Stalker: Lekesiz inancın izini sürmek

HABER MASASI
Abone Ol

Maneviyatın iz sürücüsü Andrei Tarkovsky bu filmi gerçek bir nükleer felaket sahasında çektikten kısa bir süre sonra hem kendisi hem de ekibi kansere yakalanmış ve erken yaşta ölmüştü. Yol zor ve ne kadar zorlaşabileceğini ancak allah bilir. Ama yola çıkmak zor değil.

  • Şüphesiz sizler sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ düşünmeyecek misiniz? Saffat Suresi, 137-138. ayetleri

Andrei Tarkovsky’nin 1979 tarihli bilim-kurgu filmi Stalker sinemaseverler arasında en fazla saygı ve hayranlık duyulan, en çok izlenen ve en çok yorumlanan filmlerinden olagelmiştir. Filmin mesajı ana kahramanlarından olan Yazar ve Profesör arasındaki diyaloglardan hareketle iki zihniyetin tahlili yahut 20. yüzyılın ve ateizmin eleştirisi şeklinde algılanagelmiştir. Pek çok değerlendirme bu iki tali yöne saparak bence bu filmin varmaya çalıştığı ana tezin anlaşılmasını engellemekte: katıksız inancın nispi inanç ve akıl karşısındaki üstünlüğü. Buyrun, Stalker’ın mesaj(lar)ına birlikte eğilelim...

Stalker: Bir 20. asır muhasebesi

20. yüzyıl dünya tarihinde istisnai bir yer tutar. Mevcut en kapsamlı 20. yüzyıl tarihlerinden birini yazan Eric Hobsbawm’a göre 20. yüzyılın alamet-i farikası “öldürmenin bir kolu çevirmenin basitliğine inmesi” idi. Hepimize malum olduğu iki dünya savaşı, atom bombaları, soykırımlar, nükleer felaketler ve daha nice felaketi bünyesine sığdıran 20 yüzyıl örgütlü şiddetin ve savaşın giderek normalleştiği ve hiç olmadığı kadar kolaylaştığı bir dönem olmasıyla dikkati çeker.

Andrei Tarkovsky.

İvan’ın Çocukluğu’ndan Kurban’a tüm kariyeri boyunca doğrudan ve dolaylı yollarla yaşadığı yüzyılın eleştirisini sunan Tarkovsky’nin eleştirileri en bariz ve doğrudan şekilde Stalker’da dikkati celbeder. Stalker, Bela Tarr’ın Macaristan tasvirlerini andıran oldukça küçük ve hareketsiz bir sınır kasabasında geçer. Kasabanın yakınlarında hükûmet tarafından saklanan bir felaket gerçekleşmiştir. Kimileri bir gök taşı, kimileri nükleer bir kaza yaşandığını söylese de artık girişe ve çıkışa kapatılan ve Bölge adı verilen bu yer bu hareketsiz kasabanın ve totaliter düzenin çarkları arasında bunalan insanların müteal tecrübeler yaşamak için geldikleri saklı bir bahçe hâline gelmiştir.

Daha önce Bölge’ye izinsiz girerken yakalanıp hapis bile yatan ama yine de Bölge’ye tutkuyla bağlı olan İz Sürücü, mütevazı ücretler karşılığında Bölge’yi görmek isteyenlere kılavuzluk etmektedir. Bu defasında bir fizik profesörü ve bir denemeciye rehberlik eden İz Sürücü devriyelerden saklanarak yolcularını sınır kapısına ulaştırır. Bir yük treni için açılan kapılardan dışarı koşan ve sınır muhafızlarının açtığı ateşten kurtulan İz Sürücü, Yazar ve Profesör kendilerini bambaşka bir âlemde bulurlar. Kasabada daima koyu kahverengi, sepya tonlarla dünyayı gölgeleyen filtre; ruhları ezen “karanlık armoni” ortadan kalkmıştır. Beton ve çamurdan ibaret olan ve kahverengi filtre ile çekilen kasabanın aksine normal (renkli) olarak gösterilen Bölge yeşilin en kesif tonlarına ve tabii yaşama ev sahipliği yapmaktadır. Fakat bir farkla: Bölge aslında terk edilmiş sanayi binaları ile dolu bir nükleer felaket bölgesidir. Bölge ancak 20. asır insanın yıkıcı elinin aradan çıkmasıyla ve insanın meydana getirebileceği en büyük yıkıma (nükleer felaket) rağmen yeşermiştir. Demir külçelere bir isyan olarak, beton duvarlar arasından her izleyeni hayran bırakan bir güzellik doğmuştur.

