Doğu kapısı açılınca

ALİ YAĞAN
Abone Ol

Macit'in berber koltuğuna ne zaman otursam Macit çeker perdeyi, kapıyı kilitler, kimseyi almaz içeri. Tıraşı da uzattıkça uzatır. Anlattığım üsluba yabancıdır ancak dediğine göre ilginç buluyormuş cümlelerimi. Bir boşlukta gibi hissedermiş kendisini ben konuşurken. Daha koltuğa oturur oturmaz, anlatsana Ali abi, dedi.

  • Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
  • Her şey naylondandı o kadar
  • Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
  • Ama geyikli geceyi bulmadan önce
  • Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.
  • Turgut Uyar

Hayır! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yoktu Macit'in berber dükkânından başka. Biliyor musun Macit; ölmeliydim. Daha iyi anımsanmak, hep aynı kalmak için. Çözülmemek, yok olmamak için. Toprak yanımın unutulmaması için. Sözlerim sana da karışık geliyor mu Macit. Başkaları öyle diyor bana. Senden başka herkes işte. Yabancı biri gibi bakıyorlar yüzüme; hoş yarı yabancıyım anne tarafından ya neyse. Üstelik kızıl saçlı yüzü çilli bir adam Adana'da her daim yabancıdır. Macit'in berber koltuğuna ne zaman otursam Macit çeker perdeyi, kapıyı kilitler, kimseyi almaz içeri. Tıraşı da uzattıkça uzatır. Anlattığım üsluba yabancıdır ancak dediğine göre ilginç buluyormuş cümlelerimi. Bir boşlukta gibi hissedermiş kendisini ben konuşurken. Daha koltuğa oturur oturmaz, anlatsana Ali abi, dedi. Ne anlatmamı bekliyorsun Macit, yap tıraşını gidelim zaten yorgunum bu akşam desem de Macit elinde tuttuğu makası şıngırdatırken parlayan gözleriyle ağanın eli tutulmaz başla bir yerden abi anlatmaya, dedi.

Macit'in berber koltuğuna ne zaman otursam Macit çeker perdeyi, kapıyı kilitler, kimseyi almaz içeri.

Anlattıklarım büyü gibi geliyor galiba ona, bir haz peşinde olduğu kesin. Bak Macit bu sefer hikâye değil kendi yaşamımı anlatacağım sana. Bunlar tamamen gerçek. Benim gerçeğim. Sen tıraşa devam et ben de bir yerden başlarım. Macit için ben elinde bağlaması dudağında iğnesi diyar diyar gezen bir aşığım. Biliyor musun Ali abi, seni dinlerken dedemi dinler gibi oluyorum. Benim dedem yani Âşık Hasan upuzun şiirler okurdu bize. Dedikleri bazen anlamsız gelse de öyle tren gibi ardı ardına koyduğu sözler bizi bir yolculuğa çıkarmaya yeterdi. Macit'in bu yönünü bilmiyordum. Uzun boylu, boynu öne doğru eğik, saçlarının önü dökülmüş, her daim gülen yüzüyle yirmilerindeki bu genç adam hikâye dinlemeye o günlerden meyilliymiş demek ki. Üç yıl önce yağmurlu bir Adana sabahı geldim ona tıraş olmaya. O günden beri de ona gelirim. Zanaatı iyi olduğundan değil. Bu dünyada beni istekle dinleyen tek kişi olduğundan. Bazen sadece anlatmaya geldiğim de olur. O gün dilim neden şiştiyse onu anlatırım. Macit için ne anlattığımın pek önemi yoktur.

  • O anlatının kendisini sever. Onun yanında iki üç saatliğine de olsa kendimi yer çekimsiz bir ortamda bulurum. Dinle Macit bugün sana neden sıkışıp kaldığımı, neden gitmeyi beceremediğimi, korkularımı, ölmek isteyip isteyip neden bir türlü beceremediğimi, ölümün neden benim için diriliş demek olduğunu, üzerimdeki memur takımını niye hiç çıkarmadığımı anlatayım. Ama biliyorsun ki kendi üslubumca. Beni bilirsin Macit her şeyi dümdüz bir çizgide anlatamam. Bana göre anlatmanın da bir adabı var. Yollar çatallanacak illa. Sonra abi ben anlamadım deme. Şimdiye kadar demedin ama olsun. Ben önlemimi alırım. Lafı dolaştırmayı severim ben. Hazır mısın bu Adana sıcağında uzun ve karışık hikâyemi dinlemeye. Başlıyor; sen de şıkırdat hadi makasını. Macit'in berber dükkânı bir temmuz akşamı Macit'in makası ve benim sözlerimle parıldadı. Duvarlardaki yakışıklı oğlanlar ve dekolte giyimli kızlar, aynalar, geçen Ramazan'dan kalan imsakiye, klimanın motor gürültüsü, insanı güzelleştiğine inandıran kozmetik ürünler, yaz kış yerinde duran odun sobası, pencerenin öteki tarafındaki çile çektiren Adana sıcağı pür dikkat dinlemeye başladılar.

