Çapraz okumalar

HABER MASASI
Abone Ol

M. Özgür Mutlu; çağına, insanlarına şahit kılmak istemiş kendini, sadece şiddete odaklanmamış, sadece kötüye, sadece acı ekonomisine ve politikasına; arkada akıp giden bir şiir mevzusu var mesela, yemek var, yıllık var, başka bir ülke var, Kristin var. Kangren meseleleri anlatıyor olabilir ama gözleri sadece ona odaklanmıyor, gözün eriminin kısıtlı olduğunu biliyor; gözün, baktığı yer dışında her yere kör olduğunu biliyor. (Gülşen Funda)

Gülşen Funda: Merhaba Mustafa. Dilerim iyisindir, iyiyizdir. Çapraz Okumalar'ı bu sefer beklenen tarihte gönderemedik, geciktik. Gün içinde soluk bile almadan pek çok şey yapsak da bir şeyler dışarıda kalıyor hep, çok garip. Bir de tabii, zor zamanlar, acil işler, geciken kargolar vs. Daha da gecikmeden başlayalım istersen. Öncelikle şunu söyleyeyim, Dönme Dolap Düşleri'ni okumaya ihtiyacım varmış, cidden. Dağların kalbinden akan sular vardır ya, kimse görmez onları, görünmek, varlıklarını göstermek için bağırmazlar, yalnızca akarlar, varoluşları akmaktır ya sakince, tam da böyleydi Dönme Dolap Düşleri; anlattığı insanlara acımadan, onları incitmeden, söylemini ya da dilini kurarken hikâyeyi bir şekilde acıya boğup yormadan, sadece iyi bir hikâye anlatmanın derdindeydi. Bunu çok değerli buluyorum. M. Özgür Mutlu'nun aksine, kimi zaman yazarlar, çok da uygun olmayan durumlarda metne kendini -kendini derken; gölgesini, düşüncesini, ideolojisini, vaazını- eklemliyor ya. Ve böylece, bu gölgeli metinler, iyi bir öyküden çok her yerde rastlayamayacağımız öğretilere benziyor. En azından öyle geliyor bana. Dönme Dolap Düşleri'nde böyle bir gölge yoktu kesinlikle. İstersen buradan başlayalım, sen ne düşünüyorsun bu konuda, Dönme Dolap Düşleri bağlamında?

Mustafa Aplay: Merhaba Gülşen, iyiyim teşekkür ederim. Hepimiz iyiyizdir umarım. Dönme Dolap Düşleri'nin benim açımdan da birçok dikkat çeken özelliği var. Bilirsin, ben öyküde ritme bayılırım. Bir kuram oluştursam ritimle ilgili olurdu. Bu kitapta onu buldum. Dağların kalbinden akan ve kendi ritminde zaman zaman hızlanıp zaman zaman da yavaşlayan bir nehir denebilir. Neden böyle peki? Nasıl yapmış bunu yazar? Ben bu Çapraz Okumalar'da biraz daha teknik konuşmaya kararlıyım ama önce soruna cevap vereyim. Evet, yazarın gölgesini hissediyoruz öykülerde. Bu durumu artık çıkan öykü kitaplarının çoğunda görüyorum ve genelde olumsuz bir etkisi oluyor. İyiyi melekleştirmek, kötüyü şeytanlaştırmak belki de bir öyküde yapılabilecek en büyük hatalardan biri ama oldukça yaygın hâlâ. Bu hata kurguları zayıflatıyor, karakter derinleşemiyor, tip olarak kalıyor. Dönme Dolap Düşleri'nde bu durumla karşılaşmıyor muyuz peki? "Antarktika Edebiyat Yıllığı" adlı öyküyü ele alalım. Bu öykünün kurgusunun zayıf olduğunu iddia edemeyiz. Konusu oldukça enteresan ve bence iyi bir öykü. Peki sence "kötü", sıradanlıklarıyla birlikte sahici bir karakter olarak anlatılabilmiş mi? Ben gözlerinden ateş çıkan, daima "kötü" olan ve aklına "iyi" bir şey bile getirmeyen tek yönlü karakterleri sahici bulmuyorum. Bu tarz öyküleri hayata yaklaştırmak, iyiliği de kötülüğü de doğru tanımaktan geçiyor bana kalırsa. Bu sebeple "Antarktika Edebiyat Yıllığı" özelinde ve bu bağlamda ben pek olumlu konuşamayacağım.

