Ahir zaman edebiyatı ve Şule Gürbüz

SELMAN BAYER
Abone Ol

Şule Gürbüz’ün başarısı diline miras kalmış o görkemli zenginlik ya da zekâsının kıvraklığı değildir. Elbette ortalamanın biraz üzerinde bir okurgezer bunların cazibesine kapılıp kısa bir an da olsa köksüzlüğünün farkına varabilir. Belki Gürbüz’ü okurken hiçbir zaman kavuşamayacağı sahihliğe dair tanrısal bir müdahale ile göksel bir kapı da açılabilir. Ama hepsi bu kadardır.

Türkiye’de edebiyatın yükseliş devrine geçtiği, sağdan soldan her kesimin farklı türlerde eser vermek için kıyasıya yarıştığı günlere geldik. Basılan romanların, öykülerin, çıkarılan dergilerin sayısında ziyadesiyle dikkat çeken bir yükseliş var. Peki bu sahih bir edebiyat için ne kadar anlamlı? Benzer bir hareketlenmenin aynısı 18. Yüzyıl Osmanlısında da mevcuttu. O dönem Anadolu’nun her yerinden Asitane-i Saadet Aşiyanın inhisarındaki şiire karşı büyük bir kalkışma mevcuttur. Şair sayısı ziyadesiyle artıyor öyle ki müthiş bir şiir furyası Kaffe-i Asuman-ı Ali Osmanı kaplıyor. Ne talih ki, bu büyük hareket şiiri güçlendirecekken tezyif ediyor. Sanatın içsel, entelektüel değerinden çok posası, şöhreti ve vaad ettiği ihtimal ve imtiyazları üzerinden bir yükselme söz konusu oluyor.

Kayahan Özgül, klasik şiirin önemini tarif ederken en çok da entelektüel ihtiyaca cevap verdiği için önemli olduğunu ifade ediyordu. Klasik şiirin bir entelektüel ifade tarzı olmaktan çıkıp sıradan bir zevke dönüştüğü, popülerleştiği bir dönemde klasik şair doğal olarak kendisine yeni ifade yolları ve yeni şiir iklimleri aramaya başlıyor Özgül'e göre. Sebk-i Hindi de bu dönemde ortaya çıkıyor. Her ne kadar samimiyetle dilde sadeleşmeyi savunuyor olsa da Galib Dede gibi büyük bir şair dahi sebk-i hindi de karar kılıyor. Frank Furedi’nin “Bilgi ve sanatın içsel bir anlamı kalmadığında bu iki değerin sadece kendi başlarına değer görmesi özel bir çabayı gerektirir,” derken ne kastettiği daha iyi anlaşılıyor. Yani sanat kendisini korumak için sarp tepesine, fildişi kulesine ve ana vatanına dönüyor, gündelik hayatın keşmekeşinden mümbit ve müstağni muhitine irca ediyor.

Bugün Ahir zaman edebiyatı olarak tesmiye edebileceğimiz Türk Edebiyatında var olduğu iddia edilen yükselişin de bu minvalde bir seyir izlediği söylenebilir.

Bugün Ahir zaman edebiyatı olarak tesmiye edebileceğimiz Türk Edebiyatında var olduğu iddia edilen yükselişin de bu minvalde bir seyir izlediği söylenebilir. Fakat günümüz Edebiyatının bölük pörçük, gergin ve fazlasıyla ideolojik zehirlenmeye maruz kalmış meydanında tehlike geçmişe göre daha büyük. Çünkü o dönemde avam da havas da bir iklimin gölgesinde, bir idiyetin güvenli ontolojik alanı içerisinde yazıyordu. Bugünse en çok da bu sayılanların olmadığı bir kuraklıkta kalem oynatılıyor. Adetler değişmiyor tabi. Mesela o devirde, Galib Dede’nin dönemin şairlerini eleştirirken kullandığı ifadeyle söylersek “seccade nişin-i kahvehane” olanların torunları bugün de kafelerde atalarının dinince dinleniyorlar.

Bu anlamda okurluk vasfını haiz olması yalnızca okuyabilme yetisine sahip olduğu anlamına gelir.