Macit neden kaçıp sığınacak yer yoktu abi; çıkamaz mıydın bunca sıkıntının içinden, diye sordu. Çıkabilirdim bu hayatın içinden. Hem de yırtarak kendi bedenimi. Öyle olabileceğini düşünmüştüm. Böylece derimin altındaki bana ulaşabilecektim. Kıyam ancak ölümümle mümkün olacaktı. Saçmalamıyorum. Böyle düşündüm. Bir gece yarısı. Gerçek olan derimin altındadır, dedim. Bir hayal perdesini çekip attım üzerimden. Kanattım kendimi. Gördüm gerçeği. Gerçek; et, kemik ve kandı. Kabul ettim. Et, kemik ve kan vardı fakat acı yoktu. Çok acıyacağımı düşünmüştüm. Mach III bıçağını kırıp derime bastırmadan evvel kapattım gözlerimi.

Beklediğim gibi olmadı. Acımadım. Sadece kanadım. Oluk gibi kan fışkırdı derimin altından. Damarlarımdan. Geyikli gece geldi aklıma; daha da bastırdım jileti. Kemiğe dayandı. Kemikten gelen sesi duydum.

Yine acımadım; sadece kanadım. Uzun uzun kanadım. Kendi kendime. Fakat gerçeğe de ulaştım. Gerçek; geyikli geceye varamayan ruhumdaki ıssızlıktı.

Peki, bütün bunları yapan Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi diye bir soru daha sordu. Ben oralı olmadım; aslında sorusunu da tam anlayamadım; anlatının ritmini bozmadan devam ettim. Yıkıp yeniden var ettiğimizi hikâye et. Bu cümleye ağdım ben. Kanım yıllarca bunun için aktı. Tenim bu yüzden kızıl. Ellerim bunun için el. Sırtımda sızlayan kamburum bu nedenden. Dilime dökülen mısralar ve kelimeler... Görmeyen gözümle başladım mırıldanmaya. Helak edilecek insanı hikâye etmenin sorumluluğu. Ağırdı. Ürktüm. Titredim. Ne yapacağımı bilmeden yürüdüm. Başlangıçtı; başlangıçsa her şey... Bütün gerçekliği yazmaya karar verdim. Cahilce. Dünyam helak edilecekti. Ancak gerçeğe dair ne bilirdim ki. Ona başvurdum. Uzun bir gecenin sonunda şöyle bir rüyaya uyandım. Bu dünyanın malzemesi yeterince gerçek olabilir (gerçeklik ne kadar gerçek olabilirse) ama bu malzeme kabul edilmiş bir bütünlük hâlinde bulunmaz: Bu kaostur ve bu kaosa yazar "haydi!" deyip dünyanın alazlanarak kaynaşmasını sağlar.

Beni bilirsin Macit her şeyi dümdüz bir çizgide anlatamam. Bana göre anlatmanın da bir adabı var.

Şimdi dünya, sadece görünen ve yüzeysel parçalarında değil, atomlarında yeniden birleşmiştir. Yazar bu dünyanın haritasını çıkaran ve içerdiği doğal nesneleri adlandıran ilk insandır. Şu meyveler yenir. Orda yolumun üstüne çıkan benekli yaratık evcilleştirilebilir. Şu ağaçların ortasındaki göle bundan sonra Opal Gölü denilecek, ya da daha sanatsal bir biçimde, Bulaşıksuyu Gölü. O pus, bir dağdır ve o dağ ele geçirilmeli. Bir adım geri attım. Kendi sesimden bir adım eksik yürüdüm bu güncede. Ne yapsam bir eksik olmalıydı. Mükemmel olan ne vardı. Dedim ki bir ses eksik büyümeliyim onun ardında. Karanlık günlerde başladım bu öyküyü yazmaya. Yıkık döküktü dünyanın sıvası, solmuştu badanası. Ben aldım elime kalemi. Yazdım. Ne düşündüysem. Bu ırmakta boğulmaya razıydım. Kadir kıymet bilene de bilmeyene de eyvallah deyip başladım yazmaya. Çalakalem. Çok terledim. Anlatmanın sıkıntısı bastı üzerime herhalde. Macit klimayı son sürat açıp bir bardak su verdi bana. Çok sıcak oluyor bu mevsimde Adana abi, dedi. Susarak cevapladım.

