Yüzyılın ortasında

CİHAN AKTAŞ
Abone Ol

Cumhuriyet, ilkokula başlamadan önceki yıllarda benim için, Türk ulusuna “bağışlanmış” bir değerin, ülkünün bayramıydı. Öğretmen babam her zamankinden daha özenli bir giyim kuşamla, ağabeyim ve ablam da ütülü önlükler, kolalı yakalarla ayrılırlardı evden.

Babam kürsüde konuşacaksa, kasaba meydanındaki kutlamayı bir aralıktan izlerdik kardeşlerimle. Okula gitmeye başladıktan sonra Cumhuriyet Bayramı ve 23 Nisanlarda bazen şiir okuyanların arasına katılırdım.

Sınıftaki en yakın arkadaşlarımdan biri, Poşa’ydı. Poşalar, göçebe Müslümanlar. Ne yazık ki yerleşik olmayana yönelik yargılar onları da kuşatıyordu. Kasabanın kıyısında, derme çatma evlerde yaşarlardı. Evimiz okula yakındı, öğle tatillerinde bizim eve yemeğe davet ederdim arkadaşımı. Toplumun esirgedikleri yüzünden onun bende bir hakkı olduğunu düşünürdüm. Zeki ve sempatikti oysa, nasıl oluyordu da seçmediği sıfatlar yüzünden dar bir alana sıkıştırılabilirdi varlığı?

Cumhuriyet kutlaması.

Cumhuriyet derslerimizde demokrasiye göre çok daha sık vurgulanan bir kavramdı. Oysa Romanların maruz kaldığı ayrımcılığa kimsenin güçlü bir sesle itiraz ettiğini duyamazdınız.

Ayrımcılığa karşı bir bilinç edinmemde, babamın söylemlerinin tesiri büyük. O her zaman soy sop üzerinden öne sürülen imtiyazları, adam kayırıcı tutumları sorgular, insanın kişisel çabasına değer verirdi. Gerçi evimizde kararsız bir demokrasi hüküm sürerdi. Babamın evde olduğu saatlerde onu rahatsız etmemek için dikkat kesilirdik. Gazete okuyor, uyuyor, haber dinliyor, misafir odasında arkadaşlarını ağırlıyor… Ailece bir arada olduğumuz akşamlarda bazen, şimdi seçim zamanı, diye adaylığını açıklardı. Diğer aday ise annem olurdu tabii. Ve sandıkta annem kazanır, demokrat babam da, 78 Hayat Memat Yüzyılın Ortasında Ekim 2023 sonuçlar belli olur olmaz, ülkenin iyiliği için idareye el koyduğunu söylerdi.

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin ilelebet yaşaması için çocuklara öğretiliyordu.

Çocukluğumun geçtiği Refahiye’de 1960’ların sonu ve1970’lerde modernist bir kültürün etkisi hissedilirdi. Memur aileleriyle görüşürdük maaile, ancak babam bazı memur ailelerinin bir araya gelip Noel Baba figürleriyle kutladıkları yeni yıl partilerine gitmek istemez, bizi de götürmezdi. Bu tür katılımları özentili bulur, gösterişi sevmez, mütevazı ve sade bir hayattan yana tavrını koyardı. Öğretmen arkadaşlarından biri milletvekili seçildiğinde, Ecevit çiftiyle fotoğraf çektirme gibi bir sebeple karısını başını açmaya zorladığında da rahatsızlığını belli etmişti.

  • Cumhuriyet söylemleri kuşaklar boyunca kız öğrencilere “modern” bir beden algısı, bir temsil misyonu yükledi. İdeal kadın bedeni, annelerimizinkinden farklı çizgilere sahipti.

Cumhuriyet kutlaması.

Annemin babası olan eğitmen dedem ise ilkokuldan mezun ettiği kızını, erkeklerle karışık ders görecek diye köy enstitüsüne göndermemişti zamanında. Annem buruk duygularla anlatırdı o sırada yaşadığı üzüntüyü. Dedemi hep Osmanlıca kitaplarla haşır neşir görürdüm evinde. Bizim eve geleceği zaman annem, misafir odasındaki vitrin üzerinde duran Atatürk büstü üstüne bir örtü atıverirdi. İnsan okulda ne öğrenirse öğrensin, aksi bir adam da olsa, dedesinin tutkuyla okuduğu bir kitabın alfabesine olumsuz bir nazarla bakamıyor. Bütün bu karmaşa bir çocuğun ruh dünyasını parçalamadan bırakmazdı.