Bugün bu kafelerde şizofrenik bir şekilde hayatını sürdüren okurun yazarın da rüştünü ispat edemediği ve kendisine ne sunuluyorsa onunla iktifa ettiği ve onun ideolojisini güttüğü ortadadır. Bu anlamda okurluk vasfını haiz olması yalnızca okuyabilme yetisine sahip olduğu anlamına gelir. Yoksa okur zevkine sahip olduğu anlamına değil. Yazarlık kısmına gelince orası daha hazin. Okurluğun esas olduğundan bihaber nefsi temrinler yapmaktadır. Bu anlamda hiçbir içsel anlamı olmadan türler ve metinler arasında serazat bir şekilde sathi bir söylem alanında gezen bir okurgezer olarak tesmiye edilebilir.

Böylesi bir okur yazar ortalamasına sahip edebiyat ortamında değer ya da vasat var mıdır peki? Furedi içsel bir anlamın olmadığı yerde zevahiri kurtarmak için belirli bir vasat arayışına girişileceğini not eder. Fakat içsel bir değerin olmadığı yerde bu talep yalnızca bir takım pratik ve maddi beklentilerin karşılanmasına zemin teşkil edebilir. Furedi’nin de dediği gibi içsel değer kaybı ve vasat arama süreci kendi içerisinden süzülüp gelen ölçütlere göre değil, piyasa, siyaset gibi bazı başka amaçlar için sağladığı faydaya göre belirlenecektir.

Bunun da en önemli etkenlerinden biri sahih edebiyata dair gerekli titizliğin tehlike altına girmesidir. İyiyi kötüden ayırabilmek için ihtiyaç duyulan feraset ve lezzetin kaybolması söz konusudur. Furedi de, aynı öngörüdedir. “Eğer biz, entelektüel ve kültürel kazanımları kendi kavramlarıyla değerli bulmuyorsak, bunlar arasında bir ayrıma gitmemiz zorlaşacaktır.”

Peki, Türk Edebiyatı denen heyulanın, toz bulutunun ve kakafoninin ne manası vardır ve edebiyatımıza dair hiç ümit yok mudur ya da bütün bu devr-i telifatı saltanatta kayda değer kimse yok mudur? İlk iki sorunun cevabı Türkiye’nin nereye gittiği ile doğrudan alakalıdır ve bu satırları aşacak bir hacme sahiptir. Lakin son sorunun cevabı verilebilir. Türkiye’de her alanda olduğu gibi edebiyatta da hudayinabit isimler söz konusudur. Yani sistemin, düzenin, genel anlayışın yetiştirdiği değil o sisteme, o düzene, o anlayışa rağmen derinden derine akmaya devam eden geleneğin yardımıyla kendi kendini gerçekleştirebilen ve iyi kalabilen isimler.

Dolmabahçe Sarayının resmi saat tamircisi olmasının yanında, müzik ve felsefe formasyonu ve bireysel yeteneğiyle göz kamaştıran bir yazarın epey ilgi görmesi gerekir.

Bu isimlerin en önemlisi Şule Gürbüz’dür. Kambur, Zamanın Farkında, Coşkuyla Ölmek gibi eserleriyle bilinen Şule Gürbüz günümüz piyasasının ilgisini çekmesi gereken birçok meziyete sahip bir yazar olmasına rağmen tuhaf bir sessizliğin içerisinden konuşmaktadır. Dolmabahçe Sarayının resmi saat tamircisi olmasının yanında, müzik ve felsefe formasyonu ve bireysel yeteneğiyle göz kamaştıran bir yazarın epey ilgi görmesi gerekir. Lakin bütün bu meziyetlerin üzerini örten büyük bir günahı vardır: Kendini bilmek ve bütün bu iştahlı popülerliğin sağırlığı pahasına kendi üzerine titizlenmek.

Kambur, Zamanın Farkında, Coşkuyla Ölmek gibi eserleriyle bilinen Şule Gürbüz günümüz piyasasının ilgisini çekmesi gereken birçok meziyete sahip bir yazar olmasına rağmen tuhaf bir sessizliğin içerisinden konuşmaktadır.

Gürbüz, son iki eseri olan Zamanın Farkında ve Coşkuyla Ölmek’te nasıl kendi penceresinden bugünün insanını anlatmaya koyulmuşsa pek nadir olan röportajlarında da kendi zaviyesinin gölgede kalan veçhelerine ve kendisine yoğunlaşıyor gibidir. Yalnızca bu anlamda bile hüdayinabit bir değer olarak, üzerine düşünülmeyi hak etmektedir.