Araya girme demek istemedim ama o anladı hemen. Ne kadar çirkin bir el yazım var. Sinemaya girmeye karar vermiştim oysa. Hayır vermemiştim. Bir bira içip geyikli geceye vardığımı düşleyecektim. Biraz da fıstık yanında. Küçük insan eğlencesi. Bir fırt aldım biradan. Döndüm geyikli geceye. Ben yaşarken seni geyikli geceye göndermem demişti annem. Erken öldü. Yirmi yıl oldu. Yaşım otuz dört; ben hâlâ geyikli gecenin ardına düşemedim. Düşeni çok. Neyse ki yeniden kendimi öldürmeyi düşünüyorum; bu sefer işimi kırık bir Mach III bıçağına bırakmayacağım. Tek kurşun kalbime. Öldüğümde geyikli geceye gidemeyeceğim için Virginia'nın kemikleri sızlamayacak. Virginia. Annemin adı. İngiliz'di. Babamla bir zamanlar diye başlayan bir hikâyeleri olmuş. Kalmış buralarda. Sen buraya aitsin, senin için kaldım, der ve sırf buranın dilini rahat anlayayım diye benimle babamın diliyle konuşurdu.

Buna rağmen babamın diliyle konuşanlar beni anlamadı, ben de onları tabi. Babamı tanımadım hiç. Bir iki fotoğraftan da kendime bir baba çıkaramadım. Böylelerine ne derler bilirsiniz ama siz terbiyeli insanlar olduğunuz için bana kötü sözler söylemezsiniz. Söyleyen çok. Anlatacak ne çocukluk hikâyelerim var ne de ilk gençlik. Hiç dostum olmadı. Hiç en yakın arkadaşım da. Çok dayak yedim. Kafam çok yarıldı. Kaşım çok açıldı. Burnum çok kanadı. Saçlarımın kızıl oluşu uğursuzluk sayıldı çünkü bizim mahallede herkes ya esmer ya da buğday benizliydi. Onlar da haklıydı; annesi İngiliz babası namevcut kızıl saçlı bir çocukla kim oynamak, onunla kim yakın dost olmak ister ki? Baba tarafından akrabalarım vardı ama onlar, anneme duydukları öfkenin aynısını tavizsiz bir biçimde bana da duydukları için kimim kimsem yoktu. Virginia'dan başka. Virginia'nın İngiltere'den gelen mektupları, telefonları olurdu. Birkaç sefer oradan yaşlı bir adam ve kadın geldi. Grandfa ve grandma.

Çünkü biz öz-neyiz?
Post Öykü

Öyle diyordu Virginia. Ama biz buralıyız derdi bana. Sen bu topraklara aitsin. Aslında ait olmadığımızı bir okul dönüşü o da anlamıştı. Ağzım burnum kan içinde eve geldiğimde boğazı düğümlendi. Sesi kısıldı. Ağlayamadı bile. Oysa artık ergen sayılabilecek yaşta olan ben böğürerek ağlıyordum. Gidiyoruz. Virginia bir gece telefonundan sonra böyle söyledi. İngiltere'ye gidecektik. Bana sarıldı ve artık bitti dedi. Büyük baban her şeyi çözdü. Orada yeniden dans bile edebileceğim. Sen de edersin belki demişti. Sonra büyük bir heyecanla gençken gittiği okulda çektirdiği fotoğrafları bana gösterdi. Londra'da çok ünlü bir bale okuluna gitmiş. Yabancı bir sürü yüz. İstemiyordum gitmek çünkü benim aklımda geyikli gece vardı. Gidemedik de zaten. İki gün sonra öldü. Öldürdüler Virginia'yı. Herkes onu suçladı. Kuyruk sallamıştır, dediler. Genç adam sonuçta bunlar, dediler. Bu gavurla Hakan ne diye evlendi ki, dediler.