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin ilelebet yaşaması için biz Türk çocuklarına büyük görevler düştüğünü öğreniyorduk derslerde oysa. Bize emanet edilen bir Cumhuriyet konusunda duyarsız olamayacak kadar şiir ve nutuklarla kuşatılmıştık. Hele kız çocuğuysak, eğitim görme şansımız için Atatürk’e ve kurduğu Cumhuriyet’e şükran borçlu olduğumuz vurgulanırdı. Ancak konu sıklıkla “kara çarşaf” yergisine gelirdi ve çoğumuzun ailesinde kara çarşaf kullanan kadınlar vardı.

Bir çocuğun annesinin veya anneannesinin başörtüsü veya giyim kuşamı nedeniyle değerli olmadığını öğretmenlerinden duyması, benzeri ifade ve imgelerle ders kitaplarında karşılaşması hiç kolay atlatılacak bir travma değil. Bu nedenle de Türkiye’de taşra insanı ve büyükşehir muhafazakârları, merkezden yönelen modernleşme söylemlerine ve bununla ilintili kültürel olgulara mesafe koydular. Böylelikle modernliğin iyi yanlarından kısıtlı olarak yararlandı ve kamusal tecrübe gerektiren faaliyetlerden uzak durdular.

Beşikdüzü Öğretmen Lisesi.

Cumhuriyet söylemleri kuşaklar boyunca kız öğrencilere “modern” bir beden algısı bir temsil misyonu yükledi. İdeal kadın bedeni, annelerimizinkinden farklı çizgilere sahipti. 19 Mayıs’ın Gençlik ve Spor Bayramı olması iyiydi de gösterilerde yer alma şartları mütedeyyin aileler açısından kabul edilmezdi. Pek çoğu kızlarını, 19 Mayıs gösterilerindeki şortlu veya kısa etekli giysi şartı nedeniyle okullara göndermekten kaçındı. Bu konuda çekimser davranan kız öğrenciler bazen öğretmenleri tarafından kınandılar topluluk içinde. Çok fazla yara sebebi var: Kürt çocukları, dil bilmedikleri için azarlanma korkusuyla girerlerdi sınıfa. Mehmet Uzun ve Mehmet Efe, Kürt çocuklarının Türk öğretmenlerce dilleri yüzünden nasıl horlandıklarını kitaplarında anlattılar.

Cumhuriyet yüzyılının başarısı, en fazla dışlanmışların hayatlarına katkısı itibarıyla değerlendirilmeli. Söz gelimi, Poşalara göre çok daha geniş bir nüfus dağılımı olan Roman toplumun çocukları ne ölçüde eğitim görüyorlar?

Yatılı okula öğretmen olmak için gitmiştik 1972’de bir grup ilkokul arkadaşımla, ancak Poşa arkadaşım yanımızda değildi. Sınavı kazanabilirdi, yeterince kendine inanabilseydi… Barakaların meselesi günlük maişet olurdu, kitap defter değil.

Beşikdüzü’ndeki okulumuzda Köy Enstitüsü geleneği sürdürüldüğü için birçok farklı alanda beceri kazanmamız beklenirdi. Dikiş öğrenir, yemekhanede sarma sarar, 11 yaşımızda çamaşırhanede nevresimlerimizi yıkardık. Enstrüman çalmalı, sahne becerisi kazanmalı, spor faaliyetlerinde yer almalı, müsamerelerde oynamalıydık. Gramafon Avrat’ta geçer ya: “Halkevi temsillerinde sahnede uçuşan medeniyet melekleriyle ümmetten millet yaratılacaktı.” Çeşitli kollarda kültürel faaliyetleri yürütür, yarışmalara katılırdık. Bu tür faaliyetlerin geliştirici bir yönü elbette var. Cumhuriyet’in 50. Yılı Şiir Yarışması’nda “50. Yıl Hoş Geldin” başlıklı şiirimle birinci olmuştum. Ödülüm Cahit Öztelli’nin Evlerinin Önü isimli kitabıydı.

Köy Enstitüsü yıllarından kalmış olabilir, müzik dersinde öğrendiğimiz bu öğretmen marşı:

