Dünyazad’ın Aynası

EMRE ERGİN
Abone Ol

Oturuyorum. Aynaya bakıyorum. Ayna simsiyah. Ne yaparsam yapayım beni göstermiyor. Önce aklıma aynayı eniştem Şehriyar’a götürmek geliyor. Sonra benim bozduğumu düşünürse diye vazgeçiyorum. Böyle iyi.

Ayna bana bakmıyor. Ben aynaya baksam bile. Dikkatini çekemiyorum. Ne yaparsam yapayım yüzümü göstermiyor. Görüntü etrafta dönüyor. Çalışmıyor. Ayna böyle olmaz. Suratımı asıyorum. Çünkü bana hediye eniştem Şehriyar’dan. Gümüşten kenarları, altın yaldızlı. Gümüşler işlemeli, dal dal ağaç desenli. Ağaçların meyveleri var, meyveler kehribardan. Yere koyunca, karnıma geliyor. Ama yere koymuyorum, çünkü o zaman yüzümü göremem. Ama masama koysam da göremiyorum, çünkü bana bakmıyor ayna. Ayna bana bakmıyor. Kızıyorum aynaya. Ama en çok enişteme. Çünkü bana bozuk bir ayna vermiş. Eğilip bakacaktım çünkü aynı ablama benziyor saçlarım. Suratımı asacaktım, gülecektim, yüzümü şöyle yapacaktım. Şehriyar eniştemin adı.

Bir keresinde uzaklara gitti. Çin’e gittiğini söyledi ablam. Çok uzun zamanlar yoktu, o zamanlar ablamla oynardık, ablam saçlarımın aynı onunkilere benzediğini söyledi. Bana masal anlatmak istedi. Anlatma dedim, zaten her gün anlatıyorsun. Evimizin bahçesinde iki havuz var. Evimize saray diyorlar. Havuzlardan birisinde balıklar yok. Sadece onda yüzmeme izin veriyorlar. Bu sefer ablamla yüzdük. Eniştem uzaktayken. Şişman ve bıyıklı bir adam var. Hurcur adı. Çok şişman. Yürürken yer sallanıyor, o kadar şişman. Ablam yüzmeden önce ona gitti ve konuştu. Bizi rahat bıraksınlar diyeymiş. Sonra elbiselerini katladı. Saçlarını açtı. Saçları benimkiler gibi, ama daha uzun. Biraz daha siyah. Bazen onun saçlarını tarıyorum. Önce ablam benim saçlarımı tarıyor, sonra da ben onun saçlarını tarıyorum. Karşılıklı.

Ama haksızlık. Çünkü ablamın saçları daha uzun. Yorulunca yorulduğumu söylüyorum. O da tamam diyor. Yarım kalsın. Saçlarının yarısı taranık çıkıyor gidiyor odamdan. Üzülüyorum. Saçları tam beline geliyor. Beline altından kapkalın bir kemer takar hep, arkasına yaslanarak oturursa, canı yanar. Çünkü dolanır. Arasına girer. Ama şimdi kemeri yok, çünkü havuzun kenarındayız. Ablam çok güzel. Süslenince de güzel. Böyleyken de. Hurcur içeri kimseyi sokmaz. Şehriyar da. Eniştem yani çok uzaklarda. Ben ise onu böyle daha çok seviyorum. Saçları karnına geliyor. Suyun içerisine girerken su saçlarını tutuyor. Saçları yüzüyor. Ablam ise havuzun zeminine oturuyor.

Arkasına yaslanıyor. “Çok güzel.” diyor. “Suyun rengi mi çok güzel?” Gülümsüyor. “Sıcaklığı.” diyor. “Ama rengi de güzel.”“Burada balıklar yok” diyorum. “Doğru” diyor. “Çok haklısın Dünyazad.” Eniştem taa Çin’den geri gelene kadar, her gün havuza giriyoruz. Akşamları ablamın saçını tarıyorum, hem de iki yarısını. Bana masal anlatmak istediğinde susturuyorum onu. Sevmiyorum onun masallarını. İçerisinde ben yokum hiç. Kendisi de yok. Başka başka insanlar. Yabancılar yani. Korkunç korkunç yaratıklar. Bir de upuzunlar. Anlamadığım laflar söylüyorlar. Eniştem yanımızdayken zaten her gece anlatır ablam Şehrazad masallarını. Ben de bir sıkılıyorum, bir sıkılıyorum. Uyuyakalıyorum hep.

