Biçim-Hakikat İlişkisi ve Postmodern Sonrası

BÜLENT AYYILDIZ
Abone Ol

Amerikan yazarları doğruyu ve gerçeği arayışı biçime ve mizaha yaslanarak anlatmaya başladı. Aslında bir arayıştan ziyade bir kayboluşun ve hayal kırıklığının tezahürüydü bu. Sonra da postmodern durumu göstermeye çalışan düşünürlere geliyoruz. Bunlardan biri Michel Foucault.

“Postmodern yazarlar neden biçimi ön plana çıkardı? Bu işin nesli tükenmedi mi? Postmodern sonrası edebiyat ne alemde?” soruları üzerine bir miktar fikir yürütmedir:

Modernizmden Postmodernizme Geçiş

Bilindiği üzere, dünya tarihi iki büyük savaş gördükten sonra eski alışkanlıklarını koruyamadı. Deneysel formlar ve farklı anlatıcılarla gelen modernistler hâlâ geçmişe dair bağlarını nostaljik ve kötümser bir şekilde resmetmeye devam ettiler. Faulkner kendi zamanı için “deneysel” olan anlatıcılarla bir dönemin refah içinde yaşayan Güneyli aristokrat ailelerinin dağılıp çökmesini anlatırken, Hemingway de savaşın insanlığı nasıl dağıttığını gösterdi. Fitzgerald Jay Gatsby karakterinde romantik aşka dönüş yapabilmenin imkansızlığını ve buna sebep olan sosyal bozukluğu ele aldı. Postmodernizme geçiş sürecine uzun uzun değinmeden ne oldu da postmodern çıktı bahsedelim.

Modernist yazarlar göreceliliğin olduğunu kabul etseler de onlar için hâlâ ortak bir doğruya ya da hakikate ulaşmanın bir yolu olduğunu düşünüyorlardı. Bilim ve teknolojinin acımasızlığı İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte bu umudu sonlandırdı. Postmodernistler bu noktada modernistlerden ayrılıyor. Onlar için tek bir hakikate, ortak bir doğruya ulaşmak imkânsız. Böyle bir arayıştan vazgeçmişler. Oturup kara kara bunu düşünmektense coşkulu bir şekilde insanlığı sarsan kaosu kucaklamayı tercih etmişler. Analitik çözümlemeler yapmaktansa anarşist eylemleri tercih etmişler.

Postmodernizmde Gerçeklik

Bilgiye, hakikate ve “gerçek”liğe olan güvenin sarsılması da biçime doğru yönelmeyi getiriyor. Artık insanlar eskisi gibi âşık olup bunu düz bir şekilde anlatamıyor. Bir yakınını kaybettiğinde Camus gibi ifadesiz kalıyor.

Belki Camus abartılı bir şekilde entel bunalımlarına girmiş olabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrası varoluşsal sıkıntılar ve kara mizah önderliğinde devam ediyor. 60’lardaki Amerikan yazarları (Vonnegut, Barth, Heller, Pynchon) doğruyu ve gerçeği arayışı biçime ve mizaha yaslanarak anlatmaya başladı. Aslında bir arayıştan ziyade bir kayboluşun ve hayal kırıklığının tezahürüydü bu. Sonra da postmodern durumu göstermeye çalışan düşünürlere geliyoruz. Bunlardan biri Michel Foucault. Tarihî belgelerin ya da metinlerin üzerindeki sosyo-kültürel etkiyi, Foucault “söylem” bağlamında ele alıyor. Hem güç ya da otorite tarafından bir gereç olarak kullanılan hem de gücün etkisi şeklinde ortaya çıkan söylem, “doğru” olanı etkiliyor.

Genel-geçer hükümler, fikirler ve doğrular aslında güç ilişkilerinin, inanışların, kurumların, değerlerin vb. algıların kontrol ettiği bir sistemin içerisinde meşrudur. Her bilgi söylemsel biçimlerin (discursive formations) yapısı içinde üretildiği için biçimin değişmesiyle birlikte doğrular da değişir. Foucault örnek olarak Mendel’in çalışmalarını öne sürer. Mendel’in kendi zamanında ortaya attığı tez, her ne kadar doğru olsa da kabul görmemiştir çünkü Mendel’in teoritik düzleme yerleştirdiği yöntemleri ve uygulamaları o dönemin biyoloji söylemine ters düşer. Bu da demektir ki “hakikat” ya da bilimsel gerçeklikler, üretildiği dönemin yapay normlarına göre belirlenir.