Andrei Tarkovsky’nin 1979 tarihli bilim-kurgu filmi Stalker sinemaseverler arasında en fazla saygı ve hayranlık duyulan, en çok izlenen ve en çok yorumlanan filmlerinden olagelmiştir.

Sekansların bize verdiği bir ipucu vardır. Terk edilmiş mekânlar ve nesneler birer sembol olarak izleyiciyi muhasebeye zorlar. Bilhassa Bölge’nin etrafındaki manzaranın ve kapalı mekânlarda suyun içindeki nesnelerin gösterildiği sahneler bu açıdan önemlidir. Bölge terk edilmiş sanayi tesisleri, askerî araçlar ve harabelerle doludur, bu mahalde yaşanmış büyük bir faciayı hatırlatır. Diğer sahnede ise yavaş bir akış içerisinde Bölge’deki bir binada insanlardan geriye kalan nesneleri görürüz: tıbbi aletler, madeni paralar, bir Hristiyan azizinin ikonu, bir tüfek, çarklar ve benzeri mekanik parçalar...İkona ve para, silah ve çarklar, gerek filmin çekildiği ülke olan SSCB’nin gerekse neredeyse nükleer imhanın eşiğine getiren 20. asrın muhasebesini yapmak için elzem olan temalara atıf yaparlar. Bölge’de geçmişte yaşayan insanlardan artakalan bu harap yurtta gelen yolcular için ibretler vardır. Peki onlar düşünebilecekler midir?

Bölge’nin “mantık”ı

Filmin mesajı ana kahramanlarından olan Yazar ve Profesör arasındaki diyaloglardan hareketle iki zihniyetin tahlili yahut 20. yüzyılın ve ateizmin eleştirisi şeklinde algılanagelmiştir.

“Bir kılavuz eşliğinde aşılan çetin yol” motifi Mantıku’t-Tayr’dan bugüne dek her türden manevi arayışı anlamamızı sağlayan bir kalıp olmuştur. İz Sürücü, Profesör ve Yazar’ın ayak bastıkları bu bilinmez Bölge’de her yolcu tecrübeli bir kılavuzun, bir iz sürücünün rehberliğine muhtaçtır. Bölge, kendine mahsus kuralları olan bir yerdir. Geçilen bir yere aynı yol geri izlenerek dönülemez, Bölge kirletilmez, Bölge’ye silah veya içki getirilmez, Bölge’ye azami saygı gösterilir, önce somun atılıp somunun düştüğü yerde bir sorun olmazsa oraya ilerlenir ve her adım hesaplanarak atılır. Bölge düzgün davranan yolcuları, onlara kalplerindeki en büyük isteği veren odaya götürerek ödüllendirirken kötü davranan yolcuları bundan mahrum ederek cezalandırır. Bölge nutuk sahibi, irade gösteren ve faal bir öznedir.

Yazar’ın ve Profesör’ün Bölge’de geçirdiği ilk saatler pek aleladedir. İz Sürücü’ye güvenir, talimatlarına uyarlar. Bölge ile tanışılınca oluşan bilinmezlik hissiyatının verdiği tedirginlik yerini aşinalığa bıraktıkça imtihan zorlaşmaya başlar. Vadiler aşıldıkça diğer kuşların Hüdhüd’ü dinlemeyi bırakıp pes etmeleri misali Yazar ve Profesör giderek daha çok şikâyet etmeye ve Bölge’nin kurallarına uymamaya başlarlar. Yazar kafileyi terk etse de küçük bir uyarı ile kurtulur. Profesör unuttuğu çantasını almak için geri döner ve en önemlisi de gittiği yoldan geri dönmeyi başarır. Bu seyahatte Bölge sürekli olarak asi yolcularımızı affeder. Yolcularımız affedildikçe bir lütufa mazhar olma psikolojisi bir yana Bölge’ye ve kılavuzlarına olan inançlarını kaybetmeye başlarlar. Bölge, Oda’ya varan son engel olan ve çok tehlikeli olduğu için Et Rendesi olarak bilinen kanaldan geçer, düşe kalka kum tepeciklerini aşarak odanın kapısına gelir.