Şimdi de ablam durmuş, “İstersen uyumadan önce sana masal anlatayım” diyor. Yok canım. İstemem. İstemem ki. Eniştem yanımızdayken, onun dizinde uyurdum, ama sonra gece olduğunda kendimi yatağımda bulurdum. Koskocaman bir odam var. İçerisinde tüylü havlular var. Tüylü havluları ve yorganları ve battaniyeleri çok seviyorum. Çünkü onların içerisinde uyuması daha güzel oluyor. Odamın içerisinde bir sürü oyuncağım da var, ama eğer arkadaşım yoksa, yani annesi izin vermezse ona oynamıyorum. Biraz uzakta arkadaşımın evi. Yani ikimizin evi de aynı, ama o biraz uzak tarafında. Annesi enişteme yemek yapıyor. Çünkü eniştem çok zengin. O kadar zengin ki ev alacağım derken gitmiş kendisine bir saray almış. O kadar zengin ki, karnı acıktığında ne yemek istediğine karar veremiyor. Öyle olunca da bir sürü bir sürü insan ona yemek yapıyor, o da hepsini deniyor. Hangisini severse artık.

O yüzden oturduğumuz evin bir köşesinde bir sürü bir sürü aşçı oturuyor. Benim en yakın arkadaşım Nursena da orada oturuyor. Annesi bir sürü bir sürü tatlı yapabiliyor, sütlü tatlılar, sütsüz tatlılar, pekmezli tatlılar, pekmezsiz tatlılar, ballı tatlılar, balsız tatlılar. Müthiş oluyor. Ona da söylüyorum, her yemekten sonra yanına gidiyorum, ablam dur diyor, dur Dünyazad, sonra söylersin Dünyazad, ama eğer beklersem unutuyorum. Nursena’nın annesinin adı Hüsna. Hemen koşturup gidiyorum Hüsna teyzenin yanına, evleri o tarafta, ama gündüzleri annesi sarayın alt kattaki mutfağında çalışıyor. Alt kat daha soğuk oluyormuş, ama çok karanlık, gündüzleri bile mumlar yakıyorlar. İçerisi sucuk gibi kokuyor, çok severim sucuğu. “Sucuk mu pişiriyorsunuz?” diye soruyorum, hayır diyor Hüsna teyze, “Burada çok et var, bir sürü de baharat var. Birlikte olunca sucuk gibi kokuyorlar.” Ona da sucuğu çok sevdiğimi söylüyorum, o da bana gülümsüyor.

Bir de tatlıların çok güzel olduğunu söylüyorum, hangisi diyor, hepsi diyorum, hepsinden de yedim. Sonra geri dönüyorum ablamın yanına. Sofrayı topluyor ablamın yardımcıları, ablam ise kollarını böyle tutmuş, arkasına yaslanmış oturuyor. Eğer mevsimlerden kış ise, sarayın şu tarafındaki kocaman odada oturuyor oluyoruz, odanın yüpyüksek duvarları var, kafamı kaldırmayınca tavanını göremiyorum. Boyumdan büyük pencereleri var, hem de incecik pencereler, yan yana, ama incecikler. Şöyle durup, ellerimi açınca tam üç tane pencere kadar uzatabiliyorum kollarımı. Her tarafında güzel güzel renkler, çiçekler, gözleri görmeyen, kafası olmayan hayvanlar. Yerler ise bembeyaz, dişlerim gibi, tam olarak dişlerim renginde.

Ama ben o odayı çok sevmiyorum, çünkü eğer o odadaysak, eniştem Şehriyar tahtında oturmak zorunda. Tahtı odanın tam ucunda, kafasının üstüne denk gelen yerinde yeşil taşları var. Kollarının koyduğu yer böyle pofuduk. Yastık gibi. Tahtın her tarafı gümüşten, her tarafında kabartmalar, kıvrım kıvrım süslemeler var. Aynı bana hediye ettiği aynaya benziyor, aptal ayna, pislik ayna, bok ayna. Gerçi bu tahtta ağaç şekilleri ve kehribarlar yok. Eniştem orada duruyor ve yemeğini bile zor yiyor, çünkü rahat değil tahtı, orada oturmazsa da olmuyormuş. Ablam da onun en sevdiği karısı olduğu için onun yanında oturmak zorunda oluyor, o da masanın ucunda yani. O zaman ben de nerede oturacağımı karıştırıyorum, çünkü ablamın yanında oturursam eğer, Nursena’nın benim yanıma oturmasına izin vermiyorlar.