Foucault, tarihin bütünlüğüne de onun çizgisel bir kronoloji takip etmesine de karşı çıkar. Çünkü doğrusal ve bütüncül tarih yapaydır. Bu noktada da Büyük Anlatılar devreye giriyor. Tarihin kronlojik bir düzlemde ilerlediğini, bilginin üst üste koyularak geliştiğini bize büyük anlatılar (ideoloji, din, tarih) söylüyor. Jean-François Lyotard, “postmodern durum”un bir sonucu büyük anlatıların çöktüğünü ve küçük anlatıların kendi doğrularını ürettiğini ifade eder. Lyotard’a göre postmodernizm “üst anlatılara yönelik inanmazlık” durumudur. Bu inanmazlık teknolojik ilerlemenin bir sonucudur çünkü bilim adamları, araştırmacılar ve uzmanlar “doğruyu” aramak yerine gücü arttırmanın peşine düştüler.

Ne kadar güçlüysen o kadar gerçeksin, çünkü gerçeği oluşturan bilimsel veriler ve deliller teknolojik ilerlemenin, yani gücün ürünü olarak karşımıza çıkar. Teknolojik gücü bir mekanizma olarak düşünürsek, mekanizmanın bir tarafından yüklenen bilimsel kanıtlar diğer taraftan doğru, hak, adalet gibi gerçeklikler olarak çıkarlar. “Gerçek”, güçlü ideolojilerin idame ettirdiği bir mefhumdur. Bu durumda bizim doğru diye bildiğimiz, tarih kitaplarından öğrendiğimiz “gerçek” olarak kabul ettiğimiz bilgi bizi hakikate ulaştırmıyor demektir. Her gün birileri yeni bir gerçekle geliyor. Mesela, Halil İnalcık, Osmanlı’nın Kayı Boyu’ndan olmadığını iddia ediyor. Amerikanlar Ay’a hiç adam göndermedi deniyor.

Kopyanın Kopyası

Bu değişken gerçeklik bizi bir üst katmana götürüyor. Jean Baudrillard, postmodern dünyanın ve teknolojinin gerçeklikle olan ilişkisini başka bir noktadan ele alır; postmodern dünyada gerçeğe ulaşmak imkânsızdır, çünkü çevremiz kopyanın kopyalarıyla sarılıdır, insanlar bir simülasyonun içinde yaşarlar. İşaretler ve semboller gerçekliğin yerini almıştır. “Hipergerçeklik” olarak tanımladığı bu evrede, insanlar gerçek ve gerçeğin temsili arasındaki farkı ayırt edemezler. Baudrillard bu durumu Borges’den bir örnekle açıklar; harita çiziminin çok geliştiği bir ülkede, kartograflar o kadar detaylı bir harita çizerler ki harita bütün imparatorluğu kaplar. Zamanla haritanın dokusu toprağa karışır ve insanlar imparatorlukla haritayı birbirinden ayırt edemezler. Bu örneğin “ikinci basamak simülakrların gizli çekiciliğine sahip” olduğunu vurgulayan Baudrillard, hipergerçekliği, “menşei olmayan bir ‘gerçeğin’ ürettiği dünyada yaşamak” olarak tanımlar.

Başka bir örnekte gerçeklik algımızı gerçek olmayana bakarak oluşturduğumuzu söyler. İnsanlar Disney Land denilen eğlence merkezine girdiğinde her şeyin yapmacık olduğunu bilir. Dışarı çıktığında da gerçek dünyanın farklı olduğuna kanaat getirerek “gerçeklik” algısını kuvvetlendirir. Farklı bir örnekle, Körfez Savaşı’nın olup olmadığını sadece televizyon ve haberlerden biliyoruz. Tabii bize aktarılan kısım ideolojik süzgeçlerden geçiyor. Ama asıl mesele şöyle; biri bana “Körfez Savaşı deyince aklına ne geliyor?” diye sormuştu. “Petrole bulanmış bir martı” aklıma gelmişti ama abes olur diye cevaplamamıştım. O benim yerime aynı cevabı verdi. Peki Körfez Savaşı neden bu imgeyle aklıma kazınmıştı?

