Deha:

BURCU BAYER
Abone Ol

Doğayla aklın çatışması, aydınlanma sonrası dünyanın ve edebiyatta klasisizmin karşısına romantizmin yeni icatlarını çıkarmıştı. Alman romantiklerinin Sturm und Drag adını verdikleri akımda aklın faziletleri, ölçü ve dengenin karşısına doğanın liriği, kalbin sezgileri ve yaratıcı dehanın özgün üretimleri konuluyordu. Aynı zamanda bu yeni “deha” sanatçı anlayışı sayesinde sanat uğraşlardan bir uğraş olmaktan çıkıyor, onu seçkinlerin katına çıkarıyordu.

Sanatta ve edebiyatta deha kavramını epey gerilere götürmek mümkün gözükse de, şüphesiz dehayı ve dahi sanatçı tipini başımıza musallat eden, sanatın biz ölümlülerden farklı, doğuştan gelen bir yetenekle donatılmış, ilhamla dolu seçilmiş beyefendilerin harcı olduğu fikriyle bizi dolduruşa getiren 18. yüzyılın entelektüel atmosferiydi. 1774’te Goethe,Genç Werther’in Acıları’nı yazdığında yalnız Almanya değil, tüm Avrupa “Hepimiz Werther’iz” diye bağırıyordu. Malumunuz Werther, tutkuların ve kalbin geleneklerle anlaşmazlığını ya da doğa ile aklın çatışmasını işleyen, modern anlamda ilk kez varoluş sancısı çeken, toplumla uzlaşamayan, yaban bir karakteri ve yeni bir sanatçı tipini edebiyat dünyasıyla tanıştırıyordu. Bugün halen etrafımızda Werther’lerin olmasına şaşırmayalım, kalple aklın çatışmasını suhulete kavuşturmak kolay iş değil.

Doğayla aklın çatışması, aydınlanma sonrası dünyanın ve edebiyatta klasisizmin karşısına romantizmin yeni icatlarını çıkarmıştı. Alman romantiklerinin Sturm und Drag adını verdikleri akımda aklın faziletleri, ölçü ve dengenin karşısına doğanın liriği, kalbin sezgileri ve yaratıcı dehanın özgün üretimleri konuluyordu. İşte bu çatışmadan doğan deha çağında, sanatçı denmeye layık kimesneler doğuştan bir seziş ve ifade gücüne sahip, mekanikleşmiş dünyaya rağmen rasyoneliteyi aşabilen, meleklerin katına ulaşabilen, perdeleri yırtıp İsis’in peçesini indirebilen pek fevkalade, ilhamla dolup taşan insanlardı.

Bu yeni sanatçı tipinin Antik ve Ortaçağlar’ın zanaatle uğraşan, yeteneğini sivriltmeye çalışan, pratik yapan, ürettiği eserin bir araç olduğunun, bir işlevi olduğunun bilincinde olan sanatçıdan kesin hatlarla ayrıştığı aşikar. Aynı zamanda bu yeni “deha” sanatçı anlayışı sayesinde sanat uğraşlardan bir uğraş olmaktan çıkıyor, onu seçkinlerin katına çıkarıyordu. Bu seçkin sanatçının da kaprisleri olması, toplumla uyuşamaması, anlaşılamaması, ilham krizleri yaşaması, sanat eserini üretim sürecini açıklayamaması, melankoliyi, rüyayı, hayali, sembolleri baş tacı etmesi normal karşılanmalıydı. Nitekim öyle de oldu.

Deha olan sanatçının artık en önemli niteliği, yaratıcı muhayyilesiydi. Yeteneğin ve zanaatın karşısına artık yaratıcılık ve sanat koyuluyordu. Bu konuda Kant’ın katkılarından da bahsetmek gerek. Yargıgücünün Eleştirisi adlı meşhur eserinde sanatı zanaattan ayıranın yaratıcı deha olduğunu savunuyordu. Sanat yapıtı da dahi sanatçının bir defalık üretimi olan özgün, tekrarlanamaz bir eser olarak arz-ı endam ediyordu. Şimdiye değin mimetik bir etkinlik olan sanat üretimi artık taklitte değil, deha olan sanatçının özgün, yaratıcı üretiminde görülüyordu. Bu yeni sanatçı tipi ve sanat anlayışının halen yürürlükte olduğunu söylemek de mümkün.

Nitekim sanatçının bir tür seçilmiş kişi olduğuna inanmak mensubu olduğumuz kültür ve medeniyetin kodları icabınca bize yakın geliyor. En basitinden halen şairin ilahi ilhamla eserlerini ürettiğini, sanatçının delilik ile dahilik arasında salınıp durduğuna dair inançlar beslemeye devam ediyoruz. Modern öncesi Doğu dünyasında da şair kendinin de açıklayamadığı süreçler ile şiirini söylüyor, ilhama mazhar oluyor, biraz korkulup el üstünde tutuluyordu. Benzer şekilde tasavvuf edebiyatı, öncesinde şiirle hiçbir işi olmayan dervişlerin rüyalarında dolu içtikten sonra şiir söylemeye başlamalarını anlatan menkıbelerle doludur. Özellikle halvete giren dervişlerin manevi arınmalarının ardından söyledikleri şiirler için müstakil divanlar olduğu gibi, bu tarz bir ilham altında, normalde söylenmeyecek sözlerin de içerildiği kimi zaman muğlak ifadelerle dolu bir şatahat geleneğimizin olduğu da ortada. O nedenle, sanatın bir deha, ilham ve yaratıcılık mesleği olduğunu düşünmek bize uzak gelmiyor. Romantikler bu dehayı bireyin kendisine bağlıyordu, bizse ilhamın Hak Teala tarafından verildiğine inanıyoruz. Kim neye inanırsa inansın, zihni bizimkinden farklı işleyen birilerinin olduğu ve onların sanatla iştigal ettikleri bariz.