Ablamla mı oturacağım, yoksa Nursena ile mi oturacağım. Karar veremiyorum bir türlü, o yüzden canım sıkılıyor. O yüzden hiç sevmiyorum sarayın o tarafındaki kocaman, ufacık pencereleri olan odayı. Hiç sevmiyorum o yüzden kış mevsimini. Ama yaz mevsimi olduğunda yani havalar ısındığında, çünkü dışarıda üşürüz diğer türlü, yemeklerimizi bahçede yiyebiliyoruz. Bahçeye kocaman bir masa kuruluyor, çok güzel örtülü, elimle dokununca o kadar seviyorum ki... Uzunca bir masa, çünkü diğer türlü sığamıyoruz. Masa iki havuzun arasında oluyor, sol tarafımızda balıklı havuz, biz yemek yerken çok hareket ediyorlar. Sağ tarafımızda ise bizim ablamla Şehriyar eniştem yokken girdiğimiz havuz. Tabi biz yemek yerken kimse olmuyor havuzun içinde, ama bazen kuşlar geliyor, rengârenk kuşlar, sarayın arkasındaki bahçede yaşıyorlarmış, orada da su içecekleri yer varmış, ama buraya gelip bize güzel tüylerini göstermek istiyorlarmış. Ben bazen suyun içerisinde oluyorum, havuzda yani.

Ablam korkuyor, hep kenarlardan yüzüyorum. O zaman da geliyorlar, o kadar renkliler ki! Başlarının rengiyle enselerinin rengi bile farklı oluyor bazen. Bazısı konuşabiliyor, ama hangisinin konuştuğunu bilmiyorum. Aralarına geçip bir sürü bir sürü “Dünyazad!” diye bağırdım. “Öyle değil.” dedi ablam. “Tane tane söyleyeceksin.” Ben de “Dünnnnn-ya-zaaaaad” diye bağırdım. Hep yaptım bunu hep. Geçenlerde içlerinden birisi bana seslendi. “Düyzad.” dedi. Beni çağırdı yani. İsmimi tam söyleyemedi ama uğraştı. Tabii hepsi konuşamıyor. Sesleri de birbirine benziyor. Renkleri böyle farklı farklı olmasa birbirlerini tanımayacaklar. O yüzden böyle renkli renklilermiş. Benim en sevdiğimin rengi yeşil, ensesi ise sarı tüylü. Beni ismimle çağıramıyor, konuşmasını bilmiyor çünkü.

Ben havuza ayaklarımı sokar sokmaz uzaklardan geliyor uçarak. Bana duyduğu kuş seslerini anlatıyor. Ben de ona belki adımı öğrensin diye “Dün-Ya-Zad.” diyorum. O benim adımı öğrenmek istemiyor, o yüzden uçup gidiyor ben böyle diyince. Eniştem Şehriyar’ın hediye ettiği ayna beni göstermek istemiyor. En sevdiğim papağan da benim adımı söylemek istemiyor. Biraz üzülüyorum ama yine de papağanı sevmeye devam ediyorum. Ablamla havuza girdiğimizde, gelsin diye dua ediyorum. Bana yeni öğrendiği kuş seslerini anlatsın istiyorum. Ama gelmiyor. Hiçbir kuş gelmiyor ablam havuza girdiğinde. Çünkü ablam kocaman bir kadın. Kenarlardan yüzmüyor, en ortasına kadar yüzüyor havuzun. Kocaman açıyor kollarını, bacaklarını.

