Dijital Evrende Sanatçının Kimlik Kargaşası

ALİ OKTAY ÖZBAYRAK
Abone Ol

Artık ne dergilerdeki eleştiri köşeleri ne de gazetelerdeki kitap ekleri önemli. Twitter’da çetelenmiş edebiyatseverlerin yeni çıkan kitapları övmeye ya da yermeye başlamasının yeterli olduğu, akışlar içinde suni edebiyat gündemlerinin yaratıldığı, yazarın hayatının, ne yiyip ne içtiğinin yazdığı eserinin önünde olduğu ve birilerinin hiçbir zaman memnun olmadığı bu yeni dünyadan en çok nasibini alan sanat edebiyat olsa gerek.

“söyleyecek sözüm vardı, yüz kırk karaktere sığmadı, dosya yazdım.”

Hayat büyük bir döngüde iken insan; artık saniyelik akışlarda var olmaya, kendini göstermeye çalışan bir varlık olarak karşımıza çıkıyor. Durup beklemenin, oturup düşünmenin ve yaratıp sonsuzluğa ulaşmaya çalışmanın yerini daima online olmak, düşünmeden aklına geleni yazmak ve paylaşım yaptığın sürece unutulmamak algısı ele geçirdi.

Ekranda paylaşımların anlık aktığı, yeni toplumsal hareketlerin örgütlenip insanları harekete geçmeye yönelttiği, gerçekliğin değerini kaybederek simülatif olanın öne çıkarıldığı dijital evrende; hayata dokunmanın sonsuz hazzı, insanı anlamanın, kelimelerin büyüsünün bir çığ gibi büyüdüğü görünse de aslında bir kar tanesi gibi hemen eridiğinin hâlâ farkına varılamadı. Dijital platformlar insanın hayatında nefes almak kadar önemli noktada olduğu sürece de bu şölen devam edecek sanırım. Ama bu şölen, sonu kanlı bitecek bir gösteri.

Dijital çağda kurulmuş bu şölenler kalabalık bir güruhu ağırlasa da aslında herkes yalnız. Birbirini hiç tanımadan, birbirine dokunmaya çalışan ve sahte kimlikleriyle bu şölene katıldıklarını bildikleri halde en ufak hareketlerle birbirlerine karşı yargı kılıçlarını çeken güruhlar halinde bizi de içine alarak çığ gibi ilerliyor. Yatağı belli olmayan bir akış bu.

Üstelik bu akışın, her an değişen zeminin üstünde; insan bir cemiyet kurmanın peşinde gidiyor. Önce bireyselleşmeye itilip yalnızlaştırılan insan; yeni bir topluluk arayışını bu akışta arasa da bu insanın varoluş kavgasında en büyük imtihanı. Çünkü ait olmadığı, olamadığı, tutunamadığı akışlarda bir toplumu oluşturmaya çalışıyorsa burası bir “Gözetim Toplumu”dur. Bu toplumda insanın değil beğenilerin, daima günceli korumaların, sansasyonel! ilişkilerin, yok olan mahremiyetin, sır olanın ortaya çıkmasının, cinselliğin ve teşhirin değeri var.

Görmek ve göstermek üzerinden kurulan bu yeni dünyada mahrem olanın kamu alanına serilerek herkesin, her şeyden haberdar olma durumu mevcut. Aslında özgürlüğü konuşurken, her yapılanın ve söylenenin birileri tarafından izlenildiği, kontrol edip yönlendirildiği büyük bir hapishane. Ve en kötüsü kimse bu hapishanenin içinde olduğunun farkında değil.. Vehbi Bayhan’ın ifadesiyle göz faşizmi. Sanal uzamda bile bireylerin yaptıkları her şeyden haberdar olanların, teşhirciliğe ve gözetlerken dâhi gözetlenmenin ve röntgenciliğin hazzını duyan yeni insan modeli. Ve bu insanlarla dolu dijital toplum. Üstelik tüm bu akış, içindekilerin de farkında olup bu dönüşümü kabullenmesiyle günden güne narsist kişiliklerin arttığı ve öne çıktığı, magandalığın prim yaptığı, takipçisi çok olanın neyi savunursa savunsun değerli kılındığı bu sosyal toplum! Hayatımızın her noktasına temas ettiği gibi edebiyatımıza da pranga geçirmiş durumda.