Sekansların bize verdiği bir ipucu vardır. Terk edilmiş mekânlar ve nesneler birer sembol olarak izleyiciyi muhasebeye zorlar.

Büyük ödül olan Oda’nın kapısında Yazar ve Profesör gerçek ve tam bir büyübozumu ile karşı karşıya gelirler. Birden telefon çalar. Karakterlerimiz hayretle duvardaki elektrik düğmesini çevirir ve karanlık, çamurlu, soğuk, metruk bina aydınlanıverir. Telefon? Elektrik? O ana kadar dış dünyadan ayrı uhrevi bir köşe gibi görünen mistik Bölge aslında dünyanın köşelerinden bir köşedir. İçlerindeki son inanç kırıntılarını da kaybeden kahramanlarımızdan Yazar, İz Sürücü’ye dönüp onun her şeyi para ve insanlar üzerinde hâkimiyet duygusu kurmak için tasarladığına dair banal bir tirat atarken Profesör çantasından bir bomba çıkarır. Oda bir yandan onların içindeki en büyük arzuyu gerçek kılmakta iken bir yandan en büyük arzularının ne olduğunu, en çok neye inanıp neyi arzuladıklarını göstermesiyle ziyaretçinin gerçek seciyesini bir ayna gibi ortaya koymaktadır. Hakikat arayıcısı olduğunu zanneden Yazar “tabii ki de” para ve şöhret gibi daha süfli şeylere talip olamayacağına göre Bölge bir uydurma, Oda bir yalan ve İz Sürücü de yalancı olmalıdır. Yazar hem telefonun sesiyle hem de kendi kendiyle olan ani yüzleşmesiyle Oda’ya olan tüm ilgisini kaybetmiştir. Profesör bombayı patlatmadan önce durup düşünür. Muhtemelen kısmi olarak Sovyetler’in “bilimci” ve radikal ateizmini temsil eden Profesör’ün asıl amacı Bölge’yi yani 20. asrın otomatize şiddetinden ve insan merkezciliğinden uzakta kalan son köşeyi de imha etmektir. Ancak Profesör Bölge’yi o kadar sıradan ve önemsiz bulur ki kimsenin böyle bir mekâna itibar etmeyeceğini düşünerek bombasını patlatmaktan bile vazgeçer. Sonrasında herkesin Kasaba’ya geri döndüğünü görürüz. Aynı bunaltıcı hayat, sepya, bolca çamur ve tarassutun altında herkes yola çıktıkları bara geri dönmüştür.

Sonuç: “Yıkıma giden kapı geniştir”

Stalker neredeyse kendi sinopsisine eşdeğer düzeyde sade bir olay örgüsüne dayanır. Hemen hemen her yorumcu da Stalker’ın saf akılcılığa dayalı 20. yüzyılın korkunç yıkımlarını şiddetle hicvettiği esasında hemfikirdir.

Kimileri filmin akıl-inanç rekabeti, kimileri ise deneme yazarı ve fizik profesörü tiplerinde tebarüz eden zihniyet yapılarının kıyası olarak da görebilir. Ancak ben bu klasik filmin inanç-inanç rekabetini işlediğine inanıyorum: ilk başta güvenlik, sığınma ve inanma ihtiyacı ile inanılan içgüdüsel inanç ile kendinden geçmiş, kanıtlara ihtiyaç duymayan, inanıldığı için inanılan müteal inanç.

  • Hakikatin kapısının eşiğine varıp tamamen naçar kalarak eşikten geri dönmek... Ortalama izleyici için çok da manalı olmayabilecek olan Kasaba’ya dönüş kararı rakik bir kalp için oldukça yüksek bir irtifadan düşüşü temsil eder; sarsıcıdır, şok edicidir, aklın inanç karşısında mağlubiyetidir.

