Dönüşen Dünyada Çağın Son Şahitliği

GÜLHAN TUBA ÇELİK
Abone Ol

2017’de İz Yayıncılık’tan çıkan kitap toplumsal hafızayı güçlü tutmak ve bir unutuluşun önüne geçmek amacıyla hazırlanmış. Mekân Hikâyeleri altmış beş güzel mekândan bahseden altmış küsür yazarın ortak çalışması. Hangi yazarlar ve hangi mekânlar yok ki içinde.

İnsanın ne kadar yıkıcı olabildiğini sık sık görsek de, en bariz özelliklerinden biri yapıcı olmasıdır. Tarihin ilk dönemlerinden beri, bulunduğu yeri bir mekâna dönüştürme konusunda ustalaşmıştır. İnsanoğlu düzen kurar, dünyayı ve çevresini biçimlendirir, estetik bir müdahale içinde yer alır. Türk İslam kültürü, bu anlamda, dünyanın geri kalanından biraz farklıdır. Evlerin, koltukların, perdelerin, halıların bu kadar önemli olduğu başka bir kültür zor bulunur. Daima perdeleri çekili duran, temiz olan ve loşluğu ile tatlı bir serinlik veren o misafir odaları hangimizin çocukluğunda yer etmemiştir ki. Esasında mekân, bizler için daima önemli bir yer teşkil etmiştir. Sonra dijital devrim başlar ve yeni nesil artık başka bir mekânın müdavimi olacaktır: sosyal medya. Siber mekân herkesi kendi varlığında eşitler. Bundan böyle, benzerimizle birlikte olmak için kilometreler kat etmemiz gerekmeyecektir. Görmek istediğimiz herkes ekranımızın içine düşmüş ve mekân dönüşmüştür.

Mekân Hikâyeleri, Ed. Köksal Alver, Duran Boz, İz Yayıncılık

Siyasi ya da edebi bir dava için bir araya gelinen, içindeki insanlar tarafından anlam kazanan, kimsecikler yokken bile bir edası havası olan bu mekânlar küreselleşme ve dijitalleşmenin etkisiyle güçlerini kaybetti. Bir dergi çıkarmak, bir dosya hazırlamak, bir kitap basmak için eskisi kadar sık bir araya gelinmiyor artık. Bu kuşağın büyükleri de öldüğünde, doğru düzgün bir mekân kültüründen bahsetmek mümkün olmayacak. Köksal Alver ve Duran Boz’un editörlüğünde hazırlanan Mekân Hikâyeleri işte bu sebeplerden büyük önem taşıyor. 2017’de İz Yayıncılık’tan çıkan kitap toplumsal hafızayı güçlü tutmak ve bir unutuluşun önüne geçmek amacıyla hazırlanmış.

Alver ve Boz, kitabın önsözünde şöyle açıklıyor bu durumu: “Mekân Hikâyeleri, bazı mekânlar üzerine odaklanmaktadır. Şehirleri var eden onlarca mekânın içinden, daha çok edebiyat, sanat düşünce dünyasında karşılığı olan mekânları kendine inceleme alanı olarak seçmektedir. Özellikle yazarların mekân seçimleri merkeze alınarak, yazar-mekân ilişkisinde öne çıkan mekânlar tercih edilmektedir. Dolayısıyla edebiyat, sanat ve düşünce evreninde mekânların ortaya çıkışı, temsil özellikleri, işlevleri, sembolik yönleri, gerçeklikleri, tarihsel, toplumsal ve siyasal konumları, içerikleri ve daha önemlisi bu mekânların aktörleri, kişileri, insanları kitabın odak meselelerinden biri olmaktadır.”