Hipergerçeklik derken entel safsatası deyip geçmemek lazım. Şu an çevremizde olup biten, kameralarla kayıt altına alınan çoğu şeyin gerçekliğine içten içe inan(a)mıyoruz. İkiz Kule saldırısında da buna benzer bir his var. Olayı kameralardan da izlememize rağmen, bir sürü komplo teorisi ortaya atılıyor. Teknoloji bizi hakikate götürmektense daha da uzaklaştırıyor. Sosyal medyada gördüğümüz bir haber tam tersi çıkabiliyor. Bu sadece çarpıtma olayı değil. Ya da savaş haberleri izlemekten, okumaktan dolayı bir kanıksama oluşuyor. “Tüh, yazık” falan diyoruz ama bir alışmışlık söz konusu. Bu işin ilk katmanı. Evet, belki duyarsızlaşıyoruz ya da hissizleşiyoruz ama biraz daha derin düşünecek olursak bunun gerçekle kurduğumuz bağın gevşekliğinden olduğunu görürüz. Yani bizi hissizleştiren sadece haberlere çok fazla maruz kalmak değil. O haberlerin gerçekliğiyle, hakikatiyle ilgili belki de bizim bile fark etmediğimiz bir inanmazlık durumu söz konusu.

Bildik tahkiye yöntemleriyle bir savaşı anlatıp okurun bam teline dokunabiliriz. Bir duygu, bir olay üzerinden okurla yazar bir bağ kuracaksa o duygunun ya da olayın gerçekliğine önce kendisi inanmalı; fakat postmodern durum bunu izale ediyor. Evet, bir yazar, ölüm konusunu işleyebilir. Yazarın kaygısı ve derdi bir yakınını kaybetmiş olmaktır. Ancak “postmodern durum”un getirdiği tereddütleri aktarmak isteyen bir yazar, bir kaybını anlatmak istese bile bunu biçimi ön plana çıkarmadan yapamayacaktır. Büyük anlatılara güveni yokken, kalkıp da büyük anlatıları taklit edemez.

Biçim ve gerçeklik endişesini “insana dair konu”lara eklersek tam da postmodern anlatı ortaya çıkıyor. Düz bir formatın imkânsızlığı, gerçekliğin sadece bir algıya indirgenmesi anlatmayla değil, biçimsel ve teknik yöntemlerle gösterilebiliyor. Çünkü postmodernlere göre dil bir iletişim aracı olarak işlevini yerine getiremez. “Köpek” kelimesini okuyan herkesin aklında farklı bir köpek imgesi canlanır. Betimlemeyi arttırsam bile belirsizlik devam edecektir. “Siyah benekli, sarı köpek” desem de okurun kafasında canlanan köpek imgesi farklı olmaya devam edecektir. Dil ürettiği anlamı sürekli öteler.

Dijital Çağ ve Benmerkezcilik

İnternetle birlikte ortak hafıza kültürü aşınmaya başladı. 90’larda doğan yazarlar kendilerini demode olmuş postmodernizmin içinde buldu. Artık Nabakov, Don DeLillo, Milan Kundera, onların ebeveynlerinin sevdiği yazarlar. Kendi arayışlarını başlatmak istediklerinde ise bu kitaplara değil içinde doğdukları dijital kültüre bakacaklar. Orada da ortak bir hafıza bulanamayacak. Örneğin artık mektuplaşan yazarlar yok. En çok okunan yazarlar bile mail yoluyla ya da internet üzerinden görüşüyor. Toplu bir şekilde hareket eden ekoller yok. 20’lerin Paris’inde bütün dünya devleri birbiriyle tanışmışken, 2000’lerin dünyasında herkes kendi kabuğunda.

Kimsenin ortak bir manifesto altında toplanmaya niyeti yok. Bu zaten postmodernizme dahildi. Herkesin kafasına göre eser ürettiği, anlam arayışını bırakmış, avangart teknikerle devam edildi. Fakat bu çokseslilik ve kültürlülük bir yere götüremedi. Anlamsızlığı, dilin çıkmazlarını, eğretiliği göstermenin doyum noktasına ulaşıldı. Oyunlu edebiyat, kurgu içinde kurgulayan edebiyat ve kullanılan teknikler eskidi. Metnin metinselliğini vurgulayan teknikler yarım asırdır kullanılıyor. Hatta daha da eski: Tristam Shandy adlı eserde ya da Don Kişot’ta bu tarz teknikler zaten vardı.

