadıkları bölgeleri, diğer bölgelerden oralara gelerek, onların yaşadıkları “cennet”ten pay almak isteyenlere karşı, her türlü “tedbiri” alma konusunda kararlılıklarını arttırdılar. Bu bağlamda Batı’da devletin daha az olduğu ve şirketlerin insanların haz ve arzularını daha fazla tatmin etmek için canla başla çalıştıkları bir hayat düzeni olduğu konusunda insanların ikna edildiği kanalların sonuna kadar kullanıldığı söylenebilir.

Bütün bunlar insanlar tarafından ve insanlar için oluşturulmuştur; sadece insanların yaşadıkları şehirler değil, bunun ötesinde var olan ne ise, onlar, insanların bir inşasından/construction ibarettir. Bu inşayı kim daha iyi yaparsa, o daha başarılıdır; olması gerekenin yegâne kriteri vardır; o da, başarıdır. Başarı, olması gerekenin biricik kriteridir.

Bu durum hakikati en iyi ihtimalle, Heidegger’in Kara Defterler’de dediği gibi, “birbirine tutunmak”tan ibaret bir hale getirmektedir.

Hakikat, kabaca, varolanların birbirlerine, varlıklarını sürdürmek için tutunmalarından ibarettir.

Varolmanın algı(lanma) olduğu düşünülecek olursa, öznelerarası ilişkiler de bu çerçevede, ilişkileri aşan bir mercie ihtiyacı ortadan kaldırarak, münasebeti varolmanın esası haline getirmektedir.

Yine post-truth meselesinin uç verdiği bir tartışmayla devam edelim isterseniz. Kabaca söylenecek olursa, ilgili post-truth tartışması bizi, bir aktör analizi yaptığımızda, sizin de biraz önce vurguladığınız üzere devlet ya da çok uluslu şirketler gibi entiteler meselesinin kıyısına getiriyor. Hakikatin kendini gizleyerek sergilemesi/sunması olarak bu fenomenlere baktığımızda ve geçmişteki benzer yapılarla (örneğin imparatorluklar) kıyaslandığında bu entitelerle hakikat arasındaki ilişkiye nasıl yaklaşmak/düşünmek gerekiyor sizce?

İnsanlar her dönemde başka insanlar ile muavenet/yardımlaşma içerisinde varlıklarını sürdürmüşlerdir ve bunun da farkındadırlar. İmparatorluklar ve daha önceki toplumsal kategorilerin de bir formu olmakla birlikte, formun muhtevayı oluşturduğu gibi bir anlayıştan bahsetmek oldukça zor idi. Belki bunun bir istisnası, Hristiyan Batı dünyasında kilise, özellikle Katolik kilisesiydi. Katolik kilisesi, muhtevadan daha çok bir form olduğu için “extra ecclesiam nulla salus” (Kilise dışında kurtuluş yoktur) ilkesinin ifade ettiği gibi, insanları ancak kilise mensubiyeti “var ve değerli” hale getirmekte, kilise dışında olma, en iyi ihtimalle yok sayılma anlamına gelmekteydi.

Ancak burada önemli bir farkı unutmamak gerek: Kilise kendisini kendisi ile değil, kendi dışında/aşkın bir mercie nispetle temellendirdiği için, tam anlamı ile “kendi kendine referanslı” bir sistem olarak görülmüyordu. Yirminci yüzyılda teşekkül eden, münasebeti varolmanın esası olarak kabul etme yönelişi, bir taraftan bakılırsa Katolik tavrın devamı gibi görünüyor; nitekim varolmak sürekli bir idiyet üzerinden tanımlanmakta ve insanlar insan olarak değil, idiyetleri üzerinden muamele görmektedirler. Fark da tam bu noktada ortaya çıkıyor: bu idiyet düzenekleri -ki bunlar en yaygın haliyle şirketler, devletler ve devlet benzeri yapılanmalardır-, kendilerine, kendileri ve kendi aralarında oluşturdukları düzenek dışında, bunu aşan/aşkın bir merci kabul etmiyorlar. Yirminci yüzyılda bütün hayat düzeninin algoritmalar üzerinden planlanması, tam da nisbetleri/münasebetleri varoluş zemini olarak kabul eden ve bunun hesabını yaparak, yönetmenin yollarını geliştirmeyi mümkün kılmışa benzemektedir.

Burada sadece şu kadarını söyleyebilirim: Latincede kullanılan “ratio” ve ondan türetilen “reason” kelimeleri de benzer bir anlayışa uygun bir şekilde yorumlanmaya elverişli olduğu için, rasyonalite de büyük ölçüde formelleşme üzerinden kavrandı.

Max Weber

Kısaca rasyonel bir toplum, -Weber, Parsons ve Luhmann gibi sosyologların gösterdiği gibi- işlerini ilişkiler üzerinden, formel bir şekilde yürüten ve bunu en genel manada ekonomik ve siyasi güç kazanmak ve muhafaza etmek için kullanan; kendisini bu şekilde organize eden toplum olarak kabul edildi. Formel yapıların kendileri ise kendilerine referanslı olarak görüldüğü için, kendilerini aşan herhangi bir merci ile irtibat olmaksızın, kendi kendilerini varedebilen/kâimbizatihi ve kâim lizâtihientiteler/birimler olarak sunuldu.