Gülşen: Medyanın yahut anlatıların, masalların tesiri mi bilmiyorum. Sadece iyi ve sadece kötü değiliz hepimiz, bunu biliyoruz ama dünyaya böyle bakmıyoruz sanki. İyiye ve kötüye dair bakış, farkındalık; öğrenmemiz, sürekli kendimize hatırlatmamız gereken bir şey mi, üzerinde yaşadığımız topraklar mı bize bunu emrediyor, bilmiyorum. Zaten "Antarktika Edebiyat Yıllığı" öyküsünde de anlatıcı, adamın başlarda kötü olmadığını, zamanla içinde "kötülük" taşımaya başladığını söylüyordu galiba. Ancak senin eleştirin, adamın "kötü" olarak gösterilirken pek derinleştirilmemesi, sahici olmaması anladığım kadarıyla ve belki de kötüye dair bakışımızın çok katı ve sığ olması. Ancak, yine de "Antarktika Edebiyat Yıllığı" öyküsünün, bize, üzerinde yaşadığımız topraklara dair pek çok şeyi ajite etmeden anlatması gerçekten takdire şayan. Örneğin öyküde; kızını, "kötü yola düşer" diye Ankara'ya okumaya göndermeyen babalar; hiçbir işe yaramayan üniversite diplomaları; bıçağı masaya saplayıp iki saat düşünen adamlar; aile içi şiddet söz konusu olduğunda, kadınların güvenlik talep etmesinin "ölüm fermanını imzalamakla eş" olması; kendini her şeyden uzağa, beyaz bir unutuşun kalbine gömmek için Antarktika'ya, "hiç kimsenin ve herkesin ülkesine", giden insanlar var. Şahit olduğumuz, bildiğimiz, konuşsak da bir yere varamadığımız, gidemediğimiz, yürüyecek bir patika dahi bulamadığımız tüm bu yolları biliyor, yüzleri tanıyorduk mesela, öyküyü okurken. Kimi zaman sosyal medyada kimi zaman sokakta gördüğümüz, kimi zaman alt katımızda, bir duvar ötede işittiğimiz, rüyalarımızda dahi bizi bulan ve kuşatan, her zaman karşımıza çıkan, dahası, tüm bunlar üzerinden çeşitli ekonomi ve politikalar yürüten insanlar için "içerik" değil mi bu acı hadiseler? Failler ve mağdurlar değişse de; katiller maktul, maktuller katil olsa da, hep aynı hikâye değil mi anlatılan? M. Özgür Mutlu; çağına, insanlarına şahit kılmak istemiş kendini, sadece şiddete odaklanmamış, sadece kötüye, sadece acı ekonomisine ve politikasına; arkada akıp giden bir şiir mevzusu var mesela, yemek var, yıllık var, başka bir ülke var, Kristin var. Kangren meseleleri anlatıyor olabilir ama gözleri sadece ona odaklanmıyor, gözün eriminin kısıtlı olduğunu biliyor; gözün, baktığı yer dışında her yere kör olduğunu biliyor. En azından bana öyle geliyor.