Okulumuz mefkûremiz sevimli yurt

Gölgende biz İrfan ile mücehheziz cehle karşı her birimiz

Hayat nasıl kazanılır mevhumunu bilmiyor iken

Öğretiyor bize duygu bilgi veren okulumuz

Biz öğretmen namzetleri

Cumhuriyet gençleriyiz

Vatanında hür yaşayan bir milletin fertleriyiz…

Kolkola marşlar söyleyerek dolaşırdık yollarda. Kimi gruplar Nazım Hikmet şiiri okurdu, kimileri Arif Nihat Asya. Enternasyonal’ın cevabı Çırpınırdı Karadeniz’le verilirdi. Gelecek bizim ve “Biz” de “Gelecek” değil miydik? Bir keresinde, niye kütüphanede Nazım Hikmet kitapları yok, diye sorduğum için Eğitim Şefi’ni kızdırmıştım. Halkevi kurslarında nasıl halkın zevk ve eğilimlerini dışarıda tutan bir yaklaşım izlenmiş ve Cumhuriyet baloları ne şekilde düzenlenmiş olursa olsun, yatılı okul muhafazakardı. 19 Mayıs gösterilerinde şort eşliğinde giydiğimiz eteklerimiz dizlerimizden bir karış aşağı olurdu. Eğitim şefi merasim sahasında yaptığı konuşmalarda “istikbale karşı sorumluluğumuzu” hatırlatırken, iffet ve namus değerlerinin altını çizerdi. Aşırı çalışırdı bu eğitim şefi, sanki gece gündüz okuldaydı. Bizleri geleceğin kurtarıcılığına hazırlayan bir kadronun tavizsiz temsilcisiydi. “Biz” gelecektik, büyük sorumlulukları üstlenmeye layık olmak için, kendimizi kültürle donatmalı, rastgele davranışlar sergilememeliydik. Hem de ailelerimizin okula emanetiydik. Hafta sonlarında iki akşam yatakhanede izlediğimiz Yeşilçam filmlerindeki uçarı, habire dersi kıran, flört peşinde kızlar gibi olmamalıydık.

Esasında ulusalcı ideolojinin kadın modeli kendine özgü bir mazbutluğa sahipti, modeli çığırından çıkaran farklı saikleri Yakup Kadri gibi dönem yazarları romanlarında anlattılar. Şüphesiz Cumhuriyet’in en güçlü savunucuları Harbiye mezunlarının yanı sıra öğretmenler, özellikle de yatılı okullarda bir misyon yüklenerek eğitilen ilkokul öğretmenleridir. Geçtiğimiz temmuz ayında kaybettiğimiz yazar Pakize Türkoğlu (1927), Tonguç ve Enstitüleri (1998) bu idealizmi oluşturan saikleri kişisel tecrübesi üzerinden anlattı. Feyza Hepçilingirler, 60’ların öğretmenleri için yıllar sonra, “Etek-bluz kuşağıydık biz.” diyecekti.

Yükletilmiş misyon nasıl yansıtırdı ki kendini pratiğe?

Cumhuriyet kadını, aile hayatını başı ağrımadan sürdürmek için kamusal yaşantısında “erkeksi” bir tutum takınırdı. (80’lerde başörtüsü direnişine katılan öğrenciler de bol ve uzun giyinmenin yanı sıra konuşma ve yürüyüşleriyle de benzeri bir tavır sergileyeceklerdi. Böylelikle “fitne” bağlamında suçlamalara karşı kendilerini koruyacaklarını umuyorladı belki. Ancak bu çıkışları edebiyatçı İslamcı erkeklerce, “hayat düşmanı ablalar” şeklinde yargılarla değerlendirildi o yıllarda.)

Aslında kamusal adı “bayan” dı Cumhuriyet kadınının, fakat eril karşılığı aynı ölçüde yerleşmedi dile; ne de olsa “bayan”, “eril” kamusala, dışarıdan (yani evlerden, mahrem alandan), unvansız gelmişti. Birçok niteliği bir projeye uygun şekilde belirlendi. Tayyör giyer, abartılı makyajdan kaçınır, tok bir ses tonuyla konuşur, sert adımlarla yürürdü. Ayşe Durakbaşa, Halide Edip: Türk Modernleşmesi ve Feminizm kitabında, misyon sahibi bu kadınların öteki hemcinslerini eğitmek için eli sopalı öğretmen tavrı takındıklarını yazar.

Özgürlüklerin iptali temelinde inşa edilen bir sistemin arızasız işlemesi beklenemezdi, fakat bu yüzden çekilen acıların olgunlaştıramadığı bir toplum olma endişesi daha da düşündürücü. Ortak kamumuz yok, ortak sevinçlerimiz azalıyor, kusurlar çoğalarak yayılırken kimse üstüne almıyor. Ortak hikâyelerimiz varsa da bir çekişme uğultusu içinde dağılıyor. Sosyal medyada daha da sertleşen bu uğultu, kamusal katılımların yerini tutabilirmiş gibi, kendi kabuğunda daha da derinlere çekiliyor insanlar. Umursamazlığın galibiyetine dair izlenimler, sorumsuzluğu koyaltıyor. Hem ne yapsa yanına kâr kalmıyor mu fırsatçının?