Dijital çağda toplum; coğrafya, iletişim ve kültürün kavşak noktasında durur, diyor Zülküf Kara. Bu toplumda geleneksel toplum anlayışından farkını açığa çıkarmak hayati önem taşımaktadır. Mahremiyeti ortadan kaldıran, toplumun ve yer aldığı kültürün sınırlarının ötesine geçen fotoğraf paylaşım hesaplarının bir can damarı da şüphesiz mavi kuşta atıyor. Güçlü görünen ama birbirine pamuk ipliğiyle bağlı ilişkilerle örülü bu toplum ağı, ötekiler yaratarak dil faşizmi uyguluyor. Narsist kişilikleri günden güne ön plana itmesi ve bu kişiliklerin birbiri ile irtibat kurup çeteleşmeye başlaması; daima öteki’nin yaratılmasına sebep oluyor. Dil ötekileştiriyor, kültür başkalaşıyor. Beğen ve favla tuşlarının iktidara dönüştüğü bu dijital dünyada beğenmemek bir kültür olarak yayılmaya başlıyor. Yapılan hiçbir işten memnun olmama, daima kusur bulma ve eleştirinin olmadığını söyleme bir çığ gibi dijital mekâna yığılıyor. Herkes eleştiri yaparken, nitelikli eleştirinin olmadığından şikâyet ediyor. Tıpkı ahlakçılık yaparken ahlakın; kültür bekçiliği oynarken bir kültürün kalmadığı gibi… Coğrafyanın, iletişimin ve kültürün bu kavşak noktasında duran gözetim toplumu, başıbozuk bir halde gitgide kendini bir şey sanmakta, kiniyle taraf toplayıp çeteleşme sağlamakta. Bu dijital mekân teşhirin, röntgenciliğin olduğu kadar kinin ve olumsuz yargıların mekânı.

Eskinin Baylan’ı Şimdinin Twitter’ı

Baylan, Küllük, Nisuaz Pastanesi, İstanbul Kıraathanesi… Bir zamanların edebiyat tartışmaları ve dostlukları ile bilinen mekânları. Sert tartışmalar da yeni yazarların eğitimi de buralarda yaşanmış. Şimdi ise değişen çağla beraber buraların yerini Mavi Kuş kıraathanesi almış durumda. Sanat ve edebiyatla uğraşan camianın her an birbirinin her hareketini takip ettiği, hızla değişen gündeme anlık aforizmalar ve birkaç saat herkesi oyalayacak kavgalar bıraktığı, çirkefliğin ve narsistliğin prim yaparken bir taraftan da linç kültürünün geliştiği, favorilerin hunharca havada uçuştuğu, hiçbir şeyi beğenmeyen, hiçbir şeyden memnun olmayan sözde aydınların twitleri… Artık ne dergilerdeki eleştiri köşeleri ne de gazetelerdeki kitap ekleri önemli. Twitter’da çetelenmiş edebiyatseverlerin yeni çıkan kitapları övmeye ya da yermeye başlamasının yeterli olduğu, akışlar içinde suni edebiyat gündemlerinin yaratıldığı, yazarın hayatının, ne yiyip ne içtiğinin yazdığı eserinin önünde olduğu ve birilerinin hiçbir zaman memnun olmadığı bu yeni dünyadan en çok nasibini alan sanat edebiyat olsa gerek.

Herkesin birbirinin dostu göründüğü, kitabı çıkan yazarların okurla anında etkileşime girdiği bu zamanda yazarın mahremiyeti de ortadan kalkıyor. Kimin kiminle dost, kimin kiminle düşman olduğu etkileşimlerden! belli durumda. Bundan dolayı kimin kimi övdüğünün de nedeni okurun gözleri önünde. Zaten temeli olmayan eleştiri dünyamız, bundan dolayı da iyice değerini yitiriyor. Bu mahremiyet örtüsü ortadan kalktıkça, gizin büyüsü bozuluyor ve edebiyat okurun, yazarın, emek verenin, sırf daha çok rt alıyor diye roman okuyanın yani herkesin ahkâm kesebildiği, kimsenin kimseyi beğenmediği bir sanat dalı olarak yanlış dallarından budanmaya devam ediyor. Okur, sanatçıyı her yönüyle karşısında bulurken kişiliği ile beraber, ortaya koyduğu eseri de değersiz kılmaya başlıyor.