Mustafa: Kitabın bütününü değerlendirince ben de bunlara bir ölçüde katılabilirim aslında. Özellikle bu karakter inşası meselesine tekrar geliriz ama en başta söylediğim ritim mevzusuna dönmek istiyorum önce. Kitabın ritmini çok beğendim ben. Peki ritim nedir ve neden beğenilir? Aslında sezgisel olarak biliriz bunu ama yine de sürekli üzerine konuştuğumuz kavramlardan bir anlığına dahi olsa şüphe duymayı, onlar üzerine konuşmayı faydalı buluyorum. Dönme Dolap Düşleri'nde temponun arttığı ve öykünün hızlandığı bölümler var. Hikâye anlatmaya odaklanan bir üslup ağır basıyor ve devrik cümleler nispeten daha az karşımıza çıkıyor bu noktalarda. Zaman zaman ise tempo yavaşlıyor, ayaklarını yere daha güçlü basan pasajlar görüyoruz. Bunu olumlu ya da olumsuz manada söylemiyorum. Bazı harfler daha fazla görülmeye başlıyor mesela; "p", "ç", "c", "r" gibi. Bir örnek vereyim: "Aynı yerde dönüp durdum desem, yol nedir sanki, yolculuk? Bir geminin farelerin viyakladığı, karanlık küflü mutfağında Atlas Okyanusu'nu geçmişsem ne olmuş. Yine burada değil miyim, kendimden büyük gölgemi kaybettiğim yerde. Hayata beni ucuz cıvatalar bağlıyor yine." Şu pasaj anlatmak istediğim şeyi açıklıyor sanırım. Devrik cümleler de artıyor bu bölümlerde. Ama çok uzun sürmüyor. Hikâye yine tekrar yatağına giriyor. Yani bir tür denge kurulmuş ve aslında öykü yazan herkes sezgilerinin yardımıyla da olsa yapıyor bunu. Dille oynuyor ve bir ritim kuruyoruz. Bu sebeple de ben edebiyatta "yalın dil" diye bir şey olduğuna inanmıyorum mesela. Ama konu biraz dağıldı. Asıl meseleye dönelim. Dönme Dolap Düşleri; ritmi, bahsettiğim o dengeyi çok iyi kurmuş. Sanırım en çok bu sebeple sevdim kitabı. Sen ne diyorsun, sence aşırı yorum sahasına girdim mi?

Gülşen: Dediğin gibi, kesinlikle bir sesi, ritmi var, kimi öykülerde biraz daha öne çıkıyor, kurguyla iç içe geçmesiyle alakalı, kimilerinde biraz daha geride ve gerçekten olması gerektiği gibi, kararında, dahası; dilin, kelimelerin, seslerin yanından öylece geçip gitmeyenler için güzel bir şölen. "Kaşif" öyküsü bunun ilk ve en güçlü örneklerinden. Zaten alıntı yaptığın "Dede Oğul, Torun, Yüksek Yerler, Bayramlar ve Yiyecekler Hakkında" öyküsünde de bu ritim biraz daha artıyor; kitaba adını değil de kalbini, rengini, dilini, ritmini veren bu öykü mutlaka okunmalı. Diyalogları bir yana, derin yapıdaki hikâye çok kuvvetli; bir gölge gibi peşimizden gelen çocukluk, babalar ve işleri, dedeler ve sesleri, dönme dolaplar ve düşleri, bayramlar ve etleri, topraklar ve gökleriyle. "Gökyüzünden Gelen Top"u, "Küvet"i, "Fefulya"yı özellikle dikkate değer buldum mesela. Duvarlar inşa ediyor ve ötekiyle kendimizi ayırıyoruz ya. M. Özgür Mutlu, dünyanın ötekilerini toplumun gözüyle görmemiş, konumlandırmamış; öyküleri de bizzat onların dilleriyle ve kalpleriyle yaratmış. "Gökyüzünden Gelen Top" mesela, yazmak isteyeceğim türden bir öyküydü, itiraf edeyim. Kapıcının kızı Gül'ün topu tutup arkadaşlarını oyuna sokmak istemesi mesela, ne kadar hoş bir direniş. Çocukların oyun oynarken ilk Ceylan'ı vurması; öyküdeki ifadeyle, "hem küçük ve zayıf hem de Suriyeli diye"; Cem'in babasızlığı, Gönül'ün saflığı, Gül'ün direnişi. Hiçbir sınırın çizilmediği, hiçbir dilin ve dünyanın ayrılmadığı bir mekân çocukluk. "Küvet" öyküsü hakeza, sınırın ötesine bombalar düşerken anne ve oğlun geçirdiği gece; çocuğun plastik askerlerle oynaması, korkması, "Sınırdan geçmez mi bombalar?" diye sorması; başıyla sonuyla, ritmiyle hikâyesiyle gerçekten etkileyici. "Fefulya" öyküsünde mesela, Fefulya'nın yaşam hikâyesinin yanı sıra, "Nasıl Denizkızı oldum?" bölümü, özellikle dikkat çekici. Yaşadıklarından sonra bedenine pulların eklenmesi, sonra pullarının artıp vücuduna yayılması. Bilmiyorum, bilemiyorum, ne desem eksik kalacak. Karakter inşası meselesinden bahsedecektin ya. Sen düşünüp yazarken dönüp tekrar bir okuyacağım şimdi "Fefulya" öyküsünü. O derece.