Bölge ile tanışılınca oluşan bilinmezlik hissiyatının verdiği tedirginlik yerini aşinalığa bıraktıkça imtihan zorlaşmaya başlar.

Profesör baştan beri Bölge’yi yok etmeyi amaçlıyordu ve art niyetliydi. Ancak Yazar bu yola gerçekten de müteal bir tecrübe yaşama merakıyla çıkmıştı ve hakikat talebi vardı. Bunun Bölge’de bulunabileceği inancı onu Bölge’deki her türlü zorluğu (askerî kuşatma, Bölge’nin kirliliği ve zorlu şartları, radyoaktivite) göze almaya itmişti. Ancak bilgisi ve tecrübesi arttıkça, Bölge’deki zorluklar sınayıcılaştıkça Yazar’ın Bölge anlatısına olan inancı giderek sönümlenmiş, önce sarhoş olmaya ve sonrasında silah çekmeye çalışarak Bölge’ye karşı saygısızlık etmiş, sonrasında Hristiyanlarca Hz. İsa’nın takmaya zorlandığına inanılan dikenli tacın bir benzerini takarak örtülü şekilde Hristiyan inancını tahkir etmiş, en nihayetinde Bölge’ye tüm inancını kaybetmişti. Yazar karakterinin bu seyri iki açıdan önemlidir, ilki şudur ki Yazar inancının en saf hâlinde bile Bölge’ye bir silah ve bir içki şişesi getirmişti, kendi isteklerinin bir kısmı için Bölge’nin kurallarından ve dolayısıyla Bölge’nin tam egemenliğinden taviz vermişti, yani en başta dahi insan fıtratında gizli inanma ihtiyacının getirdiği bencilce bir inanç içindeydi. İkincisi ise Yazar’ın yarı ciddi, yarı halis inancı sınamalar arttıkça durumunu korumak ya da güçlenmek yerine giderek zayıflamıştı. Sınamalar karşısında eriyen bir inancın en fazla bencilce ve ihtiyaç temelli bir inanç olabileceğini görürüz. İkinci olarak da bu seyir, aslında inancını kaybettiğinin de farkında olan bir adamın içindeki inancın vasıfsızlığıyla yüzleşmesini tasvir eder. Eşeğinden düşen Nasreddin Hoca’nın “zaten inecektim” demesi misali saf bir şekilde inanmaya kadir olmayışından ötürü kendi inancının/ kalbinin kıymetsizliğini gören Yazar da Oda’dan “soğumuş” görünmeyi tercih etmiştir. Oda’ya giren eski bir iz sürücünün parayı kardeşinden çok sevdiğini öğrenmesi üzerine intihar ettiği bilgisini de haiz olan Yazar lekesiz, saf inançtan ve hakiki hakikat tutkusundan mahrum olduğu gerçeği ile yüzleşmek yerine “zaten inecektim” demiştir bir nevi.

Aklın bu tabiatı ışığında bir de inancın fıtratını ele almak gerekir. Nitekim Yazar’ın uzun tiradları ve akıl yürütmeleri aynı zamanda bize saf inancın tabiatına dair düşünme imkânı sunar.

Yazar’ın filmin sonlarında İz Sürücü’ye yönelttiği ithamlar da manidardır: bu işi para kazanmak için yaptığı, bu anlatı ile insanları aldattığı, insanlar üzerinde otorite kurmaktan zevk aldığı vesaire... Bu iddialar tarih öğrencilerinin kulaklarına Fransız ansiklopedistlerinden bugüne kurumsallaşmış dine yöneltilen taarruzlardan daha farklı gelmeyecektir. Bu hikâyede Akıl Kültü’nün1 gerçek mensubu Profesör de olsa Profesör’ün suskun ve gözlemci aurasını bozmamak adına benzer tezler Yazar’ın ağzından dökülmüştür diyebiliriz.