Bir röportajında bu hüdayinabit durumu kendi üslubuyla çok iyi ifade eder. “Bizde iyi bir sanatçı arkeolojik kazı ile bulunur, iyi yazar çok geç keşfedilir, piyasa bunları ne anlar, ne de bundan dertlenir... Siyasal sorunlar ve tercihler hep vasatı öne sürme, vasatı iyi gösterme eğilimindedir. “İyi” ile, “yüksek” ile kimse uğraşmaz. “İyi” toplumsal değildir, kendine aittir.” (Bir + Bir Dergisi, Şule Gürbüz’le söyleşi, Temmuz-Ağustos 2012)

Edebiyatımızın Gürbüz’ün ifadesiyle piyasanın prangasından kurtulamamış olması ve buna yönelik takdis ve taltif çabalarıyla malayaniyi ve beyhudeliği kutsayarak hızlıca semirmesindeki en önemli etken kendini bilmemek değil midir? İsmet Özel’in bir zamanlar “Söyleyin aynada iskeletini görmeye kadar varan kaç kaç kişi var şunun şurasında” diyerek işaret ettiği kendini bilme, kurcalama, görme hususiyeti Şule Gürbüz’de şu şekilde ifade bulmaktadır. “Benim ömrüm kendimi hırpalamakla geçti. O yüzden kimseye bir şey kalmadı.” Şimdi böylesi muazzep ama bir o kadar da mukaddes süreci bile isteye ıskalayıp kendini allayıp pullayarak pazarlayanların muteber olduğu bir ortamda toplumsal ve popülerin zehrinden emin olmak ne kadar mümkündür? Mizahın ilk kuralının kişinin kendisiyle alay edebilmesi olduğu söylenir. Edebiyatta da böyle olması gerekmez mi! Bir takım hızlandırılmış kurslar, okullar ve çete toplantılarıyla küçük tanrılık sertifikasına sahip olup elinde yazıyla ilk gördüğü pazara koşanların akıbeti ve akidesi ne kadar meşru ve mukaddes olabilir ki! Ya da burada sürdürülen edebi faaliyetin iyi ve yüksek edebiyat olma ihtimali nedir!

Ne zaman konuşsa poz vermeden, muhatabının değil kendi gözünün içine bakarak konuştuğu için söylediği ya reddedilecek ya da duymazdan gelinecektir.

İşte Gürbüz’ün “iyi”nin ve “yüksek”in pek de rağbet görmediği bir ortamda temsil ettiği Hüdayinabit hali budur. Bu elem verici bir erdemdir. Çünkü kendisini kandırabilme yetisini köreltmiştir. Bütün yabaniliği ve sahihliğinin verdiği ağırlıkla yalan söyleyebilme ve başkasının diliyle kendisine bir takım imtiyazlar, iltifatlar bahşetme zenginliğinden ömür boyu yoksundur. Ne zaman konuşsa poz vermeden, muhatabının değil kendi gözünün içine bakarak konuştuğu için söylediği ya reddedilecek ya da duymazdan gelinecektir.

Peki, bu kendini bilme, kendi üzerine titizlenme durumunu nasıl tarif eder Gürbüz? "Aslında ideal olan, bir sabah ezanının makbul olarak dilkeşhaveran makamında, ama alışkanlıkla saba makamında, öğle ezanının hicaz, ikindinin buselik, akşamın, yatsının şöyle böyle okunacağına dair, en azından bunu kültürel olarak bilebilmesidir. Ezanın içerdiği bir kültürse, buna sahip olabilmek gerekir. Yani bir Muallim Naci’ye, bir Yahya Efendi Mezarlığı’na, Türk musikisi makamlarına, bunu dışarıdan öğrenen birisi gibi sonradan okuyup “Binbir Gece Masalları”ndaki gibi bir tavırla, sathî bir aktarımda bulununca, ne aktarılan bir şeye benziyor ne aktaran.” (Bir + Bir Söyleşi)

Gürbüz’ün yukarıda kastettiği farkındalığın bu yolda yürümeye kararlı birinin üzerine karabasan gibi çökmesi gerekmektedir. Çünkü bugünün edebiyat neferi hayatı boyunca varoluşsal bir ihtiyacın değil düşünsel ve kompleksli bir arızanın neticesinde girdiği arayışta büyük ve değerli gördüğü ne varsa onların arasında ne Yahya Efendi Mezarlığı ne de Dilkeşhaveran bahsi geçmez. Hatta yıllardır bunları küçümseyen, yok gören bir ekolün tertip ettiği bir yolda gururla yürümektedir. Bunların olmazsa olmaz bir değer olduğunu sonradan öğrenmesinin de bir manası yoktur Gürbüz’e göre. İşte karabasan burada başlar.