Herkesin nitelikten şikâyetçi olduğu bir çağda yüz kırk karaktere sığmayan nitelik sorusunun cevabı karşılığını bulmuyor. İki kişi bir araya gelse çıkan eserler hakkında bin bir olumsuzluktan söz ederken bu sanal toplumda herkes herkesle dostmuş gibi görünüyor. Bir tarafta hiçbir şeyi beğenmeyenlere karşı diğer tarafta sürekli birbirlerini pohpohlayanlar ötekiler olarak mekânın diğer köşesinde sözde herkesin gördüğü tartışmalar yapıyorlar. Elbette ki bu tartışmalar da kalıcılık ve evrenselliğin değil; gündemin, akışta var olmanın ve güncelin sorunsalı. Bu yüzden tartışmaların seyir yönleri en ufak dalgalanmalarla her an değişebiliyor.

Tüm bunların ortasında gelmek istediğim asıl nokta ise algı yönetimi. Sözde kitleleri peşinde sürükleyen hesapların, fenomenlerin, otorite kabul edilen edebiyat insanlarımızın attıkları twitler bir anda bir kitaba defalarca baskı yaptırabileceği gibi çok iyi bir kitaba olumsuz bir bakışla çamur atıp, değersiz kılabiliyor. Kimin hangi kitaba, ne ölçüt kullanarak eleştiri getirdiği bilinmese de hangi hesabın kitap hakkındaki bir yorumu ile o kitabın akıbetinin ne olacağı az çok kestirilebiliyor. Bu kadar hızlı geçen akışta edebiyat âleminin bu derece güçlü bir figür olarak çıkması bir yandan mutluluk verici. Lâkin yazarların mahremiyetinin, gizinin ortadan kalkması herkesin zaten iyi kötü yüz kırk karakter yazdığı bir devirde yazarlığa niyetlenmekle kalkmayıp hamken kendini otorite yerine koymasını beraberinde getiriyor. Üslupsuzluk, edepsizlik, magandalık, teşhir prim yapmaya devam ediyor. Kavgadan, gürültüden zevk alan gözetim toplumu hem bunları yargılıyor hem de daha çok rt yaparak yayılmasını sağlıyor. Kitle kültürü ile hareket eden dijital toplum; dijital edebiyata bir selam çakarak hayal edilemeyecek boyutlarda ağlar kurarken, edebi eserin ölümsüzlüğüne gölge düşürüyor. Çünkü çağ artık hızla üretilen, hızla tüketilen ve atılan milyonlarca sözden ibaret. Herkesin korkunç bir hızla büyütmeye devam ettiği cümleler mezarlığı.

Castells, ortaya çıkan üç kimlikten söz eder. Bunu edebiyat dünyamız açısından biraz değiştirmemiz mümkün. Herhangi bir grubun toplumda egemen kurumlar ve aktörler karşısında egemenliğini genişletmek için inşa ettikleri kimlik türü olan Meşru kimlik; edebiyat camiası açısından bakacak olursak büyük dergilerin ve rüştünü ispat etmiş yazarlar olarak karşımıza çıkacaktır. Direniş kimliği ise, öteki olarak görülüp dergilerde ve edebiyat camialarında kendilerine kapı aralanmamış, bir şekilde görmezden gelinmiş, şans verilmemiş kişilerin twitter ve diğer sosyal medya araçları sayesinde haykırışlarını duyurmaya çalıştığı kimlik olarak karşımıza çıkar. Meşru kimlikte, birbiri ne yaptıysa beğenip, destekleyip, öne çıkarma söz konusuyken; direniş kimliğinde beğenmeme, kabul etmeme, her şeye burun kıvırma esas göstergelerdir. Üçüncü ve son kimlik ise Proje kimliği olarak karşımıza çıkmaktadır ki bu çağı okuyup, akışa yön vermeyi isteyen kişilere örnek gösterilebilir. Bu üç kimlik de varoluş savaşı olarak okunurken, dijital evrende beğeniler üstünden güç kazanmaya çalışır ve mekânda söz sahibi olmayı amaçlar.

Eskinin Baylan’ında ustaların belli bir kimliği oturmuştur ve edebiyat nehrine buna göre yön vermeye çalışılırdı, bu dijital mekânda ise yeniyetmeler dahi bir kimliğe büründüğünü sanarak takipçi tufanı koparabilmektedir. Üstelik bu tufan; tüketim çağında, piyasanın seyrini değiştirmektedir. Eskinin Baylan’ı kişiyi edebiyat dünyasına sokarken, bu dijital mekân kişiyi piyasaya sokmaktadır*. Belki de tartışılması gereken bir diğer mesele de edebiyat dünyasının kalıp kalmadığıdır. Zira en büyük yazarların hayatları hakkında en emin olunan bilgi bile bu dijital evrende bir eğlenceye dönüşebilmekte ya da sırf eğlencesine ortaya atılan bir yalan, söyleme dönüşüp bir hakikatmiş gibi kitleler arasında yayılabilmektedir.