Birisi bana bakıp gavurun oğlu da gavur olur; baksana aynı bokun soyu, dedi. Halammış. Birkaç saat içinde gitti herkes. Eve girdim. Tek başıma. Konak. Dedemden kalma. Sessizlik. Konak canlanmıştı da sanki bana korkma oğlum, diyordu, ben de bir zamanlar koca bir ormanda güçlü kolları olan bir ağaçtım. Mutlu mesut. Kestiler beni. Acılar içinde doğradılar. Acı iyidir. Olgunlaştırır. Yalnız kaldım. Ölüp dirildim. Ölüp dirilen biri bilebilir ancak gerçeği. Cama çarpan bir taş konağın sesini kesti. Derken başka taşlar da geldi. Allah'ım neler oluyor, deyip pustum bir kenara. Sabah Virginia ile vedalaşmanın ağırlığı o anda çöktü üzerime. Dışardan gelen gürültüden öylesine korktum ki altıma kaçırmışım. Bacağına sarılacak hiç kimse yoktu. Önce kendimi kilere sakladım. Bulurlar diye düşünüp tavan arasına koştum. Bir duman sardı evi. Çatlak sesli bir kadın bağırıyordu, vurun orospunun oğluna, gencecik yavrum içeri düştü onun bokuna.

Anlaşılan mahalleliye göre Virginia'yı öldüren iki gencin içeri düşmesinin müsebbibi yalnızca Virginia değildi. Ben de onun kadar suçluydum; mahalleli kısas uygulamak istiyordu. Arka kapıya... Orası öteki mahalleye doğru giden yola çıkardı. Kendimi dışarı atıp var gücümle koşarken çığlıklar duyuyordum. Bağırarak ağladım. Benim bağırtım mahallelinin çıkardığı vahşi sesleri bastırdı. O anda geyikli geceye gideceğime yemin ettim. Hemen vazgeçtim. Virginia'ya da gitmeyeceğim diye söz vermiştim. Hafızamı da yakılan konakla yitirdim. Sustum. Artık insan kendi aleyhinde bir şahit ve bir delildir. Bu sefer Macit ıslık çalar gibi girdi araya; dedem böyle söylerdi Ali abi. Sen anlattıkça onun bize ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. Sen dedeme gerçekten çok benziyorsun. Karşılık olarak yine sustum. Ölmeyi düşündüm on beş yıl evvel; on beş satırlık yaşamamıştım hayatı ve geyikli gece de artık çok uzak bir hayaldi.

Kestim Allah'ın bana verdiği güzel kollarımı. Ama ben gerçekten ölmeyi istedim mi; yoksa geyikli geceye varmayı mı denedim. Konağın sözleri kulaklarımdan çıkmadı hiç. Bilmiyorum. Ölebilirdim de. Ölmeliydim. Bugün bunu yine söylüyorum; ölmek ne güzeldir, sessizce varmak geyikli gecenin koynuna. Uğultu! Artık ses duymaktan çıldırıyorum. Ah bir geyikli geceye varsam; kurtulacağım her şeyden. Babasızlıktan, Virginia'dan, yangın gecesinden, yurt günlerinden, dayaklardan, kredi kartlarından, mutfak masrafından, ev kredisinden, hafta başından, hafta tatilinden, ütülü gömlekten, sakal tıraşlarından, peki efendim, evet efendim, peki müdürümden, perde asmaktan, pazara gitmekten, gece oğlana süt hazırlamaktan, sabah aç karnına işe gitmekten, simitten, çaydan, öğlen çorbalarından... Fakat gidemem oraya ben. Bir kere benim el yazım çok çirkin. Geçmişte güzel olduğu zamanlar oldu.