Çok hızlı yüzüyor, bir yunus gibi! Foşur foşur ses çıkıyor sudan. Etrafa su sıçrıyor. O zaman da kuşlar korkuyorlar. Ben de havuzun kenarında bekliyorum. Kenara tutuna tutuna yüzüyorum ablam kızmasın diye. Yoksa o kadar hızlı yüzerdim ki onu bile geçerdim. Ama o zaman da kuşları korkutabilirdim, yazık. İstemem korkutmayı. Çünkü hayvanları çok seviyorum. Havuza gelen kuşlar var. Eniştem Şehriyar’ın bana hediye ettiği bir kedi var, kedinin adını Mırcır koydum. Mırcır biraz tembel, sarayın içindeki gölgelerden birini bulup onun altına yatıyor, sonra kendisini yalıyor. İğrenç. Ablama söyledim. Ama temizleniyormuş, iğrenç değilmiş yani. Yine de Mırcır’ı o kadar sevmiyorum. Ahırdaki atları bile daha çok seviyorum. Sonra yeni bir hayvanım oldu. Sayılır mı bilmiyorum. Çünkü bir böcek. Eniştem Şehriyar’ın aldığı kenarları ağaç süslü, kehribarlı aynanın içinde. Yani aynanın içinde değil de, kehribarların. Kehribarların bir tanesinin içinde yani. Şehriyar eniştem aynayı bana getirdiğinde, biraz anlattı, sevineyim diye. “Dışı gümüşten” dedi, “Bunlar ağaç desenleri, uzun ömrü ve bereketi temsil ediyorlar.” Temsil etmenin ne demek olduğunu sordum, anlatamadı.

Bereket ise çokluk gibi bir şey. Sonra dalların ucundaki meyveleri gösterdi. Ama o kadar büyük ki meyveler, kafam kadar. O taşlar, meyveleri gösteren taşlar turuncu renkliydi, ama açık turuncu, sarı gibi biraz. “Bu turuncu şeyler ne?” diye sordum. “Taş mı bunlar?” O da bana bakıp gülümsemişti. “Çok eski ağaçların ürettiği reçel.” “Reçel mi?” “Reçel değil.” dedi güldü eniştem Şehriyar. Bana gülünce ben de kızdım. Suratımı astım. O da başımı okşadı. “Yoksa hediyemi beğenmedin mi Dünyazad?” dedi. “Beğendim.” dedim. Ablam arkadan bana bööyle gözlerini açarak bakınca hemen hatırladım. “Teşekkür ederim.” dedim. “Çok beğendim.” Çok beğendim demiştim, ama aslında ben aynayla ne yapacağımı pek bilmiyorum. Ablam bazen aynasının önünde oturuyor, üzerinde yattığında giydiği kıyafetleriyle saçlarını tarıyor, ayağa kalkıp aynanın önünde dönüyor. Elleriyle tutup, farklı şekillere sokuyor saçlarını. Sonra eniştem Şehriyar’ın uzaklardan getirdiği ya da evimizin başka bir köşesinde yaşayan terzilerin diktiklerini deniyor.

Önce bana soruyor, “Nasıl olmuşum Dünyazad?” diye, ben de her seferinde, “Çok güzel olmuşsun abla.” diyorum, çünkü her seferinde gerçekten de çok güzel oluyor. Ama o çoğu zaman benim onu çok güzel bulmamı beğenmiyor. Değiştiriyor kıyafetlerini. “Şimdi nasıl oldum Dünyazad?” diyor. Küstüğüm için bir şey demek istemiyorum. Ama yine de diyorum. “Çok güzel olmuşsun abla.” Eğer onun nerede olduğunu bulamazsam, genellikle aynanın önüne gidiyorum. O saatlerce orada durabiliyor çünkü, saçlarını tarıyor, yüzüne renk renk boyalar sürüyor. Ama ben hiç sevmiyorum orayı, çünkü istediğim renkleri süremiyorum ben orada. En sevdiğim papağanın rengini sürdüm bir keresinde yüzüme, yanaklarıma. Burnumu siyah yaptım, tam ensemi sarıya boyuyordum ki, ablam yakaladı. “N’apıyorsun Dünyazad!” diye bağırdı.

O bütün gün soluk soluk renkler sürerken iyi. Ben de o zamandan beri pek oturmuyorum ablamın aynasının önüne. Eniştem Şehriyar’ın bu olaydan haberi yok tabi. Ben kız olduğum için ayna filan seveceğimi düşünmüş. Sevdim aslında aynayı, gümüş ayna, böyle kabartmaları filan var, üzerinde ağaç desenleri, ağaç desenlerinin uçlarında kehribarlar. Kehribarlardan bir tanesinin içerisinde bir böcek var, irice bir böcek. Rengi kehribarın rengiyle karışıyor, tam anlamıyorum, ama rengi sanırım yeşil. Ben yeşil rengi çok severim, hem en sevdiğim papağanın rengi de yeşil. Bu yeni hayvanımın rengi de yeşil. Ama böcek hayvandan sayılır mı bilmiyorum. Yine de bence sayılır.

