Annem, babam ve Haliç

TÜLAY IŞIKDEMİR
Abone Ol

Her akşam yemek yaptıktan sonra beni alıp çıkarırdı annem. Evin yokuşunu çıkardık beraber. Ekmek saati gelmiş olurdu ve ekmek almak için neden Haliç’i gören tepeden dolanmak zorunda olduğumuzu anlayamazdım. Tepeye tırmandıktan sonra bakardık denize, geçen her vapur için bir okyanus akardı annemin yüzünden benim yüzüme.

İkisi arkadaşım, üç kişi vardı karşımda.

Cinayeti işlerken kullandığım silah yere düşerken, metal metale çarptığında çıkan ses yankılandı dördümüzün kulaklarında. Ve ben, “anne!” diye bağırışımı hatırladım. Annem tencereyi betona düşürdüğünde de aynı ses çıkmıştı.

Yıl... Yılı hatırlamıyorum. Zaman kavramı farklı işliyor benim zihnimde. Hep öyleydi. Ben o zaman Kasımpaşa’da bir evin zemin katında “Anne!” diye bağırmıştım. Telaşlanan annem elindeki tencereyi düşürmüştü yere. Sıkıntılarım çok büyük değilse de, bana öyle geliyordu. Altı yaşındaysanız, babanızın yokluğu, nerede olduğu ya da neden gelmediği değil de; kaldırım hizasındaki pencerenizin önündeki bir iki saksı yüzünden, mahalledeki çocukların maçını izleyememek çok büyük sıkıntıydı. Cafer kime pas verdi, kim önde, hatta golü Tayfur mu attı, bilemiyordunuz.

Sonra anneniz gelirdi, siz ona bağırırken saçlarınızdan öperdi. Saksıları alıp camın önünden, birini bir köşeye, diğerini öbür köşeye iterdi. Çünkü anneniz bilirdi, çiçekleri olmayan ev, babasızlığı belli olan bir evdir. Çünkü annem bilirdi, çiçeklerin mahallelinin gelip geçerken babasız ev nasıl oluyor diye içeri bakmasına engel olacağını.

Evin yokuşunu çıkardık beraber.

Her akşam yemek yaptıktan sonra beni alıp çıkarırdı annem. Evin yokuşunu çıkardık beraber. Ekmek saati gelmiş olurdu ve ekmek almak için neden Haliç’i gören tepeden dolanmak zorunda olduğumuzu anlayamazdım. Tepeye tırmandıktan sonra bakardık denize, geçen her vapur için bir okyanus akardı annemin yüzünden benim yüzüme. Benim yüzümden diye düşünürdüm o zaman, ama ne annemin yüzündendi dökülen okyanus, ne benim yüzümden... Babamın yüzündendi.

Yakın plan
Post Öykü

Kasımpaşa’da büyümediyseniz bilemezdiniz, bir şişe şarabın dört kişi tarafından içilebileceğini. Ben altı yaşımdan on yıl sonra öğrenmiştim bunu. Babamın beton zeminli, zemin kattaki evimize tekrar polis getirmemek için on dört yıldır vapurda olduğunu da o zaman öğrenmiştim. On dört yılda ölmez miydi insan? Anneme artık beni her gün Haliç’i gören tepeye çıkarmamasını söyleyene kadar ölmediğine inanıyorduk. “Anne!” diye bağırmıştım sonra ben, yeter! Annem elinden bozuk paralarını düşürdüğünde, metal betona düştüğünde çıkan sesle inledi tüm tepe. Öyle büyüktü ki ses, kulaklarımı kapatmıştım ellerimle. Nasıl dönüp bakmamıştı kimse bilmiyorum. O sesi duymamak için sarılmıştım anneme. Kaç vapur geçtiğini bilmeden bir kaç okyanus aktı bizden. Fakat bir daha saymadık.

Tepeden inerken aklımda hepsi canlıydı; altı yaşım, on altı yaşım, babam, annem ve Haliç.

Tepeden inerken aklımda hepsi canlıydı; altı yaşım, on altı yaşım, babam, annem ve Haliç.

Şafak henüz sökmemişti; iki yıl önce annem babam için ördüğü hırkayı söktüğünden beri sökmüyordu. Yokuş bitmiyordu. İki yıl önce annem öldüğünden beri, bitmiyordu.

Ay karanlığımı aydınlatmaya yetecek kadar parlayınca, durakladım, bitirmiştim yokuşu. Aniden oldu hepsi. Elimdeki silahın patlaması, karşımdaki vapurun kanaması, yanımdaki üç kişi. Bütün sessizlik bozulmuştu. Kurşun yere düştüğünde hepimiz biliyorduk. Eğer Kasımpaşa’da büyümediyseniz bilemezdiniz, babanızı öldürmenin ne demek olduğunu.