Huntington’un öne sürdüğü medeniyetler çatışması büyük ölçüde gerçekleşti. Yani teknolojiye ve iletişim araçlarına rağmen, dünya global bir köy olmaktan çok, birbirini dinlemeyen, sürekli sürtüşme halinde ve kapalı feodel bölgeler gibi parçalandı. Yine internetin bir etkisi olarak insanlar bireyi ve kendini müthiş bir şekilde kutsadı. Kendisinde olmayan melekeleri var gibi gösterirken ve bu “var gibi göstermenin” geçici mutluluğunu yaşarken, içten içe becereksizliğinin ve ikiyüzlülüğünün acısını hissetmeye fakat bunu bastırmaya devam etti. Pseudo-karakterler açığa çıktı. Yani insan bir oyun konsolundaki avatar gibi istediği karaktere bürünebiliyordu. Ne kadar bunun gerçekliğine inanmak istese de sanal olan taraflarını bilen birey, gerçeklik algısının ve hakikatin bölünmüşlüğünü de eklemleyerek şizofrenik bir rahatsızlıkla karşı karşıya kaldı.

Bireysel anlamdaki bölünmenin yanı sıra, toplumsal anlamda da bir bölünme gerçekleşmeye başladı. Kendini üstün gören bireyler mensup olduğu toplumun da altın çağını yaşamasını isterken (tabii bu da kendine iyi bir kimlik biçebilmek için) diğer toplumları küçümsemeye başladı. Bunun en son örneği Donald Trump ve “Amerika’yı tekrar muhteşem yapma” sevdasında izlemlenebilir. Görüldüğü üzere azımsanmayacak oranda olan bir kesimin desteğini almış durumda. Demir perde ve soğuk savaş dönemlerinde bile pek örneği olmayan sınırlar arası duvar dikme işi aşırılığın ne boyutlara taşındığını gösteriyor. Avrupa’da ırkçı liderler artmış durumda. Doğu’da dincilik üzerinden kendini meşrulaştırmaya ve kendi kafalarında altın çağı yaşatmaya çalışan fanatikler ülke kurduğunu iddia ediyor. 11 Eylül ve ardından gelen bombalı saldırılar, kafa kesmeler dünya çapında müthiş bir gerginliğe sebep oluyor.

Postmodern Sonrası

İnsanlık “kendisinin” içine sıkışmışken aynı zamanda kendisi olamamanın da içine sıkışmış durumda. İnternet ve televizyon bizi bir bütünün içine değil bir yalnızlığın içine sürüklerken bu yalnızlık şahlandırılıp duruluyor. Postmodern sonrası edebiyat “zeki yazar” teknikleri, aşırı doz ironi kullanmak yerine, bu yalnızlığın bir illüzyon olduğunu göstermeye çalışıyor. Teknoloji bize çok özelmişiz gibi davranıyor. Gerek sosyal medya gerek reklamlar bu yönde. Bir parfüm bizi özel kılacak sanıyoruz, yahu o parfüm seri üretimdeyken nasıl özel olabiliriz? Tabii bu “bize özel” olma durumu, yanında yalnızlığı da getiriyor. Krallar yalnız yaşar tarzında bir yapmacıklığı içselleştiriyoruz.

Kuralları yıkıp duran, sırf zeka gösterisi olsun diye metinlerarasılık ve bolca ironi kullanan bir edebiyat estetiği kaotik ortamı rahatlatmadı. Belli bir kriter olmadığı için denetlenemeyen dağıtım, paylaşım, iletişim araçları üzerinden her yere dağılan “edebi” eserler çıkmaza giriyor. Postmodern sonrası edebiyat, belki yine postmodern teknikleri kullanmaya devam ediyor ama bir amacı haiz olma, yazarın kendi bilincinin başka bilinçlerle irtibata geçme çabasına giriyor. Yine televizyon izleyicisi gibi ya da linkten linke koşan internet kullanıcısı gibi pasif ve yarı-hipnoz durumdaki insan yerine, eserdeki parçaları aktif bir katılımla bütünleştirmesi bekleniyor okurdan. Bu, yazarın hiper-gerçekçiliğin içinde (ve ona rağmen) radikal bir gerçekçilik hissettirebilmesini gerektirir. Güncel Amerikan edebiyatında ünlenmiş Jonathan Franzen, Jonathan Safran Foer, Michael Chabon, David F. Wallace gibi yazarlar bu yönde bir eğilim gösteriyor.