Olurmuş böyle; el yazısı bazen insana güzel de gelirmiş ama az zaman sonra öyle olmadığı ortaya çıkarmış. Sonra tırnaklarım da kırıldı, ellerim çok kirlendi. Beyaz kâğıtlara güzel yazılar yazamadım. Kirlettim her tarafı. Sonra o çıkageldi. Böyle olmalı değil mi; bir parça aşk da olmalı bütün hikâyelerin bir kenarında Macit. Haklısın Ali abi, araya giriyorum yine ama enseyi nasıl yapalım abi, öncekilerde natürel olsun demiştin. Anladım abi Geyikli geceye doğru bir aşka tutuldum. Gidelim dedi, bana, oraya gidelim. Sen biliyorsun o tarafı, doğu kapısı açılınca dağların eteklerinde; varalım oraya. Geyikli gece şu dağın ardı. Varıp gidelim. O an susuverdi dilim; gelirim demek istedim. Nasılsa hükmüm geçmedi dilime. Hâlbuki annem de yoktu. Öyle ya önüme geçecek kimse kalmamıştı. Geyikli geceye varacak bir yoldaş bulmuştum işte. Durakaldım. Benim ellerim kirli, yazamıyorum dedim. Temizlerim, dedi. Tırnaklarım kırık, dedim. İyi ederim, dedi.

Ancak en kötüsü de geçmişin çok yükü var üzerimde, dedim. Ne olacak atıver benim üzerime; ben taşırım, dedi. Herkes siyah giymiş. Ben gelemem. Siyah hayra alamet değil. Hem aldatıldım ben, biliyor musun? Beni orman aldattı. Taş aldattı. Gün aldattı. Yola düştüm; yol aldattı. Gidemem ben bu yüzden. Aldanırım çabucak her şeye. Ya sen de sadece oraya varmak için kandırıyorsan beni. Ayrıca her şey naylondan farkında değil misin; gelemem işte, dedim. Gidemem ben geyikli geceye çünkü devlet memuruyum. Çünkü ölmeden evvel annem tembihledi. Turuncu saçlarımı ancak devlet sıfatı kapatabilirdi. Kapattı da. Evraklarım var benim. Dosyalarım var; klasörler ne olur sonra. Cevap bekler yazılar; ilgi tutmalıyım onlara. Ben olmazsam devlet olmaz. Ayrıca bütün yazılar ivedi. Ama geyikli gece bekleyebilir. Güzel kadınlar bekleyebilir. Güzel kadınların beklemektir yazgısı zaten. Geyikli gece de güzel bir kadındır. Ya da git sen; geyikli gece işte orda. Gitti. Hiç durmadan hem de. İkinci kez bana gel demeden.

Bu ne süratli terk ediş deyivermişim. Bakakalmışım ardından. Durmadım ben de geyikli geceyi hiç bilmeyen bir memur varmış. Onu sevdim. Gidelim demediği için sevdim. Ölseydim on beş yıl evvel. Bütün yollar aynı geceye çıkardı. Sahi ölmek istedim mi? Dürüst olayım. Ölebilirdim. Ölmek istedim de kıyısından döndüm. Sinemaya gitseydim belki ölmezdim. Doğrusu bu ya ölmedim. Yanlış yazdım ama yalan yazmadım hiç. Zaten el yazım da çok çirkin. Ayrıca bilinsin isterim hikâyem güzel olmuyor. Ölseydim yani. Hikâyem baştan sona üç beş satır olacaktı ve siz doğu kapısı açılınca geyikli geceye varamayan devlet memurunun hikâyesini bilemeyecektiniz. Açıldı da doğu kapısı hem de kaç kez. Her açılışında bir uğultu olurdu kulaklarımda; bir yangın basardı ellerimi, bir soğuk ter boşanırdı vücudumdan. Benden başka oraya varabilecek yoktu. Bu uğultulu gidişler, borazanlar, güm güm davullar boşunaydı. Yollara düşmüş kamyonlar, deve kervanları, at kişnemeleri boşunaydı. Siyah giyimli bir sürü insan olurdu her defasında ortalıkta. Bu hayra alamet değildi.

Sinemaya gidecektim ben; öncesinde bir tost söyledim. Ekmeği çok sertti. Isıramadım. Suya banıp yedim tostu. Bir tost nasıl suya banılır. Bandım işte. Mideme bir taş oturdu sanki. Bu yüzden sinemaya da gitmedim. Aslında kararım kesin değildi yoksa sinemaya giderdim. Zaten sinemaya gitmeye de hiçbir zaman kesin karar veremedim. Kararsızım. Kararsızlık bir nevi iktidarsızlıktır. Karar veremeyen gidemez. Gidemedim ben; ölemedim de. Geyikli gece oradaydı, ipek yolunun İslahiye'ye inmeden evvel geçtiği dağların doruklarında. Gidecektim. Gidemedim işte. Bir gece ben geyikli geceye doğru bakıyordum. Bir hayalet belirdi karanlığın arasından. Konuşmuyordu. Tedirgindi. Sabahın horozları ötünce çekildi ulu ruh. Babamdı bu. Annem babamın kim olduğunu söylemese de bu benim babamdı kesinlikle. Çünkü gece gelen ruhlar babalardır. Çünkü babam geyikli geceye varmıştı. Annem söylemişti.