Aktör analizi üzerinden devam edelim: Modern zamanlarda belirtilerini gördüğümüz ama “post-modern” çağda kendini iyiden iyiye hissettiren, örneğin aile mefhumu gibi temel birtakım olgulardan hareketle işleyen ve bunların “özgürlükler”i kısıtlayıcı bir norm olarak işaretlendiği genel bir “algı” mevcut. Bu, bir bakıma bize hala “kavga”nın en temel meselelerden hareketle ilerlediğini gösteriyor. Bir yandan (cinsiyetin bir bağımlılık eksini olarak düşünülmesiyle) kendini cinsiyetsizlik kavramsallaştırma üzerinden sunan, lakin öte yandan pandemi sürecinde (dolaylı da olsa) tek güvenilir zemin olarak “aile”ye gönderimde bulunan doğal bir zemin var karşımızda. Bu iki hat arasındaki gerilimi siz nasıl okuyorsunuz?

Şunu açıkça ifade etmekte fayda mülahaza ediyorum: Formel yapılar, insanlar üzerinde sınırsız tasarruf imkânlarının sınırlanmasını kabul edemezler. Egemenlik, kayıtsız ve şartsız olmak durumundadır. Böyle olunca insanların gerektiğinde sığınabileceği bir “yuva” olarak aile, formel yapıların insanlar üzerindeki tasarrufuna bir sınır oluşturma imkânını da içinde taşır. Bu sebeple formel yapıların ilk hedefi, “büyük aile”yi çekirdek aileye indirmek oldu ve bu büyük ölçüde başarıldı. Şimdi yapılmaya çalışılan aileyi bir birim olarak ortadan kaldırarak, tek başına kalmış bireylerden oluşan bir insan yığını oluşturmak ve bu yığını formel yapıların sınırsız tasarrufuna açık hale getirmek gibi gözükmektedir.

  • Bunun en ilginç deneyini Çin yıllardır yapıyor: Uzun süre tek çocuk kurallaştırılmıştı. Bunun anlamı kısaca, akrabası olmayan, tek başına kalmış beşeri varlıklardan oluşan bir yığındı. İşte bu yığından şirketler ve devlet benzeri düzenekler sınırsız bağlılık talep ederek, onu fonksiyonel olarak tanımlayarak, olması gereken neyse o haline getirme imkânını elde etmiş oluyorlar.

Tam burada kadın ve erkek ayrımı bir engel olarak karşılarına çıkıyor. Bazı işleri kadınların, bazılarını da erkeklerin yapabileceği düşüncesini değiştirmek için, kadınlık ve erkekliğin tabii değil, toplumsal olduğu gibi bir söylem geliştirilerek, her beşerin, her işi yapabileceği; bu anlamda kadın ve erkek ayrımının anlamsız olduğuna dair bir söylem farklı kanallardan sürekli enjekte ediliyor. Bunun adına da “toplumsal cinsiyet” denildi ki isimlendirmenin kendisi hakikatin inkarını içinde taşıyan bir ideoloji yüklü. Aslında konstrüktivizm denilen ideoloji en kolay bu şekilde ifade edilebilir. Bu arada şu kadarını ifade edeyim: Konstrüktivizm, yapılandırmacılık adı altında Türkiye’de özellikle eğitimciler arasında neredeyse “resmiyet” kazanmış bir ideolojidir. Yapılandırmacılığın tesirinin görüldüğü en önemli alan öncelikli olarak Avrupa Birliği içerisinde ve AB ile ilişkileri çerçevesinde Türkiye’de görsel medya, eğitim ve ailedir.

Gerçek bir trajedinin arka planı: Chernobyl
Nihayet

Burada modern söylemlerin ironik yüzü kendisini gösteriyor: bir şeyi söylerken, tam aksini kast etmek. Mesela ailenin, bireylerin bireyselleşmesini ve özgürlüğünü engellediği söylemi, tam olarak, insanların kendilerini sistemler, piyasa veya medya karşısında koruyarak, özünü muhafaza etmesini mümkün kılan aileyi, tam aksini iddia ederek değersizleştirmek anlamına geliyor. Bir çocuğu ailesinden alıp, onu özgürleştireceğini söylemek, onu aile dışında farklı yapıların bağlısı ve bağımlısı yapmanın en kestirme yoludur. Almanya’da çeşitli bahanelerle ailelerinden koparılan Türk çocuklarının nasıl zaman içerisinde “piyasa malı” haline dönüşerek, yok oldukları/edildikleri, bunun en canlı şahididir.