  • Dahi Sanatçılar için Kılavuz
  • 1. Phidros ya da Güzellik Üzerine - Platon
  • Dünya üzerinde ne var ki söylenmemiş olsun. Sanatçının ilhamla, onların genius dediği cinlerle ve delilikle ilişkisini, te milattan önce beşinci yüzyılda tartışılıyor olduğunu görünce şaşırmamak gerek. Bu Platonik diyalogda da Sokrates ve Phidros aşk, sevgi, güzellik, delilik ve retorik üzerine konuşuyorlar. Diyonisosçu esrimeye karşı Apollonca aklın yılmaz savunucusu olan Sokrates’i bu kez deliliğe ve aşka övgüler düzerken görmek ise paha biçilemez. Bu metni önemli yapan diğer bir unsur ise Platon’un yazı ve konuşmaya dair fikirlerini görmüş olmak. Hatta Derrida’nın buradan yola çıkarak yaptığı yapısöküm ise başka bir listenin konusu.
  • 2. Deha - Giampieto Moretti
  • Bu kitap da bir terim ve bir kavram olarak dehanın evrimini izleyerek özellikle 1700’lü ve 1800’lü yılları arka plan olarak esas alıp antik dünyadan beri deha kavramının ve dahi sanatçının varlık koşullarıyla ilgili aydınlatıcı bir çerçeve sunuyor. Croce, Heidegger, Panofsky, Kant, Lombroso ve Jung gibi isimlerin yanı sıra, romantiklerden idealistlere kadar birçok farklı akımın soruna bakışını da eleştirel ve çözümleyici bir dikkat ve analiz gücüyle gözler önüne seriyor Moretti. Bol dipnotlu kitaplar gözünüzü korkutmuyorsa, bir dönüm noktası olarak Kant’ın dehası ile Croce’nin dehanın bilinçdışı yönünün yüceltilmesine karşı çıkışının heyecanlı macerasına davetlisiniz, aman kaçırmayın!
  • 3. Sanat ve Edebiyatta Eleştiri - Walter Benjamin
  • Walter Benjamin’in doktora tezi olan “Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı” Romantikleri ve onların sanat anlayışlarını kritik eden elimizdeki önemli eserlerden biridir. Romantizmle birlikte artık sanat eserinin bizzat kendisinin ve bizzat kendisi için ele alınabileceği fikri sayesinde müstakil bir disiplin olarak sanat eleştirisi doğabilmişti. Walter Benjamin de hem sanat tarihini bu aşamaya getiren gelişmeleri hem Romantiklerin sahneye girişiyle yaşanan zihinsel dönüşümü hem de bu dönüşümle birlikte Romantiklerin sanatı, deha olan sanatçıyı, yaratıcılığı, muhayyileyi nasıl ele aldıklarını inceliyor. Kitabın tek handikabı, genellikle Almanca’dan yapılan çevirilerde karşılaştığımız üzere, gramer yapısı nedeniyle zor okunması ve metnin hantal olması. Emek istiyor, ama çok verimli.
  • 4. İsyan ve Melankoli - Michael Löwy ve Robert Sayre
  • Romantizm ve modernite üzerine daha geniş bir okuma yapmayı kim istemez ki? Aydınlanmanın karşısında bir romantizm ve yine aydınlanmayla el ele vererek moderniteyi kuran bir romantizm okuması bir zihin tarihi olduğu kadar, edebiyat tarihine, akımlara ve trendlere dair de bilgi ve kavrayışımızı geliştiriyor. Bu konuda yazılmış epeyce eser var. Son yıllarda Türkçe’de de siyasi bir akım ve hayat tarzı olarak romantizm üzerine yazılıp çizildi. Ancak bu eser derli toplu olması, meseleyi ele alış tarzı ve yürüttüğü tartışma ile bu alandaki en iyi çevirilerden biri olma özelliğini taşıyor. Eh, soranlara biz romantizmin kitabını okuduk demek de var.
  • 5. Alman Romantizmi ve Dehanın Yalnızlığı - Fergana Kocadoğru
  • Bir önceki kitap hem uzunmuş hem de okunması pek meşakkatliymiş, bana daha hafif ve sanatla daha ilişkili bir şeyler ver, derseniz, elimizde tam da yalnız deha meselesine ayrılmış bir eser mevcut. Daha ziyade görsel sanatlar üzerinden bir inceleme yürütülmüş olsa da, yeni bir sanatçı tipi olarak dehanın nasıl bir portre çizdiğini, nelere dertlenip nelere kederlendiğini, kendini nasıl ifade ettiğini, doğada, yalnızlıkta, kışta, uzaklara bakmakta nasıl lezzetler bulduğunu meşhur ressam Caspar David Friedrich üzerinden serimliyor. Sorarım size, “Dağlara bakmak kime bakmaktır?”