Bülbül değilse kimdi feryâd eden

YELDA SÖZDEMİR
Abone Ol

Kitapta mevzubahis edilen meseleler için bir genelleme yapacak olursak bu “Türkiye gerçekleri” olabilir. Sonradan giydiği modernizm gömleği üstünde emanet duran insanların dün ve bugün yaşadığı ve yarın da yaşaması muhtemel olan problemleri dert edinmiş öyküler toplamı.

Toplamda on bir öyküden oluşan Hatırlı Yara, Ocak ayında Dergâh Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. Her biri kendine özgü olan bu öyküler gelip insanın boğazında bir yerlere takılıyor. Bu toprakların ham maddesi olan acı, gurbet, feryad, bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm, Mukadder Gemici öykülerinin de mayasını oluşturuyor diyebiliriz. Kitaba adını veren “Hatırlı Yara”da, toprağın kara bağrında sıradağlar gibi duran, bir gül bahçesine girercesine şu kara toprağa giren bir şehidin annesinin ağıdını duyuyoruz. Bir çift plastik pembe toka, geride kalan anne babanın yüreğine nasıl batar, bunu görüyoruz. Anadolu insanının tevekkülünü, vakarlı duruşunu biz şehrin insanları sadece televizyondan görmüşüzdür. Dik durmaya çalışan değil hakikaten dik duran sırtlar, sıvasız evine bir nişâne gibi astığı bayrak uğruna verdiği “can” için yalnızca rahmet okuyan diller, dua için açılan eller; herkes gittikten sonra yerini bir çift ağlayan göze nasıl bırakırmış, bunu görüyoruz. Yazarın bu öyküde kullandığı yöre ağzı diyalogları öyküye farklı da bir ivme katmış diyebiliriz.

Kitapta mevzubahis edilen meseleler için bir genelleme yapacak olursak bu “Türkiye gerçekleri” olabilir. Sonradan giydiği modernizm gömleği üstünde emanet duran insanların dün ve bugün yaşadığı ve yarın da yaşaması muhtemel olan problemleri dert edinmiş öyküler toplamı. Temelde ebeveynlerin kaygılarını seziyoruz okurken. “Hırsız” adlı öyküde uyuşturucu bağımlısı bir gencin, uyuşturucu ile yeni tanışan bir başka gence söyledikleri, onu koruma içgüdüsü bile hâlâ bir şeyler için umut olduğunu gösteriyor. “Ben ettim sen etme.” diye haykırıyor, belki de bütün düşmüşlere, yolu kötü olanlara. Suriyeli bir baba bize sesleniyor Gemici’nin kaleminden. Bizler mülteci olmanın, vatansızlığın, yurtsuzluğun getirdiği ağır yükü yine ekranlardan, sosyal medyadan gördüğümüz kadarıyla biliyoruz. İlk başlarda savaş karşısındaki hayretimiz ve şaşkınlığımız gün geçtikçe azalıyor. Kanıksıyoruz kıyıya vurmuş cesetleri, annesini kaybeden çocukları, buz gibi bedenleri. “Su Köpüğü” öyküsünde yazar, kanıksadığımız ne varsa yüzümüze adeta bir tokat gibi çarpıyor.

Gerçeğin acıtamadığı canlarımız, kurgulanmış bir metni okurken ne kadar da acıyor. Kafamızı kaldırıp baktığımız fakat bir türlü görmediğimiz o gerçekler gün yüzüne çıkıyor. Yine Suriyeli mülteci bir ailenin yeni bir mahalleye taşınma ânını ve sonrasını, mahallenin burjuvalıgillerinden Meral’in anlattığı “Yeni Komşular”, hepimizin muhakkak dinlediği, yaşadığı yerden göçüp, geldiği yeri vatan bilme hikâyelerini akıllarımıza getiriyor. İroniyle hatta biraz da mizahla yazılmış bir başka gerçeğin öyküsü. Hayalleri ve idealleri uğruna-belki de sadece buradan gitmek için- babasının rızasını almadan İngiltere’ye giden bir çocuğun kısa hikâyesini okuyoruz “Kanmak” adlı öyküde. Ne kadar uzağa giderse gitsin kaçamadığı bir kaderi var bunu hesaba katmıyor: Doğduğu, köklerinin var olduğu coğrafya. Kitabın tamamında bir anne inceliği seziliyor. Dilde, bakışta, seste, noktalarda ve boşluklarda bile o incelik kendisini gösteriyor.

“Sıradan Bir An” öyküsüne başladığı epigrafı paylaşacak olursak, “İstesen bilesen nedir mehebbet/Balanı çok seven anadan sorun/Bala içün çekir ne zahmet/Onu gadir bilen baladan sorun.” Annelerin günün birinde muhakkak haklı çıkacağını, yanında arabayı süren oğlundan bir kere daha duyuyor annesi. Kendinin bile unuttuğu bu hakikati ona besleyip büyüttüğü oğlu hatırlatıyor. Bugünün getirisi olan en büyük tahribat şüphesiz mahremiyetin ifşasıdır. Bu ifşa arttıkça aile içi huzur, içe dönme hâli, bizi biz yapan hikâyeler ve değerler aynı oranda düşüşe geçmektedir. Bir babanın çocukları için duyduğu endişe, önceki yıllara nazaran bugün daha fazladır; çünkü düşman artık dışarıda değil, avuçlarımızın arasındadır. Yahut düşmanın parmak uçları artık anne babamızdan bile daha yakındadır, diyebiliriz. Bütün bunları sorunsallaştırarak öykülerine taşıyan yazar “Masallardaki Kız” öyküsünde bir aile dramını anlatıyor. Yazarın bunların yanında bir de problem olarak işlediği başka bir husus da mekanikleşen insan türü.

“Yepyeni Bir İnsan” adlı öyküde yalnızca yüze, vücuda yapılan estetikten ve görünüş olarak aynılaşan insanlardan değil; bilinci, duyguları ve ruhu da dönüşüme uğrayan insanlardan bahsediyor. “Kalple Bilmek”te ise yardımcı robotu Âdem’in arkasında namaz kılan, robotun imamlığında namaz kıldığını gören “gerçek” bir insanın, bir yabancının koşarak kendisinden uzaklaştığını kabullenemeyen adamın hikâyesine şahit oluyoruz. Mukadder Gemici, bütün bu anlattıklarını ustaca bir dille kurguluyor. Dil, bu kitapta tecrübeye yaslanmış olduğunu bâriz şekilde gösteriyor. Ritmin hiç düşmediği, tam yerinde biten öyküler, kararında yazılmış sonlarla elimizde bir “eser” tutuyoruz. Bunun dışında odağa aldığı meselelerle, bir bülbül edâsıyla feryâd ediyor diyebiliriz. Bu feryâdı kitabın içinden çıkarıp, her gün kendimize hatırlatmamız gerektiğini düşünüyorum.