Çünkü Gürbüz’ün dediği gibi böylesi bir dünyanın içinden “Yazmak her şeyden önce acıdan kaçmamaya, derinlikten ürkmemeye bağlı. Yapması da çok zor. Ancak bu olduğunda gerçek bir şey çıkıyor ortaya. Yani insan kendisi nasılsa, ne kadarsa o kadar yazabilir. Ne kadar derinse, ne yükseklikte şeylerle hemhal olabiliyorsa, ne derinlikten ne bulabiliyorsa onları ortaya koyar.” (Bir + Bir Söyleşi)

Gürbüz bu derinliği gelenekten tevarüs etmiştir.

Bu derinlik meselesi önemlidir. Yazarın düşünsel anlamdaki derinliğinin tarihsel anlamdaki derinliğiyle paralel olması istilzam eder. O zaman Dilkeşhaveran yalnızca musikimizde bir makam olarak değil köklü bir yazarın ve metnin ve hatta bugünlerde dillere fazlasıyla pelesenk edilen medeniyetin olmazsa olmaz cüzlerinden biri olarak tebellür eder. Elbette bunun eksikliği ciddi bir eksikliktir. Bu eksikliğin giderilmesi de yukarıda da zikredilen karabasanın kucaklanmasıyla mümkündür.

Gürbüz bu derinliği gelenekten tevarüs etmiştir. Onun geleneğe olan bağlılığı günümüz sanatçısının fazlasıyla modern bir mühendislikle kurgulanmış zihin odasındaki kuramsal, estetik ve hendesi bir bağlılık değildir. Zanaatkarlığıyla, titizliğiyle ve kendini bilmesiyle tekamül edebilen bir halin bağlılığıdır. Gelenek tırnak içinde sentetik bir düşüncenin mütemmim cüzü olarak, ikna edici hilesi olarak ya da ideolojik bir safsata olarak değil musikisi, adab-ı muaşereti, menakıbı, zanaati ve haliyle devam eden sahih bir gelenektir. Hayatın içerisinde sessiz sedasız debisi azalmış bir ırmak gibi akmaya devam etmektedir.

Gürbüz bu derinliği gelenekten tevarüs etmiştir. Onun geleneğe olan bağlılığı günümüz sanatçısının fazlasıyla modern bir mühendislikle kurgulanmış zihin odasındaki kuramsal, estetik ve hendesi bir bağlılık değildir.

Gürbüz de titizlikle buna dikkat eder. Bir röportajında “Geleneksel insan modern insanın anası babası, olmadı uzaktan akrabasıdır. Yoksa geleneği bilen pek geleneksel olunamayacağını da bilir. Gelenek aslında izlediğim kadarı ile gizli bir arzu gibi içte yaşanır. Dışarıdan çokça anlaşılmaz. Gösteri mahiyetindekiler içeriksiz ve akışkan olmadığından devam da edemezler. Bu yüzden ben ülkemizde geleneğe de moderniteye de hiç itibar edemem. Biri kalburabastı öbürü vezirparmağıdır, her şeyleri aynı sadece şekilleri değişiktir. Hiç biri ebediyete ve hakikate ulaşma duygusu taşımaz, kâr ve kolaylık ararlar.” (Post Öykü, Söyleşi)

Kadim bir ses, lezzet, hissiyat her satırında hissedilir.

Gürbüz’ün eserlerinde ve eserleri kadar önemli söyleşilerinde bu geleneğin izlerine sıklıkla tesadüf ederiz. Öyle ki gelenekle anılan bazı büyük şairlerimizin dahi ancak birer kolaj olarak kullandığı unsurlar onda en doğal haliyle arz-ı endam ederler. Kadim bir ses, lezzet, hissiyat her satırında hissedilir. Tek fark o sesin, o lezzetin, o hissiyatın çağdaşınız olduğunu bildiğiniz birinden geliyor olmasının sürekli şaşkınlığıdır. Bu da Gürbüz'ün yeteneğinin en mühim vechelerinden biridir.