Bu anlamıyla konstruktivizm/yapılandırmacılık, erkeklik ve kadınlık diye tabii bir durumun olduğu hakikatinin inkarını içerir. Dolayısı ile yapılandırmacılığı benimseyenlerin söylemlerinde ve eylemlerinde, bunu hangi niyet ve kasıtla yaparlarsa yapsınlar neticede, yapılandırmacılığın mahiyetinde olan hakikatin inkârı kendisini gösterir. Bunu destekleyen önemli gelişmeler bir taraftan gen teknolojisi alanındaki çalışmalarla alakalı olduğu gibi diğer taraftan da yapay zekâ çalışmaları, cinsiyet farklılığını anlamsız kılacak “inşa”ları istihdaf etmektedir. Hâlbuki insanlar arasında farklı sebeplerle ortaya çıkan adaletsizlikleri ortadan kaldırmak için gayret sarf etmekle, insan türünün kadınlar ve erkeklerden oluştuğunu inkâr etmek birbirinden tamamen farklı yönelişlerdir.

Pandemi süreci bizi egemenlik tartışmasının da eşiğine getirdi. Carl Schmitt’i hatırlayacak olursak, “egemen olağanüstü hale karar veren”di ve biz bunu Schmittci dilde “devlet” olarak anlıyorduk. Öte yandan bu analizi, Agamben’in yürüttüğü tartışmayla birlikte, Foucaultcu iktidar analizi radikalleştiren ve “çıplak hayat”ın kendisi üzerinden ilerleyen, çok daha rafine iktidar biçimlerine atıf yapan ve nihayet bizi “insan” söz konusu olduğunda bir ucunda “hayat” yani sağlıklı olma bir ucunda ise ölüm olan bu sarkaçta salınan insanın dramatik varoluşuna getirdi. Bir bakıma pandemi, devletle sağlık arasında gidip gelen bu iki analizi bir arada düşünmeyi gerektiriyor ve “istisna hali”ni yeniden gündeme getiren bir durumla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Siz, bu yeni durum üzerinden istisna meselesini nasıl görüyorsunuz?

Modern dönemin en önemli özelliği; bütün hayatı ilkelerinden koparıp, evrensel/külli zemini ihmal ederek, estetize etmektir. “Estetize etmek” ifadesi, ilk bakışta, estetik kelimesinin “güzel” ve “güzellik”i çağrıştırması sebebi ile, oldukça müspet bir intiba uyandırabilir. İşin hakikati ise, estetize edilmeyle birlikte hayatı sürekli değişebilir hale getirmektir.

Estetize edilmiş hayat, sürekli yeniden kurulan ve her defasında değişen bir hayat demektir. Estetize edilmiş hayatın kendisini bağlı hissettiği, kendisine dayandığı değişmez bir zemin, bir sabite yoktur.

Dolayısı ile burada artık istikrar değil, değişim esastır. Normal olan sürekli değişimdir. İstisna hali tam da bu cihetten estetize edilmiş hayatı ifade eder. Yani modern hayat, istisna halinin sürekli hale geldiği hayattır.

Carl Schmitt veya Agamben bunun daha fazla siyasetle alakalı olan kısmı ile ilgilendikleri için, meseleyi bu cihetten dile getirdiler. Halbuki mesele daha derinlerde ve varoluşsal bir boyuta sahip. Siyaset alanı, bir taraftan bakıldığında, bu durumun bir alameti veya son ucu. Bir görünüşü; tam anlamı ile bir fenomen. Pandemi sürecinde Agamben ve onun gibi düşünen bazı zevat, devletlerin aldıkları sağlık gerekçeli sokağa çıkma sınırlamalarını, bir tür olağan halin terki ve olağanüstü hâl olarak görerek, bunun kalıcı hâle gelmesi riskini işaret ettiler. Buna dayanarak mesela sokağa çıkma sınırlamalarını devletin insanların hareket hürriyetine müdahalesi çerçevesinde görerek, insanların bu kısıtlamalara uyması ve alışması/alıştırılmasını, olağanlaştırma ihtimaline bağlı uyarılarda bulundular.

Juergen Habermas

Bu uyarıları yapanların kaçırdığı en önemli husus, hayatta sabit ilkelerin, yani hakikatin terk edilmesi ile birlikte insanların zaten kalıcı olan zemini terk ederek, sürekli bir olağanüstülük şartlarında yaşamalarıdır. Burada önemli olan taraf ilk planda yenilik değil; insanların her anının ve karşısına çıkan her durumun yeni olduğu ve hiçbir şeyin tekrar etmediğidir. Dolayısıyla buradaki kritik nokta; insanların, sürekli bir değişkenlik içerisinden yaşadıkları hayatın nisbi düzenini kimin ve nasıl kurduğu ve gerektiğinde de değiştirdiği; kurma ve değiştirmede sınırları kimin ve hangi kaygılar, ilgiler ve çıkarları gözettiğidir. Bu yönden bakıldığında insanlara sürekli bir şekilde olağanüstü hâli yaşatan bir düzenekler mekaniği söz konusu ve devlet, bu düzeneklerden sadece birisi. Ve modern devlet, dünyanın her yerinde, özellikle de Batı dünyasında işinin ehli olarak, kendisini gizleyerek, insanların hayatını değiştirerek yönetiyor. Batı dışı toplumların büyük bir kısmında gördüğümüz şey ise, bunun eksikliği. Mesela Latin Amerika veya İslam dünyasının önemli bir kısmında söylemlerin aksine “ceberut devletler” hâkim değil; çünkü henüz buralarda, kelimenin en gerçek anlamıyla, devlet yoktur. Devlet benzeri düzenekler, uluslararası sistemin öngördüğü çerçevede, onlara vekaleten işleri yürütüyorlar. Burada istisna Türkiye olarak gözüküyor.