Gidenlerden oldu ancak dönmedi geri. Kaç gece daha geldi böyle bilmiyorum; sessizce bakıştık. Ruhu huzursuzdu. Geyikli geceye gidebilsem ruhu huzura erecekti. Gidebilsem daha kimlerin kimlerin ruhları huzura erecekti. Hortlamıştı. Geceleri kendi olarak gündüzleri ise bazen bir kuş, bazen bir domuz, bazen de bir yılan olarak çıkıyordu karşıma. Fakat en çok yılan olarak geliyordu. Ama bilmiyor muydu bu ihtiyar, memur olanlar geyikli geceye gidemez ki. Anla artık diye yalvardım bir gece, ben gidemem geyikli geceye. Kovdum onu, bir köpeği kovar gibi hem de. Virginia geyikli gecenin ardına düşeceğimden çok korkardı. Basit ol oğlum, basit yaşa; mesela herkes gibi basit bir okul oku da memur ol, derdi. Oldum. Üstelik hayatı daha da basitleştirecek bir adım attım. Bir başka memurla yuva kurdum. Esin çok mutlu. Ben inzivaya çekilene kadar mutluydu. Ölemeyince, kendimi çektim bir kuytuya. Bir yıl kimseyle görüşmedim. Doktorlar geldi. Yine de çıkmadım kimsenin karşısına. Ne zamanki geyikli gece için hazır hissederim kendimi o gün çıkıp yürürüm dağlara dedim Esin'e.

Bir yıl boyunca her sabah korkuyla kapımı açtı Esin. Ne vardı korkulacak. Bir yılın sonunda hazırım dedim. Odadan çıkıp bahçe kapısını açtım. Ben kapıdan yürüyünce bahçede şakıyan bülbüller kaçıştı dört bir yana. Pürtelaş. O an anladım ki ben gidemem. Bülbüller uçuştuysa hazır değilim. Benim buna salahiyetim yok dedim. Döndüm dosyalara ve karım Esin'le kurduğumuz mutlu evliliğimize. Biliyorum geyikli gece ipek yolundan İslahiye'ye doğru inmeden evvelki dağların doruklarında. Bunu Virgina da biliyordu ve en çok da benim bildiğimi bilmek onu ürkütüyordu. Çünkü ona göre geyikli geceyi bilenler bir gün mutlaka onun yoluna düşerler. Öyleydi. Aklımdan geyikli geceyi çıkaramıyordum. Geyikli geceye bir son vermeliydim artık. Bu çirkin el yazısı silinmeliydi. Öldürmeliydim kendimi. On beş yıl sonra bunu yeniden arzuluyordum. Otuz dört yaşında geyikli geceye varmanın hayaliyle. Yeniden. Bismillah! Başladım. Yıkılıp yeniden var edileni hikâye etmeye.

Bütün hikâyeler gibi; yazan, dinleyen ya da okuyan her zaman bir son bekler, oysa hikâyelerin; bu birbirine girmiş anlatıların sonu yoktur. Karlı günler gelir geçer, fırtına diner, mevsim bahara, yaza döner ama anlatılanlar tükenmez. Yüzyıllar sonra da anlatılacak olanlar aynıdır. Bu gecelere yüzlerce hikâye eklemlenebilir. Biri bir hikâye anlatır öteki o hikâyeden devralır sözü, anlatının bir eli ezeldedir; bir eliyse ebede uzanır. Üçüncü bir el ise tanrının öğrettiği kelimelere... Bu dünyada bir çakıl tanesi bile binlerce fırtına görmüş binlerce tipiye tutulmuştur. Yeni olan yalnızca anlatının soluğu, nefesinin uzunluğudur. Su hiç durmaz. Yatak kurursa eğer, diller tutulur, dağlar yürür, güneş dünyaya şaşı bakar. Benim hikâyem de Macit kardeş böyledir işte. Ne başlar ne biter, ne kurgudur ne gerçek.