T.S. Eliot bir yerde sanat için gerekli olanı şöyle formüle etmişti. “Büyük gelenek, ferdi yetenek”. Gürbüz’de her ikisi de mevcuttur. Ortalama bir Gürbüz okuyucusunun bile fark edebileceği bu zenginliğin mezkur okurda yapacağı ilk etki alıklaştıran bir hayranlık olacaktır. Ne dediğini belki çoğu zaman anlamayacak, merak etmeyecek, etse de sonunu getirebilecek bir merak olmadığı için unutup gidecektir. Oysa Gürbüz’ün satırlarının arasından geleneğe aralanan kapının ardında Abdülhak Şinasi Hisar’dan, İbn-i Arabi'ye, Peyami Safa'dan, Gazzali›ye, Şeyh Galib›ten Kınalızade›ye uzanan geniş ve derin bir yol vardır.

Gürbüz farklı bir çağın ruhunun tehdit ettiği alan içerisinde yazıyor ve söylüyor olmanın bilincindedir.

Vakıf olunamayıp, vasıl olunması biraz tevazu biraz da bazı hususların tamamen geride kaldığına dair derin bir kederdir.

Mesela, Post Öykü’deki röportajında “İnsan neyin peşinde hulusi kalp ile ve süresiz ve beklentisiz, dün ektiğini bugün hasat etmeye uğraşmayarak bir yola düşmüşse, vakıf olunamayacağına ama vasıl olunabileceğine inanıyorum,” der. Gürbüz bunu derken Şeyh Galib’in şair için yaptığı tanıma ve onun Molla Cami’den rivayetle kullandığı “Gönül Vahyi” kavramına uzanan derin ve sahih bir yolu işaret etmektedir. Vakıf olunamayıp, vasıl olunması biraz tevazu biraz da bazı hususların tamamen geride kaldığına dair derin bir kederdir. Gürbüz farklı bir çağın ruhunun tehdit ettiği alan içerisinde yazıyor ve söylüyor olmanın bilincindedir. Sanki Galip Dede’nin devrinde vakıf olmak ve vasıl olmak aynı anda mümkün olabilirken bugün vasıl olmakla kifayet etmenin fazlasıyla devlet olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir.

Aynı devamlılık Cansın adlı hikayesinde de görülebilmektedir. Cansın’ın ebeveyni için “Hiç tükenmeyecek bir aptallıkları ve İngilizceleri vardı” diye bir ifade kullanır Şule Gürbüz. Burada hemen Kınalızade’yi hatırlamak gerekir. Kınalızade Ali’nin Ahlak-ı Alai’sinde ahlak üzerine düşünürken üç farklı tipten söz eder. Fıtraten ahlakı düzgün olan insan, ahlakı düzgün olmasa da iyiye doğru değiştirebilecek fıtrata sahip olan ve fıtratı itibariyle kesinlikle ahlaksız olarak kalacak insan. Üçüncüsü kötü ahlakının ve fıtratının kesinlikle değişmeyeceği ümitsiz bir tiptir.

Elbette Batının tekniğini alalım ama ahlakını almayalımcıların tasavvur ettiği bir dünyanın iç mimarisine talip olan Ahir Zaman edebiyatçıları bunu anlamayabilir.

Kınalızade’nin bu tip için kullandığı beladet-i namütenahiye ifadesi ile Gürbüz’ün “hiç tükenmeyecek bir aptallık” ifadesi hem lafız hem mana itibariyle aynıdır. Gürbüz, Kınalızade’nin varisi olarak, bugünün insanına ve onun İngilizce bilme takıntısında tezahür eden içi boş ve şahsiyeti gelişmemiş bir varlık olarak kendini kaptırdığı zevahiri süsleme hastalığına işaret ediyordur. Bu anlamda Cansın’ın ebeveyninin durumunun ümitsizliği ve Cansın’ın bunu fark edip bundan iğrenmesi sebebiyle muvaffak olduğu kemal aslında insanın seyrine dair müthiş bir tahkiyedir.

Gürbüz’ün metinleri bu tip sürprizlerle doludur. Eliot’un şair için dediğini burada Gürbüz için tekrar edebiliriz sanırım. “Sık sık görürüz ki eserinin yalnız en iyi değil, en bireysel bölümlerinde bile ölmüş ozanlar, ataları, kendi ölümsüzlüklerini pekiştirmektedirler. Bunu yalnız etkilenme dönemi olan ergenlik çağı için değil, tam bir olgunluk çağı için de söylüyorum.” Fakat Gürbüz bunun anlaşılmasından pek ümitvar değil gibidir. Kendisine dair tüm farkındalığın açık aydınlığında gözleri karanlığa alışmış okura lütfedip bir ipucu daha verdiği halde hem de. Yine post öyküdeki söyleşisine başvurursak bu ipucunu görebiliriz.