Tahsin Görgün

Pandemi süreci aslında, üstü söylemler yoluyla örtülen hakikatin, yani işleri esas itibariyle devletlerin yürüttüğü gerçeğinin, tartışmasız bir şekilde üzerindeki örtünün kaldırılarak, bütün çıplaklığı ile görünür hale gelmesini sağladı. Yani modern devlet vardır ve insanların hayatı ile ilgili nihai çerçeve kararları onun tarafından alınır ve uygulanır. Yerküre üzerinde bunu ulusal çıkarlarına uygun şekilde yapan düzeneklerle, bunu yapma durumunda olmayan düzeneklerden oluşan uluslararası bir sistem, mevcut en genel çerçeveyi oluşturur. Bu çerçeve ise esas itibariyle formeldir.

Tam da bu bağlamda soralım o vakit: Koronavirüsle ortaya çıkan halin, bize önemli birtakım imkânlar sunduğunu düşünüyorsunuz. Bir imkân ya da imkânsızlıklar envanteri olarak koronavirüse baktığınızda bu sürecin temel noktalarını nasıl işaretliyorsunuz?

Koronavirüs biraz “keşfü’l-mahcub” yönünde bir imkân ortaya çıkardı. Bunlardan birisini daha önce işaret etmiştim: devlet, modern dünyadaki, yani Batı dünyasındaki en üst varlıktır ve bu varlık kendisiyle ve kendisi için kaim olma iddiasındadır. Kendi varlığı dışında bir üst merci tanımaz; kendisini sadece diğer devletler sınırlar.

  • Bir devletin sınırı diğer devletin sınırının başladığı yerde biter. Ancak bu durum devletler ile devlet benzeri düzenekler arasındaki ilişkilerde geçerli değildir; devletler, devlet benzeri düzenekleri ve onların aralarındaki ilişkileri tanzim ederler; gerektiğinde değiştirir, gerektiğinde farklı araçları kullanarak müdahale ederler.

Bu araçlar başta askerler olmak üzere, medya, ekonomik araçlar yanında, bütün bunları kalıcı hale getirerek insanların gözünde normalleştiren eğitim düzenekleridir.

Diğeri ise insanın, insanın kurdu olduğu ile ilgili söylemin hakikatin üstünü örten örtülerden birisi olduğudur. Pandemi süreci neredeyse bütün dünyada insanlara, ancak yakınındakini koruyarak kendi varlığını/sıhhatini muhafaza edebileceği hakikatini öğretti. Aslında bu hakikat her dönemde ve her zaman geçerli idi; bunun böyle olduğu pandemi sürecinde bilfiil zuhur etti. Bu çerçevede sokağa çıkma kısıtlamaları ile birlikte insanlar son sığınak olarak haneleri ve ailelerini buldular. Ailenin, yani neseb ve haseb bağının, insanlar arasındaki en sahih bağ olduğu da böylelikle bir daha zuhur etmiş oldu. Pandemi sürecinde en fazla sıkıntı yaşayanlar muhtemelen gidecek bir evi, sığınacak bir ailesi olmayanlardı.

Pandemi süreci bir yandan “siyasal olan”ın ve bunun taşıyıcı birimlerinin bir yandan da felsefenin ciddi bir sınavı oldu. Önce siyasal olandan başlayalım. İçinde bulunduğumuz ve her şeyin siyaset bağımlı mekanizma üzerinden anlaşıldığı bir konvansiyon var. Siz bu siyasal bağımlı genel tutum alışın pandemiyle birlikte ortaya çıkan süreçte nasıl bir “imtihan” verdiğini ve önümüzdeki süreçte “siyasal olan”ın kavranışının ne türden değişimlere gebe olduğunu düşünüyorsunuz?

Siyasal olan/devlet özellikle Batı dünyasında kendisini gizleyerek etkin oluyordu. Bunun en güzel misalini Avrupa Birliği ülkeleri vermektedir. Pandemiye kadar her türlü sınırları kaldırma konusunda büyük adımlar atmış bir AB görüntüsü vardı. Pandemi ile birlikte görünüş ile gerçeklik arasındaki uçurum kendisini gösterdi. AB hala ulus devletlerin oluşturduğu ve daha çok ekonomi ağırlıklı bir organizasyon olarak kendi hakikatini ifşa etti. Bu bağlamda görünür hale gelen bir husus da bütün söylemlere ve kurgulara rağmen, Avrupa’nın tarihin hiçbir döneminde bir vahdet oluşturmadığı gerçeğidir.

Diğer taraftan AB içinde devletlerin pandemi karşısındaki tavırları, salgının tesirinin sınırları konusunda etkin olurken; meselenin bunu aşan bir boyutu olduğu da ortaya çıktı. Nitekim devlet, ne yaparsa yapsın, onun kararlarını gerçekleştirenler tek tek insanlardır. İnsanlar, her şeye rağmen, aileler içinde yaşıyorlar ve aile insanların en son sığınağı olarak alternatifsiz bir zemindir. Bu durum insanların farklı hakikat mertebelerine iştirak ettiklerini göz önüne sererken, ferdi, aileyi, akrabalık ilişkilerini, mahalleyi, köy ve kasabayı yok sayan ve bunları dikkate almadan, insanları bu bağlarından kopararak onları, onlar için tanımlanmış konumlarda istihdam etmeye yönelen bütün düzenekleri yeniden, varlık düzeni içinde bir konum olarak kavrama imkânı sundu.