Atatürkçüyü de dindarı da ülkücüyü de benzeri bir kalıba yerleştiriyordu marşlar, nutuklar. Böylece göklere çıkarılan gençlerin bir kısmı, 1976 olmalı, MEB’de alınan bir kararla yatılı sınıfları bitirdikten sonra okuldan öğretmen olarak ayrılamayacaklarını öğrendiler. Köy kökenli pek çok arkadaşımız daha sonra tahsilini sürdüremedi. Ülke pekâlâ “Biz”siz yapabilirmiş.

“Biz” varlığı hayatın içinde dalgalanırken tecrübeleriyle başkalaşmadan edemeyecek bir büyük genellemeydi. Sonuçta öğretmenlik diploması alamasak da ailemizin itibarına halel getirmeden evlerimize dönmüştük. Kimimiz, annem gibi, edinemediği mesleğin burukluğunu bir ömür boyu taşıyacaktı içinde. Kimimiz, Poşa arkadaşımınkine benzer şekilde, doğuştan yüklendiği yargıların attığı her adımda ayağına dolandığını yaşayacaktı belki de.

Acı tecrübeler sanat ve edebiyata dökülmediği için de layıkıyla düşünülmüyor üzerlerine. Sanat ve edebiyat hükümetler tarafından bir lüks gibi görüldükçe de komplo teorileri revaç kazanıyor.

Eagleton, ideal cumhuriyeti büyük harflerle sanat eseri olarak görmenin mümkün olduğunu yazar. Kültür eleştirmeni, aynı zamanda cumhuriyetin sömürgecilik karşıtlığı ve halk demokrasisi anlamına gelebileceğini, ancak yanı sıra sanayinin kaptanlarının da amentüsü olduğunu vurgular. (2014: 104, 156)

Bir sanat eseri, herkese bir şekilde hitap etmeli, kalplere dokunmalı, düşünceleri olumlu yönde etkileyebilmeli. Bir sürü acı yaşandı yüzyıl boyunca, katliamlar, saldırılar, linçler; telafisi zor acılar bunlar. İdeolojiler katliamlar için araçsallaştırıldı, gençlik birbirine düşürüldü. Siyasal yetmezliğin sonucu darbeler, toplumu, aynada yüzleşme gereğini ertelediği bir tür çıkmaz sokakta tutuyordu. Büyük düşler hoyrat yıkımlarda arıyordu umudunu. Gerçek hayat hep başka bir yerdeydi, kusur ise hep ötekilerde! Yıllar akıp giderken dinî yapılar da payını aldı bu yüzleşememe zaaflarından.

Cumhuriyet ideali büyük bir potansiyele rağmen kendi kendini daha azına razı ederek hayal kırıklığına sürükledi. Seçkinlik iddiasındaki sınıflar yeni kılıflarla sökün ettiler. “Pozitivizm, metafizikçi İttihatçıları tasfiye etti, genç pozitivistleri de materyalizm tasfiye edecektir.” der Abidin Nesimi Yılların İçinden isimli hatıratında. Kazma kürekle tasfiye, Yüzyıl’ın sona ermeyen bir tür olma çabasının başlıca yöntemi.

Bazı acılara hâlâ onlar acı sayılmazmış gibi yaklaşılıyor işte: Roman çocuklar, geçim derdi ve toplumsal baskılar yüzünden yeterince eğitim görememelerinin getirdiği fasit daireyi kıramıyorlar hâlâ. Yeryüzünde onlara düşen pay sanki hurdacılıktan ibarettir. Kul hakkına girmenin daha yakıcı bir örneği bulunabilir mi? Bir topluluk ayrımcılığı ayakta tutan aşağılık yargılar yüzünden kaç kez isim değiştirebilir?

Solcular, 70’lerde “özgürlük” ve “gerçek” kelimelerine büyük anlamlar yüklerlerdi. Dinî kesimler de günümüzde fiil ve tasavvurlarına, “hakkaniyet” ve “hakikat” kavramları eşliğinde kıymet kazandırmaya çalışıyorlar. Olgu ve olaylar ise tanımlanma sıkıntısı nedeniyle ortak bir dilin kaybını bırakıyor önümüze, hızlanarak.

Gençlerimiz varlığını toplumsal çekişmeye yaslayan derme çatma bir konfora teslim etmemeli, kinle karartmamalı yüreklerini, ama neler yaşandı, nasıl oldu, elbette bilmeli ve buna göre bir ufuk edinmeli. Bunun için de daha açık konuşulabilmeli sarsıcı tecrübeler ve elbette kurgulanmalı. Şayia ve komplo teorileriyle kolayca dolduruluşa gelen bir topluma dönüşmemek başka nasıl mümkün olabilir ki zaten?