“Yani bana hangi kutsal kitap, hangi büyük kafa, hangi yüksek ruh, hangi sessiz dil neyi öğütlemiş ve ‘bu yolda yürü’ demişse bütün bunların lüzumsuz titizlik, maraza, beceriksizlik… sayıldığı bir nesnel dünya ve insan kuşatması altında seriliyim.” Burada kastettiği başta tanımlamaya çalıştığımız okurgezerin sakil zevkleriyle işgal ve ifsad ettiği bulanık meydanın ağırlığı gibidir. Bu merkezin mutantan gürültülerine itibar etmeden yazmaya çalışan biri olarak her daim yalnızlık ve tenhalığın sadeliğinde ısrar etmektedir. Yoksa, Gazzali’nin herşeyden el ayak çekmesini, Tanpınar’ın günlüklerinde tesadüf ettiğimiz yalnızlığını, Fuzuli’nin şiirlerindeki o müstağni ama bir o kadar da elem verici ruhunu bugün onun metinlerinde nasıl görebilirdik.

Orhan Koçak Birikim’in Edebiyat sayısında siyasal romanı tartışırken bir yerde şöyle der: “Tatlı olan şu ki, bir tür olarak romanın tarihi de peş peşe bu türden istifalardan yapılmıştır: sanki Cervantes’ten itibaren aynı anda hem roman hem de roman hayaleti, roman ihtimali, roman borçluluğu olarak, romanın yazılamayışının mazereti olarak devam etmek zorunda kalıyordur.” Şule Gürbüz de birçok okurgezerin kör noktası olan “sahih edebiyat” merkezli bir alandan yazmaktadır. Bugünün konformizmine yaslanıp ortaya söylenen bir okurgezerin hiçbir zaman göremeyeceği ve katlanamayacağı ihtimal alanından konuşmaktadır.

Gürbüz’e yönelik eleştirilerden biri olarak metinlerindeki tür sorunudur. Oysa bunun bilinçli bir tercih olduğu apaçık görülmektedir. Bunun için tür takıntısının bu kadar olmadığı zamanlarda Abdülhak Şinasi Hisar’ın kendi eserlerinin türüne dair yürütülen tartışmaya yaptığı naif itirazı hatırlamak yeter. Hisar, eserlerinde tür derdi olmadığını bunun anlamsız bir takıntı olduğunu ve kendisinin Türk Edebiyatına özgü bir şeyin derdinde olduğunu söylemekle kifayet eder. Elbette Batının tekniğini alalım ama ahlakını almayalımcıların tasavvur ettiği bir dünyanın iç mimarisine talip olan Ahir Zaman edebiyatçıları bunu anlamayabilir. Şimdilerde tür fetişizmi ideolojik soslarla pazarlanmaya çalışılıyor ve herkes kendi türünün, formunun derdinde. Gürbüz’ün bu form takıntısına karşı tavrı gayet sarihtir.

“Form yazarın elinde onun en güçlü ve zayıf yanlarının belirdiği bir zemin ama bu zemini tartarak yürüyen ya da koşanlar pek de güçlü yazarlar olmuyorlar. Yazı, ayağını yerden kesmek, sözü, manayı kanatlandırmak ve konacağı yeri ona bırakmaktır bana göre. Bunu yaparken klasik formda ya da ona yakınmış gibi de gösterebilirsiniz kendinizi. Form, formu hissettirmeyecek kadar kendine ait olabilmek, etrafını, bordürünü aratmamak, kalıp ve şekli hiç duyurmamaktır. Söyleyecek sözün varsa bir kapı bulup girersin ama biraz dar ve alçak olur ama ferahtır da sen cılız kalır sözünle heybetlendirirsin. Form pek de mühim bir şey değil, insan kendini ve tavrını tanıyorsa ona göre bir esvap nasıl olsa kuşanır, meğerki söylenmemiş, hele böyle söylenmemiş sözün olsun, duyuşun has, tartın hassas, gözün keskin olsun.”