Musa Dağdeviren: Yaratıcı mutfak, coğrafyanın kendi icadıdır
Nihayet

Devlet de şirket de gerekli olmakla birlikte varlık düzeni içinde gerektiği ve hak ettikleri kadar yer alabilmelidirler. Bunu düşünebilmek için, her şeyin kendisini aşan bir cihete matuf olarak varolduğunu ve ancak bu aşkın cihetten her şeyin hak ettiği konumu kazanacağını fark etmek gerekmektedir. Badiou, Habermas ve Agamben gibi bazı felsefecilerin bu konuda ortaya koyduğu refleksler, bu hususta ne kadar hazırlıksız olduklarını da ifşa etti.

2017 yılında gerçekleştirilen Münih Güvenlik Konferansı’nda ilk defa kullanılıyor “post-truth” kavramsallaştırması “post-West” ve “post-order” ile birlikte. Bu kavramsallaştırmaların örttüğü meselelerin başında gelen, içinde bulunulan dünya durumunun tartışmaya açılma biçimi ise bize tam da hakikatin, Batı’nın ve düzenin sorgulanabileceği şartları, yani başka bir deyişle, bu kavramların sorgulanamazlığını salık veriyor esasında. Öte yandan söz konusu bu kavramların bu gizli/saklı mevcudiyetinin temellendirici olmayan eleştirileri yapılageldi sürekli olarak çeşitli felsefi ve siyasal tartışmalar içinden. Siz, hakikatin kendini dile getirdiği sahici/otantik bir zeminin ortaya çıkmasını, bütün bu örtme(ler) çağında ne oranda mümkün olduğunu düşünüyorsunuz?

Münih Güvenlik Konferansı’nın üst başlık olarak seçtiği ifadelerden “post-West” bilfiil tahakkuk etmiş vaziyette. Post-West demek, artık Caspar David Friedrich’in resmini çizdiği, bütün dünyayı fethe çıkmış ihtiraslı ve romantik Batılıların dünyayı istila edecek irade güce sahip olduğu 19. yüzyılda yaşamıyoruz demektir. Bu hakikat aslında İkinci Dünya Savaşı ile birlikte sabit idi; ancak haberi bize yeni ulaştı.

Post-truth meselesi aslında burada üzerinde durduğumuz temel konudur. Modern dönem, en azından 19. yüzyılın başından itibaren, ama en azından Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nden itibaren, hakikatin -kendinde şey de diyorlar- en hafif ifadesi ile bilinemez olduğunu ilkeleştirdi; bunun bir adım sonrası, Richard Rorty’nin ifadesi ile, hakikatin bulunmayıp, icat edildiği/oluşturulduğu anlayışı olarak gerçekleşti. Bu tavrın kendisi, hakikatin inkârı, en iyi ihtimalle ihmalini içeriyordu zaten. Münih Güvenlik Konferansı yaptığı bunu telaffuz etmekti.

Heidegger

Burada ilginç olan taraf, şimdiye kadar bu tip söylemlerin filozoflar, sanatkârlar veya bilim adamları tarafından dile getirilirken, bu defa artık geri plana düştüğü, anlamsızlaştığı söylenen siyasetçilerin “post-truth”u ilan etmesiydi. Dolayısıyla aslında hakikatin bir ifşası söz konusuydu; ancak bu böyle anlaşılmadı ve geçiştirildi. İfşa olan hakikat, kısaca, modern dünyada son sözü, kararı bilim, sanat veya felsefenin değil, siyasetin söylediği idi. Pandemi süreci bu hakikati görünür hale getirdi.

Diğer kavram olan “post-order” ise, Batılı kibrin açık bir ifadesi idi. Bu, bir taraftan “bizden sonra tufan” gibi bir tehdit iken, bir yandan da sadece Batılıların bir düzen kurabileceği, Batı-dışı toplumların kendi başlarına kaldıklarında bir düzen oluşturamayacakları iddiası idi. Bütün bunlarla alakalı olarak bu süreçte şu en azından konuşulabilir hale geldi: Batı, zannedildiği kadar güçlü değil; bütün bir dünya üzerinde öyle yine söylendiği gibi ve o kadar etkin değil. Diğer taraftan da yerküre üzerinde farklı güçler ve merkezler de mevcut ve bu güçler ve merkezler, kendi haklarını talep ederler ve alabilirler de.