Bu noktada kısaca aklın sunduğu imkânlar üzerinde durmak gerekiyor. Gelin, gerçek bir profesör veya yazar gibi akıl yoluyla “bilmenin” imkânına dair akıl yürütelim. Simülasyonda yaşamadığımızı kanıtlayamayacaksak, izafiyeti aşamıyorsak, duyularımızın bizi aldatmadığını bilemeyeceksek, bir mantıki önermeyi yine bir başka mantıki varsayıma yaslanmadan kuramıyorsak, bir tabiat kanununun bir kez işlemesi ikinci kez işleyeceğinin garantisini sunmadığına göre en kesin bildiğimiz bilgiye dahi iman ediyor değil miyizdir? Bilme fiili inanma fiilinden ayrı düşünülebilir mi? O hâlde en katı “episteme”2 bir inançtan ibaret değil midir?

Yazar’ın filmin sonlarında İz Sürücü’ye yönelttiği ithamlar da manidardır: Bu işi para kazanmak için yaptığı, bu anlatı ile insanları aldattığı, insanlar üzerinde otorite kurmaktan zevk aldığı vesaire...

Aklın bu tabiatı ışığında bir de inancın fıtratını ele almak gerekir. Nitekim Yazar’ın uzun tiradları ve akıl yürütmeleri aynı zamanda bize saf inancın tabiatına dair düşünme imkânı sunar. Tıpkı sayarak, hesap edilerek verilen ilginin sevgi sayılamayacak olması gibi kırk dereden su getirip yüzlerce mantıki öncüle dayandırmaya çabaladığımız inancın yahut aşkın olana duyduğumuz sevginin yükünü/zahmetini mantığın payandalarına yükleyeceksek bu nasıl lekesiz ve saf bir inanç sayılabilir? Başımızı “nida ve sual işaretlerinden kurtarıp” inanmak için inanabiliyor muyuz?

Yazar’ın hararetli nutukları, aşkın olana dair pek de söyleyecek sözü olmadığı için film boyunca yalnız birkaç cümle kuran Profesör’ün sessizliği, İz Sürücü’nün Bölge’nin sunduğu manevi işraka duyduğu tutkulu adanmışlık (ki bu yolda hapis dâhil pek çok bedel ödediği hâlde asla yılmamıştı) ve Oda’nın eşiğinde yaşanan çözülüşü dikkate alınca ben bu filmde 20. yüzyılın kritiği, bilme tiplerinin analizi veya ateizmin eleştirisinden ziyade mum-pervane meselindeki gibi lekesiz, saf bir inancın, manevi aşk ve işrakın izinin sürüldüğüne “inanıyorum”. Bu hikâye kurtuluşun ve hakikatin kapısından naçar dönmenin korkunçluğunu vurgulayarak, inançsız bir yüzyıldan artakalan yıkım ve fecaati tasvir ederek, inancın her imtihanda kıymetlendiğini göstererek saf bir inanç için fedakârlık etmeye çağırıyor.

  • Stalker, Yazar’ın Bölge’nin imtihanları karşısında yaşadığı “ilhad”dan hareketle lekesiz inanca ulaşmanın kolay olmadığını gözler önüne sererek akıllara muharref İncil’in meşhur ayetlerini getiriyor: “Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götüren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.”3

Doğru, dar kapıdan geçip lekesiz ve saf inanca ulaşmak meşakkatli olabilir. İz Sürücü hapse düşmüş, ailesi dağılmanın eşiğine gelmişti. Maneviyatın iz sürücüsü Andrei Tarkovsky de bu filmi gerçek bir nükleer felaket sahasında çektikten kısa bir süre sonra hem kendisi hem de ekibi kansere yakalanmış ve erken yaşta ölmüştü. Yol zor ve ne kadar zorlaşabileceğini ancak Allah bilir. Ama yola çıkmak zor değil. Günlük hayatımızdaki inanç nosyonumuzu gözden geçirmek yola çıkmanın ilk adımı olabilir...

1. Akıl Kültü: Fransız İhtilali devrinde devlet tarafından halka dikte edilen radikal ateizm ve pozitivizm anlayışı 2. Episteme: Felsefe dilinde Yunanca kelimeler olan “doxa” duyular yoluyla elde edilen izafi bilgiyi ifade ederken “episteme” mantıken temellendirilmiş bilgiyi ifade eder. 3. Matta İncili, 7. Kısım, 13. ve 14. ayetler.