Şule Gürbüz’ün başarısı diline miras kalmış o görkemli zenginlik ya da zekâsının kıvraklığı değildir. Elbette ortalamanın biraz üzerinde bir okurgezer bunların cazibesine kapılıp kısa bir an da olsa köksüzlüğünün farkına varabilir. Belki Gürbüz’ü okurken hiçbir zaman kavuşamayacağı sahihliğe dair tanrısal bir müdahale ile göksel bir kapı da açılabilir. Ama hepsi bu kadardır.

Oysa Gürbüz’ü çağının ötesine taşıyacak olan onun edebiyatıyla arasındaki ilişkidir. Sultan-ı ma-zagal basar Efendimizin bir hadis-i şerifinde en kamil ifadesini bulan kendisiyle dünya arasındaki ilişkiye öykünen bir ilişkidir bu. O edebiyatı parmaklarının ucuyla yapıyor gibidir. Onun için birçok kişi tarafından aslında onu özgün ve dokunulmaz kılan türsüzlükle de itham edilebilmektedir. Oysa Gürbüz edebiyatın ve bir insan teki olarak kendisinin sahip olduğu hassasiyet dolayısıyla böylesi mesafeli bir tavır geliştirmiş gibidir. Ehliyeti, metinlerinde ve söyleşilerinde ziyadesiyle heyecanlandıran kemal-i edeb hali ve yazarlığa olan yetkinliğiyle edebiyatın yan etkilerinden azade ve emindir.

Keşke derdim edebiyat olsaydı, ben de kendimi dertli sanarak ama hemen her şey ile de çarçabuk şifa bularak yaşasaydım.

Gürbüz edebiyatı yücelten, kutsayan bir edayla değil adeta onu zanaat olarak telakki eden bir yaklaşımla konuşmaktadır. “Keşke derdim edebiyat olsaydı, ben de kendimi dertli sanarak ama hemen her şey ile de çarçabuk şifa bularak yaşasaydım” (Post Öykü) ifadesi bu anlamda hazmedilmesini bırakın yutulması bile fazlasıyla zor bir ifade olarak muhataplarını rahatsız etmeyi beklemektedir. Peki, Gürbüz’ün derdi nedir? “Dünyanın tek parça olduğuna inanmıyorum, herkesin ruhu olduğuna en azından onu muhafaza edebildiğine inanmıyorum, ama inanılıp güvenilecek her şey de bir anlamda yanı başımda. Onları ve çok şey katıştırmadığım kendimi dinlediğimde bu lisan ve bu yazdıklarım çıkıyor. Bunları duyacak kulağı kaybetmemek benim tek arzum, yazmak değil.” (Post Öykü)

Şule Gürbüz'ün derdi gayet anlaşılır bir derttir. Fakat maalesef ahir zaman edebiyatçılarının dert dedikleri okuruna pek bir teşne olan kalemin nazından ibaret. Oysa sahih edebiyatla ahirzaman edebiyatı arasına mesafe koymaya çalıştığımız yerde Şule Gürbüz’ün bugünün pek rağbet gören ideolojik takıntılarına prim vermeden insandan yana olan elitist tavrı ve aristokratik muhafazakarlığı bizi de açığa çıkarmaktadır.

Bugünün yazarlarına sorsanız hepsinin bir derdi var. Bilgisi, emeği olmayanın derdi nedir ki! Pazarda satılan bir takım sentetik yaralardan kendine dert beğenenlerin bir kere daha düşünmesi gerekir. İçinde doğduğun dünyayla arana ne kadar mesafe koydun da bu derdin sebebi değil de dermanıymışsın gibi pozlar vererek, kasım kasım kasılarak konuşuyorsun. Bir de dert dediğin nedir? Hikayedeki kedinin yara makamında söylenmeleri ne kadar güzel anlatılırsa anlatılsın söylenmedir neticede.

Oysa mücevherin pazarda satıldığı nerede görülmüş. Kapı kapı dolaşıp elindeki nadide elması, yakutu satan sarrafı kim görmüş! Ama bütün bu isimler hem gündüzün gözü kamaştıran aydınlığında hem de akşamın her şeyi örten kalenderliğinde mahir bir sarrafmış havasıyla dolaşmaya pek bir teşneler. Diğer yandan meydanlarda, ekranlarda, kafelerde ve en kötüsü okullarda reşit olmadığı resmi ideoloji tarafından da tasdik edilen makamlarda hangi dert, hangi sır, hangi keder hakkıyla dile getirilebilir. Yazar dediğiniz bir pazarlama üstadı, bir cazgır, bir ekran pezevengi değildir ki size o gün hangi çayırdan otlandıysa oranın çiminden takdim etsin.