İstersiniz Batı’nın bir diğer tahakküm aracı olan felsefeyle devam edelim: Bir yandan konstrüktivizm bir yandan da pragmatizmle sıkıştırılmış bir durumu var felsefenin. Heidegger’in felsefenin bitişini ilan etmesinin üzerinden hayli vakit geçtiğini düşünürsek, felsefenin pandemiyle birlikte içinde bulunduğu krizin genel krizle birleşen bir yönünü de görmüş olduk. Heidegger’in kıyasıya eleştirdiği “(huzur) metafiziği”ni de hatırımızda tutarak felsefenin bize ne oranda yardım ede(bile)ceğini düşünüyorsunuz bütün bu süreçte? Eğer bu mümkünse, bunun gerek ve yeter şartları neler olabilir sizce?

Felsefi faaliyetin farklı dönemlerde farklı manaları olabilir. Netice itibariyle felsefi faaliyet, verili olanın bir adım gerisine bakmayı işaret eder. Dolayısı ile “felsefenin sonu” ifadesi verili olanın gerisine gitmeyi terk eden bir felsefi anlayışın, felsefe olmaktan daha çok akademik bir disiplin olarak, felsefe tarihi eğitiminden daha başka bir şey olamayacağını söyler. Felsefenin sonu esas itibariyle, Batılıların yerküre üzerinde kurdukları ekonomik ve siyasi hegemonya neticesinde, bu hegemonyanın makul düzeni olarak bilimler ve bilimsel yaklaşımlara destekçi hale gelmiş bir faaliyet şekli hakkındadır.

Felsefi faaliyetin hakiki manası ile Batı dünyasında ne zaman bulunduğu sorusu, Heidegger tarafından da sorulmuştur. Onun verdiği cevap bir tarafa, şu kadarını söyleyebiliriz:

Batı Avrupa’da felsefi faaliyet Kilise otoritesine karşı makuliyeti savunma yönünde, Batı Avrupa’daki verili durumun bir adım gerisine bakma gayreti olarak 18. Yüzyılın sonuna kadar ve belli ölçüde 19. yüzyılın başında söz konusu idi.

Bu dönemdeki faaliyetin en önemli sorunu ise, indirgemeler üzerinden temellendirme gayreti idi. Empirizm, rasyonalizm, idealizm ve türlü türlü materyalizmlerin ortak özellikleri bu indergemecilikleri idi.

Bütün indirgemeler bir radikallik görüntüsüne sahip olsalar da, netice itibariyle ve en iyi ihtimalle hakikatin bir yüzüne bakarak konuşurlar. Günümüzde felsefe yine asli konumunu hatırlayarak verili durumun bir adım gerisine veya ötesine giderek, oradan buraya bakma/nazar imkânını yeniden keşfetmek durumundadır. Bunun ön şartı da, sadece zahirle iktifa etmemek, şuhuddan kopmadan sadece şuhudla iktifa etmemek ve meşhudun bir gayb boyutu olduğunu unutmamaktır. Gaybın şuhuda çevrilmesi, orada olmakla birlikte, ilk anda ulaşılamayana ulaşılması gayreti, insanın bilme faaliyetini anlamlı kıldığı gibi, henüz yapılamayanı yapabilme yönündeki gayret de bir bütün olarak hayatın manasını içinde taşır.

Bilmenin ve yapabilmenin sınırlarına ulaşmak, hep ötesine bakmayı teşvik eder. Dolayısı ile verili durumla iktifa etmek ve onu temellendirerek muhafaza etmek, bugün felsefenin aşması gereken bir hal gibi durmaktadır. Bilme ve yapabilme, mevcudu mümkün ve gerçek kılan aşkın/gayb boyutun şuurunda olarak gerçekleştiğinde, hikmet, felsefenin sofosu, insani imkânlar içinde tahakkuk eder.

Bu süreçte kaleme aldığınız yazınızda Hz. Musa ve (Firavun’un) sihirbazları arasında geçen kıssaya atıf yaparak şöyle diyorsunuz: “Koronavirüs işte tam da bu çerçevede bir taraftan insanlar tarafından yapılmamıştır. Ancak insanların hayatını etkilemesinin yanında onların varlığını da tehdit etmesi üzerine kendilerinin çizmedikleri ve dolayısıyla da tanıyarak tanımlayamayacakları bir risk/tehdit teşkil etmektedir. Bu durumdan kaynaklı kendisinin hakiki olduğunu ve bu hâliyle de hakikatin zuhurunun/tecellisinin bir alameti olduğunu göstermiş oldu. Bu sanki Firavun’un sihirbazları karşısında Hz. Musa’nın asasının hakikate mazhar olması misalinden hareketle kavranabilecek bir hadise gibi gözükmektedir.” Buradan hareketle, hem yorumunuzu bir miktar açmanızı isteyelim sizden hem de ölçeği biraz büyüterek dinin (İslam) tam da bu pandemi ve post-truth çağından bize ne türden imkânlar sunmakta olduğunu dair tartışmayı nasıl ele almak gerekiyor, bunu soralım.