Postmodern sonrası edebiyat nerede duruyor sorusuna cevap veremesem de internet ve diğer medya türlerinden etkilendiğini söyleyebilirim. Zaten bizi eklektik yapıya alıştıran postmodernizm bu koldan mevcudiyetini sürdürüyor. Postmodernizm çoktan ölmüş olabilir; ama tıpkı gerçeküstücülük ya da dadaism gibi başka bir akıma eklemlenerek devam ediyor. Artık postmodern edebiyat deneysel bir tür olmaktan uzaklaştı ve akademik camianın çoktan tasnifleyip kanon olarak gördüğü bir duruma geçti. Yine de postmodernizmden miras kalan popüler kültür ve türler arası sınırları flulaştırma devam ediyor. Sanat yeni alanlar keşfetme çabasında olsa da yeni bir şey üretme konusunda bir durgunluk söz konusu. Bir “remake” furyası var mesela. Özellikle ekonomik çıkarların direkt etkili olduğu film sektöründe durum böyle. Ya devam niteliğinde ya tıpkısı ya da başka bir ülkenin eseri tekrar oluşturuluyor (Muhteşem Yedili, Star Wars, Alien, Zindan Adası, Blade Runner, Çağrı vb.).

Tabii bu durum böyle gitmeyecektir. Gerçekliğin göreceliliği, çok seslilik, çok kültürlülük bir zaman için büyük anlatıların ve kapitalizmin işine gelse de artık çark tersine dönmeye başladı. Maçı kaybetme telaşına kapılan büyük takım, hakeme göz kırpıyor. Hakem yeni kurallar uydurmalı ki galipler yine galip gelsin.

  • American Gods diye bir dizi başladı. İlk sezonu bitti hatta. Neil Gaiman’ın aynı adlı kitabından yine kendisi tarafından senaryolaştırılmış. Esasen bir sinema filmi olarak uyarlansa son on yılın en iyi filmlerinden biri olabilirdi. Filmlik malzemeyi dizi yapmaya çalışınca haliyle temposu düşüyor. Yönetmen David Slade’in yine de başarılı olduğunu söylemeliyiz. Üslup sahibi olduğu daha ilk bölümden anlaşılıyor.
  • Gaiman şu kışkırtıcı soruyu soruyor: Amerika’ya gelen toplumların tanrıları da onlarla birlikte geldi mi? Aynı zamanda şunu da sormuş oluyor tabi, yeni tanrılarımız televizyon, vahşi kapitalizm ve kardeşi bilgisayar, internet, sosyal medya karşısında “kaybeden” eski tanrıların kendilerine sakladıkları bir son hamle yok mu? Fantastik düzlemin özgürlüğünde düşününce tahrik edici değil mi? Ama cevap verilirken hareket edilen çıkış noktası modern insanın iflah olmaz bencilliğini de ifşa eder nitelikte. Bunu, benzer başka filmlerde de gördük. Şu varsayıma dayanıyor: Tanrılar, biz onlara inandığımız sürece varlar.
  • Merkezinde insanın olduğu bu ontolojik düzene göre, Tanrı fikrini (tanrıları) güçlendiren “ben”im ona olan bağlılığım ve inancımdır. Gaiman, bir çeşit adanmışlığın tarafını tutuyor gibi görünse de Niçe’nin deyimiyle Tanrı’yı öldüren de aynı bencillik aslında. Anlayacağın, Batı cephesinde yeni bir şey yok. Şu halde malum soruyu ancak bir Amerikalı (beğensek de beğenmesek de çok kültürlü yaşamayı deneyimleyen bir toplum) sorabilirdi ve cevabı da yine sadece bir Amerikalı verebilirdi. (AE)