Mustafa: "Gar Aile Çay Bahçesi" adlı öykü var bir de. Övecek pek öykü bırakmadın bana, ben de onu öveyim. İçinde Lucescu'nun da geçtiği çok iyi bir pasaj var o öyküde. Diyaloglar harika yazılmış. Öykünün daracık sahasında karakter nasıl derinleştirilebilir, işte böyle. Bazen tek bir sözle bile başarılabilir bu. Özellikle şakanın anlatıldığı bölümü okurken gerçekten çok keyif aldım. Diyaloglar yaşıyor. Hatta ben bizzat o bölümün benzerlerini defalarca yaşadım. Gerçi bir olay yaşandı diye öyküde sahici duracak diye bir şey yok. Ama konumuz bu değil tabii. Belli ki yazar iyi bir gözlemci. Bu son tespitlerden öyle anlaşılıyor. Gözlem de en temel yazarlık becerilerinden biridir aslında ama günümüz edebiyat ortamında ortalamanın üstünde bir gözlem yeteneği bile dikkat çekebiliyor. Dönme Dolap Düşleri'nin yazarı bu açıdan oldukça başarılı. En sona "bence" diye de ekleyeyim. Biliyorsun, arada bu kelimeyi de kullanmak gerekiyor.

Gülşen: Veda etmek istemiyorum açıkçası, konuşmadığımız öyküler var, daha çok konuşamadığımız öyküler var. Bize ayrılan sürenin sonuna geldiğimizi bilmesek daha da konuşurduk, diyeceğim ama yazıyı yedi gün önce göndermemiz gerekiyordu. Betül'e, sabrı için teşekkür edelim bence. Sana da teşekkür ederim elbette. Yine konuşalım ama olur mu, okur olarak olduğu kadar yazar olarak da diliyle, hikâyesiyle, ritmiyle, karakterleriyle, dünyaya baktığı yerle etkiledi ve epey iyi geldi bana. Olmadı, Kaya Çay Ocağı'nda uzun uzun konuşuruz eş dostla, bu kitap burada bitmez cidden. Okurda da karşılık bulacağına eminim, diyerek sözlerime son vereyim. Bir sonraki Çapraz Okumalar'da görüşmek üzere Mustafa.

Mustafa: Yarım kaldı hissi oluyor hep keyifli işlerde. Ama yapacak bir şey yok. İyi bir kitabı konuştuk bugün. Bir gün biri çıkacak ve "Hem edebiyat ortamını eleştiriyor hem de Çapraz Okumalar'da okuduğunuz her kitabı övüyorsunuz." diyecek diye korkuyorum açıkçası. Ama bu konuda da yapacak bir şey yok, nasip. Ben de çok teşekkür ediyorum Gülşen. Görüşmek üzere.

Gülşen: Mustafa... "Kasap" öyküsü neydi öyle ya...

Mustafa: Kapattık.