İslamiyet, Hak din olduğu için, Hakikati varsayar. Dolayısı ile bütün konstrüktivist/ yapılandırmacı tavırlar en iyi ihtimalle insanın hakikatle irtibatı cihetinden bir anlam ifade edebilir. Benzer bir şekilde Hak ve Hakikat, faydasızlığı ifade etmez. Hak ve Hakikat, fayda ile çelişmez ancak onlar belirli bir şekilde tanımlanmış faydaya da indirgenemez. Bu cihetten de faydanın gözetilmesi Hak ve Hakikat’le çelişen bir tavır değildir. Bunun farkında olmak, Hak ve Hakikat cihetinden inşa faaliyeti kadar faydanın gözetilmesinin de ihmal edilmemesi gereken önemli hususlar olduğu, ama hakikati bunlara indirgemenin, inkârını intaç ettiğinin farkında olmak demektir. İslam hayr ve faydayı hakikat ile irtibatı içinde telif eder.

Koronavirüs söz konusu olduğunda ortaya çıkan durum kısaca bunun bir “insan kurgusu”, bir “konstrüksiyon” olmadığı; dolayısı ile insanın oluşturduğu değil, maruz kaldığı bir şey, bir hakikat olduğudur. Yani insanlar kendi yapmadıkları bir şeye maruz kalmışlardır. Aslında insan hayatının hakikatinin ne olduğu sorusunun cevabı da burada karşımıza çıkar: Hayat insanın kendisine verilmiş imkânlarla ve maruz kaldığı hadiselerle münasebetini ifade eder. Buradaki nispet ilişkileri, insana verilmiş olan beden gibi, dil gibi, zihin gibi, ama aynı zamanda insan fiillerinin tertip ve tanzimi ile ortaya çıkmış olan ilim, eğitim, ekonomi, siyaset, sanat gibi farklı kurumlar/faaliyet formlarını da ihtiva eder. Koronavirüsün gösterdiği tam da insanın hayatının/ömrünün kendisine verilmiş olanlarla kurduğu münasebet içinde tahakkuk ettiği ve bu münasebetin, insanın maruz kaldığı bir ibtilâ olduğudur.

  • İnsan kendi oluşturmadığı dünyaya gönderilerek, onda maruz kaldıkları ile kurduğu münasebetler üzerinden kendi biricik tecrübesini gerçekleştiriyor. Bu tecrübede tayin edici olan insanın niyeti/yönelişi olduğu için, verili şartlarda her insan kendi niyeti/yönelişinin ekmeğini yiyor.

Bu niyet/yöneliş zemin olarak fertlerde bulunsa da orada kalmayıp, dil ve kurumlar tarafından taşınan kolektif bir mertebe kazanıyor ki kolektif yönelimler muhtelif araçlarla insanların hayatını etkiliyor. Yönelimlerin kolektif hale gelmesi, düzeneklerin oluşmasını ve zaman içerisinde bazı düzeneklerin kendi varlıklarını muhafazayı her şeyin üstünde tutmaları ve bunun için her şeyi araç olarak görme ve kullanma yönelimini oluşturabiliyor.

Hz. Musa ve Firavun arasında geçen ve Hz. Musa’nın asasının sihirbazların oyuncaklarını yutması; bunun karşısında bütün sihirbazların çaresiz kalması, hakiki veya hakikat ile irtibatlı olanla, kendisini hakikat yerine koyan arasındaki farkın keşfedilmesinin imkânını ortaya çıkarıyor. Koronavirüs söz konusu olduğunda bütün bir insanlığın kendi hayatına birden ve benzeri görülmedik bir şekilde çekidüzen verme mecburiyetinde kalması ve bu “bela” ile yüzleşme hususunda her insan toplum ve devletin bir sınav vermek durumunda kalması, insan hayatının özü konusunda açık bir fikir vermektedir. Hangi mertebede ve nerede olursa olsun bugün şunu söyleyebiliyoruz: İnsanlar bir bela ile karşı karşıya ve bir ibtilayı yaşıyorlar. Bu ibtilanın manası, ancak verili durumun gerisine giderek keşfedilebilir.

Eğer ben hakikatin olmadığı bir zeminde iş gören birisi olsaydım şöyle derdim: “Toplum yoktur, sahibi olmayan (gizlenmiş) sosyal medya vardır.” Pandemi süreciyle sahiplik/sahiplenme üzerinden ilgili yapıların hiç de sanıldığı kadar sahipsiz olmadığını dile getiriyorsunuz. Denilebilirse sosyal medyanın ve dijitalleşmenin, “sahipsiz bir sahiplilik” üzerinden ilerleyen boyutunu da dikkate aldığımızda, sanki içinde yuvalandığımız havaliyi ontolojik olarak yeniden tanımlamak artık kaçınılmaz bir hal almış gibi duruyor. Toplumun dijitalleştiği söz konusu zuhurda, yeniden tanımlama için siz nasıl bir envanter koyarsanız önümüze bu mesele için?

Bu soruyu belki bir makale veya bir kitapta ele almak; belki bunun da ötesinde bir proje haline getirerek, cevaplamak gerekir. Yine de ben kısaca şunu söylemek mümkün: Modern dönemde, mahiyeti gereği farklı mertebelerde zuhur eden hakikatin üzerinin örtülmesi ve bunun üzerinden münasebetlerin yönetilmesinin belirleyici olduğunu söylemiştim. Yani hakikatin olmadığını söylemek veya bir mertebede tahakkuk eden bir hakikatin üzerini örtmek, onu yok etmiyor. Sadece insanların farkında olması engelleniyor. Her şeye rağmen hakikat hükmünü icra ediyor.