Gürbüz, Eliot’un “İlgiyi ozandan şiire çevirmek övülesi bir amaçtır; çünkü iyi ya da kötü, eldeki şiirin daha tutarlı bir değerlendirilmesine yol açacaktır” derken kastettiği hakikate mutabık bir tavırla okurla eser arasındaki ilişkiye yönelik bugünün ehl-i kalemince anlaşılamayacak bir sadakat ve titizlik göstermektedir. Böylelikle endüstriyel dünyanın zehrine maruz kalmış okurgezeri değil gerçek okuru dert ettiğini de bihakkın göstermiş olmaktadır.

İnsan kendiliğin sesini kalabalıklarda, endüstriyel edebiyatın insanı kör eden aydınlatılmış meydanlarında duyamaz. Bir gürültünün müziği olamayacağı gibi, edebiyatı da olamaz. İnsan mukadderat gereği sessizliğe sükunete doğru ilerlerken ona dair ne varsa onların da aynı seyri tutturmuş olması kaçınılmazdır. Onu bu yolculuğunda geriye doğru, kalabalığa, gürültüye ve endüstriyel edebiyata, sanata götürecek her şeyin insanın doğasına, ruhuna, varoluşuna aykırı olacağı açıktır. Hakikatin kendisinde tezahür etmesini bekleyenlerin, ilkokul müsamerelerinde, lise şenliklerinde, belediye panayırlarında, sığ bir kurumsallıkla iğdiş edilen resmi mekânlarda hele hele nefsi emmarenin allanıp pullandığı sosyal medyanın hastalıklı mahfillerinde oyalanmasının evvela kendilik bilincine, sonrasında da hakikate dair idraklerindeki arızayı göstermekten başka bir çıktısı olamaz.

İnsanın hakikatli seyrinin epistomolojisinde ilk sırayı alacak olan şey kendiliktir. İnsanın kendisini bilmesi, gerekli gereksiz bütün bilmelerin yerli yerine oturmasına sebep olacaktır. Şule Gürbüz, kendimizin tamamıyla kaybolduğu bir dünyada kendimize giden yolun çağın ruhunun aldatmacalarıyla kapanmış olmasına aldırış etmeden, bunun derdini dile dökmenin anlamsızlığını içten içe fark ederek, bir takım devşirme ideolojik angajmanlarla seyrine devam eden yol güzelleştirme çalışmalarına da itibar etmeden kendiliğin ruhunu, kokusunu, değerli hatıralarını barındıran bir patikadan yürümeyi salık vermektedir.

“Selamet der kenarest” der eskiler. Gürbüz de eskilerin izindedir. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız ahir zaman edebiyatının temrin ve tasdik meydanının neliğini çok daha iyi anlamış ve anlatabilmiştir. Kendisine lutfedilen bu idrakin hakkını verebilecek tekamüle evvela kendilik bilincinin loş koridorlarında talim ederek ulaşmıştır. Hayatın tam içindedir ama kenardadır. O yüzden her söylediğinde bir tesir halkediliyordur. Bu yüzden gönül rahatlığıyla “Şairin, yazarın, edeplinin, dünyadan yaka silkenin, utanma nedir bilenin… yeri hep kenardır, temizlik ve sükunet, emniyet ve seyir, çalışma ve fark etme buradan olur. Edebiyatın kilisesi olur mu, toplu ibadet edilen ve törene katılınan yerde iman kadar kaygan ve ince bir şey bulunur mu bilmem, ama gözün bağış kutusunda olacağı mukadder,” diyebilmektedir.

Tanpınar’ın, Atay’ın, bazılarınca Atılgan’ın devam ettirdiğini söylediği merkezi kanonik çizginin büyüleyiciliğine ve ihtişamlı vaatlerine aldırmadan Abdülhak Şinasi Hisar’ın, Peyami Safa’nın hatta Refik Halid’in sessiz sedasız seyrettiği bir yolu tercih eder. Bon pourl’orient değil, Doğu’ya özgü, bize özgü bir yolun, bir üslubun peşinden, yolculuk üslupçuluk oynamadan, bir takım ideolojik aforizmaların gazına gelmeden, Batının ne tekniğine ne de ahlakına haddinden fazla prim vermeden kendisine verilenin hakkını eda etmeye gayret etmektedir.