Mekân Hikâyeleri altmış beş güzel mekândan bahseden altmış küsür yazarın ortak çalışması. Hangi yazarlar ve hangi mekânlar yok ki içinde. Hüseyin Su, Mustafa Everdi, Arif Ay, Köksal Alver, Aykut Ertuğrul, Akif Hasan Kaya, Ali Ayçil, Şahin Torun, Şakir Kurtulmuş, Ali Emre, Hamdi Akyol, Abdullah Kasay, Şaban Sağlık ve Mustafa Çiftçi isimlerini sayabildiğimiz bazı yazarlar. Anlatılan mekânlara baktığımızda ise Edebiyat dergisi, Mavera, Hece, Akabe, Gökkuşağı, Çınaraltı, Sur, Umut Kırtasiye, Yedi İklim, İz, Çizgi gibi yerleri görürüz. Anlatılan mekânların en önemli özelliği ortak bir duyuş ve düşünüş barındırmasıdır. Özellikle geriye doğru gittikçe bu durum iyice belirginleşir. Benlikler silinir ve ortak bir ruh yakalanır. Oralarda dünya, eşiğin dışında bırakılan bir şey gibidir.

Hüseyin Su’nun Edebiyat dergisini anlatırken söyledikleri yeni neslin anlayabileceği bir şey değildir: “Edebiyat Eyleminin İrtibat Noktası’nda, kapısından ilk kez girdiğim günden, kapandığı güne dek, on altı yıl boyunca, bir kez bile para alıp verildiğine tanık olmadım. Burada dergi abonesi yapılmaz, kitap satılmaz ve bunların bedeli olarak da kimseden tek kör kuruş bile alınmazdı; paralı bir ilişki vaki değildi. Dergiye abone olacaklar, bu insan her kim olursa olsun, 77003 numaralı bir posta çeki doldurmak ve postaneden yatırmak zorundaydı abone bedelini.” Aslında en gerekli meta olan paranın bile ulvi duygularla yaşanan bir mekânda göz önüne çıkarılmaması oldukça dikkat çekicidir.

Aykut Ertuğrul’un yazısı ise Gökkuşağı’na Geç Kalmış Bir Ağıt başlığını taşır. Ertuğrul “ekseriyetle köşe başlarına tünemiş ve genel olarak dünyanın hallerinden tükenmiş, kızgın öfkeli halde, bir elinde sigara, önünde çay, diğer elinde kitap yanında Birleşik Kitabevi poşeti oturan ürkütücü tipler” olarak tarif eder Gökkuşağı ahalisini. “Rüya gören var mı rüya? Bize sahih rüya gören adamlar lazım!” diye içeri giren Mustafa Abi’den bahsederken tüylerimizin diken diken olmaması mümkün değildir. Kaya Abi’nin bağıra çağıra tartışan gençlere dönüp “Gençler hakikatin sizin bağırmanıza ihtiyacı yok.” demesi ya da Bülent Akyürek’in “Yazdıklarınız, uğruna kesilen ağaca değsin.” Cümlesi yine mekânın ruhunu vermesi açısından önemlidir.

Köksal Alver, Umut Kırtasiye başlıklı yazısında Osman Ağırman’dan bahseder. Ağırman, Alver’in ifadesiyle “yemeği yenilir, suyu içilir” bir insandır. Sofra sahibidir, sofra kurar, ikram eder. En yeni dergilerden en iyi müziklere uzanan kırtasiyesinde Nuri Pakdil’den Hüseyin Su’ya kadar birçok insanı ağırlar. Abdullah Kasay ise Mektep’in Mekânı’nı yazmıştır. Konya’da çıkan Mahalle Mektebi dergisi ve büründüğü rol incelikle anlatılır. Şahin Torun, Erzurum’dan Sahaf Nizamettin’i anlatırken inancın ve hayallerin nasıl diri tutulacağının da ipuçlarını verir. Faruk Turgut, Çizgi Kitabevi’nden bahsederken taşranın mahrumiyetinde bir öncü olmanın güzellikleriyle sevindirir. Hamdi Akyol’un İz Yayıncılık’ı anlattığı kısım neredeyse 1000 kitaba ulaşan İz Yayıncılık’ın hangi temeller üzerinde yükseldiğini gösterir.

Tüm mekânlar için aslolan şey dostluk, iyi niyet, samimiyet ve muhabbettir. Mekânların silindiği ve her şeyin siber mekâna taşındığı bir çağda Mekân Hikâyeleri, unuttuğumuz bir ruhu hatırlatmaya devam etmektedir.