Sosyal sıfatı ile mevsuf medyanın hakikati, onun bir sahibinin veya sahiplerinin olduğu ve sahibinin/sahiplerinin kendisini gizleyerek, ortama katılanlara hür ve serbest oldukları intibaını verdikleridir. Burada iki şey önemli: Bunlardan birisi medyanın sahibi/sahiplerinin olduğu, diğeri ise, bu medyayı kulanmanın/kullandırmanın mahiyetinin parçası olarak bu hakikatin gizlenmesidir. Modern medyayı bu iki husus birlikte oluşturuyor. Eğer insanlara “free/hür/başıboş/tek başına” oldukları intibaını vermiyorsanız, o zaman insanların oraya katılmasını sağlayamazsınız. Diğer taraftan insanların katıldıkları “platform”un bir kurucusu, bakıcısı, yöneticisi, yönlendiricisi olması gerekir. Ve bunların her birisine konumları ve fonksiyonların sağlayacak daha üst bir merci olması gerekir ki, bunlar kendilerini ona nispetle konuşlandırabilsinler.

Karl Jaspers

İnsanların kendilerini nispetle konuşlandırmalarının diğer bir adı “itibar”dır. Aslında insan hayatında zuhur eden her şey, bir itibarla ve itibari olarak mevcuttur. Nitekim göze itibarla renk, kulağa itibarla ses, dile itibarla tad, buruna itibarla kokudan bahsettiğimiz gibi amire itibarla memur, hocaya itibarla talebe, üste itibarla alt, forma itibarla muteva, bütüne itibarla parça vs. bahsediyoruz.

Kısaca bizim modern dünyada farkına varılarak mutlaklaştırılan itibariliğin hakikatini keşfederek, onun mutlaklaştırılmadan hakikatle irtibatı içinde keşfedilmesini, karşı karşıya kaldığımız sorunları kavrama ve çözmede hareket noktası olarak belirleyebiliriz. Daha doğrusu mevcut şartlarda meslelerin ta’ayyün ettiği bağlam, itibariliğin hakikatini, Hakk ile irtibatı içinde keşfetmeyi icab ediyor.

Teknoloji tartışmasının hakikat meselesi söz konusu olduğunda bizi getirdiği diğer bir nokta da transhümanizm. Bir yandan virüsün üretilip üretilmediği bir yandan da salgına karşı alınan savunma taktiklerini/tedbirlerini hesaba katarak, bu yeni ve akut durumun transhümanizm tartışmasına getirdiği katkılar neler olabilir?

Bu konu kendi başına önemli: Tür olarak insanın geleceği ile alakalı bir mesele ve konstrüktivizm ile doğrudan irtibatlı. Acaba insan, kendi türünü aşacak, bir “üst varlık” üretebilir mi? Üretirse ne olur? Bu konuda şu kadarını söyleyebilirim: İlk soruya verdiğim cevaba bakacak olursak, insanın aslında, bir taraftan çok da önemli bir varlık olmadığı neticesine ulaşırız. Mesela yerküre üzerinde tür olarak insanın mevcut olmadığını düşünebilirsiniz ve bu bir çelişki ortaya çıkarmaz. Dolayısı ile biz yerküreyi mevcut bilim perspektifinden insansız olarak düşünebiliriz.

Ancak insanın mevcut olmaması ile birlikte sadece yerkürede değil, bütün bir varlık düzeninde ne eksilir? Sorusunu sorduğumuzda, mevcut hataları, kusurları, meziyetleri ve kabiliyetleri ile insanın, varolan her şeye manasını kazandıran, cami bir varlık olduğunu; varolan her şeyin varlığının manasının zuhurunun sadece insan ile irtibatı içinde mümkün olduğunu fark ederiz. Dolayısı ile insanın varlık düzeni içindeki yerinin fark edilmesi için, insanın ötesinde, onu aşan bir perspektifi iktiza eder.

Ne olursa olsun, hangi sistem içinde ve hangi şartlarda bulunursa bulunsun, insanın muhafazası en yüksek hayır olarak zuhur etmektedir. Bütün devletler, ideolojiler ve sistemlerin nihai testi/ibtilası da insanı insan olarak muhafaza ufkunda gerçekleşmektedir. Bunun imkânın, insanın ötesini işaret eden, aşkın bir gayb boyutu ile zuhur ediyor olması, aslında yirminci yüzyıl düşünürleri arasında birçoğunun da farkına vardığı bir husustur. Mesela Heidegger ve Wittgenstein, her birisi kendi tarzında, dili işaret ederken, Freud bunu şuur-altında, Husserl ise bizzat şuura gömülü olarak kavramaya çalıştı. Ama bunların hiçbirisi hakikat ile irtibatı insani imkânlar çerçevesinde mümkün kılacak aşkın ufku veremez; aşkın ufuk, Karl Jaspers’in farkına vardığı gibi, ancak “ölçü veren”, yani “üsve-i hasene” olan insanların hayatında zuhur edebilir. Bu ise bizi peygamberliği ve peygamberleri, özellikle de Hz. Peygamber’i yeniden düşünmeye sevk etmektedir.