Hakikat ile hiper- gerçekliğin, simülasyon olanla gerçek hayatın birbirine tamamen karıştığı dijital dünyada, zamanın hızla dönüşmesi, akmasıyla tamamen edebiyatı da dönüştürmeye başlamıştır. Gerçek hayat ile sanal evrenin bulanıklaşması, yalnızca tek dünya yerine olası çoklu dünya algısı oluşturulması ve sosyal medyada bireyin tamamen buna maruz bırakılması kişilerin bu evrene hapsolmasına yol açmıştır. Gerçeğin, hiper gerçeğe kurban edilmesi sanatçı tavrının da buna göre şekillenmesine neden olmuş, herkesin her şeyi bilir gibi göründüğü ama sağlam bir zeminde eleştiri ortaya koyamadığı, buna rağmen kitleleri yönlendirebildiği bir zemine ortam hazırlamıştır.

Sanal ortamda bireylerin yönlendirildiğini sezen edebiyatın asli unsurlarından olan yayınevlerinin de bu zemini kanıksamasıyla, algı yönetimini ve reklamı, edebiyatın merkezine dâhil etmesiyle ortaya çıkan eserlerin niteliğinden çok PR’ları konuşulmaya başlanmıştır. Kitapların içeriğinden ziyade; kapak çalışmaları, arka yazıları ve yüz kırk karaktere sığacak aforizmaları bir proje halinde sunulmuştur. Sınırsız seçme imkânları ve alternatifler sunulan okur, kendi iradesi ile iradesizleşmeye zorlanırken; popüler kültürün günden güne her şeyi ele geçirmesiyle okuru da tüketicilere dönüştürmüştür.

Anlamı yok edemeyen ama silen, oluşturulan kurgularla kitleleri baştan çıkaran, kendi hegemonyasını kuran bu yeni dünya; edebiyat insanlarını da bir anda popüler yapacağı gibi mahremiyetinin yeni kültüre ters düşmesi anında tüm itibarlarını silebilmekte ve linçe kurban edebilmektedir. Yani yazarın ve yazının tamamen iç içe geçtiği, sanatçının tüm yaşamının meydanda olması hasebiyle sunulan kitapların bağımsız değerlendirilemediği bir çağda “sanatçı tavrı” daha çok gündeme gelse de akış o kadar hızlıdır ki neye, ne şekilde tavır konacağı bu dijital mekânda bilenemediğinden kimlik bunalımı ve kimlik kargaşası ile boğuşan aydın kesimler yaratmıştır.

Yani duruşlarının tüm heybetiyle mekânlarla özdeşleştiği ne Küllük vardır ne de Baylan.

Şimdinin twitter’ında sanatçı duruşu günceli yakalayacak, daha çok RT ve fav alacak hareketlerden ibarettir.

Taraf olmak: Muallim Naci mi Namık Kemal mi?

Genel manada olumsuz bir atmosferden söz etmiş olsak da bu dönüşümü artık yaşadık ve bunun geri dönüşünün olmayacağı yüzümüze tokat gibi çarpan bir gerçek.

Tanzimat çoktan gelmiş, hâlâ eskiyi arayan, özleyen Muallim Naciler mevcut. Belki bu kimlik kargaşasında bunu en çok yaşayan kişilerden birisi de benim. Ama şunu kabul etmek gerekir ki çağ değişti ve tüm yeni düzen bunun üstüne kuruldu. Dijital bir dünyada, yeni yaratılan bu mekânda kutu gibi evlerimizden dünyaya tüm hızımızla açılmaya devam edeceğiz. Çağın değişimine ayak uydurabilenlerimiz yarınlar diye bir şey varsa, hüküm sürmeye devam edecek. Bu hız çağında hükmün geçerliliğinin ne olacağı hakkında şüphelerimiz olsa da en azından tüketilmeye, çok satılmaya, baskı üstüne baskı yapmaya devam edecekler. Sanatçı duruşu artık bir RT ile fav arasında sıkışmış vaziyette. Umarım bir yerlerde hal ehli, gönül ehli ve dil ehli kalmıştır.*1

  • * Bu yazıda Sosyoloji Divanı dergisinin Ocak-Haziran 2017 Dijital Sosyoloji sayısından yüksek oranda faydalanılmıştır. Özellikle Zülküf Kara’nın Dijital Sosyoloji ve Vehbi Bayhan’ın İnternet, Sosyal Medya ve Narsisizm makaleleri son derece önemlidir.