Çünkü bu böceği uzun uzun seyrediyorum, o da orada duruyor. Hem bazen hareket ediyor, bacaklarının hepsi değil, ama öndekiler. Öndeki dört bacağıyla sanki dışarı çıkmaya çalışıyor gibi hareket ediyor. Gidemiyor tabi. Çünkü kehribar reçel gibiymiş, yapış yapışmış. Yazık. Ablama da söyledim bir keresinde. Abla dedim, benim yeni böceğim var ya hani. Anlamamış. Dinlememiş beni çünkü. Üzüldüm ama yine de anlatmaya çalıştım. Reçelin içerisinde kalmış, çıkamıyor oradan abla. Ablam bana şöyle baktı. Kızmış gibi. “Sen de iyice iğrençleştin ha Dünyazad.” Çok üzüldüm. Ağladım bile biraz. Odama gittim. Sonra da kimseye söylemedim. Nursena hariç. Nursena biliyor. Hatta ona dedim ki, bu böcek ikimizin böceği olsun. Çok sevindi. Yani galiba. Çünkü hep odama geliyor, böceği görmek için. Beraber böceğe bakıyoruz.

Ben böcek diyorum, ama Nursena ona “Fısfıs” diyor. Öyle isim koymuş. “Nasılsın Fısfıs?” “Canın sıkıldı mı Fısfıs?” diyor. Kesin canı çok sıkılmıştır böceğin. Kıyamıyorum. Bütün gün orada, reçelin içinde kaçmaya çalışıyor. Ne kadar üzücü. Eniştem Şehriyar’a anlatsam belki yardım eder diye odasına gittim bir gün. Kapıda kılıçlı bir adam vardı. “Hoş geldiniz küçük sultan.” dedi bana. “Eniştem Şehriyar içeride mi?” diye sordum. “Evet, küçük sultan.” dedi. “Ama misafirleri var. Çok önemli misafirler.” Üzüldüm ben de. Nursena’ya dedim ki, “Hüsna Teyze belki bilir ne yapacağımızı”. Bilemez mi? O da gitti annesine sordu, ama onun annesi de anlamamış.

Buraya gelip bir kere görse anlar herhalde, ama hem çok işi varmış. Hem de sarayın bu kısımlarına girmesi yasakmış. Bence haksızlık. Ben bütün gün oralarda geziyorum, hem odalarına gidiyorum Nursena’yla oynamak için. Hem mutfağa giriyorum. Ama Hüsna teyze bütün gün ya mutfakta, ya odasında. Kıyamıyorum ona. Allahtan Nursena’nın yanıma gelmesi yasak değil. O da yasak olsaydı eğer, gerçekten çok üzülürdüm. Çünkü çok güzel hediyeler getiriyor eniştem Şehriyar bana, kime gösterecektim o zaman. Eşyaların çoğunu dışarı çıkaramıyorum. “Kaybolursa enişten çok kızar. Kırılırsa enişten çok kızar.” bütün gün kafamın etini yiyor böyle.

Ama bazen eniştem birbirine benzeyen hediyelerden iki tane getirirse birini Nursena’ya hediye edebiliyorum. Kimse fark etmiyor. Zaten hepsini de kaybetsem bence fark etmez eniştem. Odama geldiği yok ki. O anca oraya gitsin buraya gitsin. Bir Çin bir Hindistan. Sonra Anadolu’ya. Devletimiz içinmiş. Hepimiz içinmiş yani. Ama bence ablam onu özlüyordur. Çaktırmıyor hiç. O gidince Hurcur’a gidiyor ilk, “Sarayın bu tarafına kimse alınmayacak.” diyor.

Sonra da havuzun içerisinde yüzüyor da yüzüyor. Ben de yanına gidiyorum, hemen bana diyor. Zaten ben de çok sevmiyorum suyu, çünkü saçlarım suya değince küçülüyorlar, alnıma yapışıyorlar, çirkin oluyorum. Bence. Ablamın da saçları yapışıyor kafasına, ama o güzel oluyor yine. O suyun içerisinde bir ileri bir geri yüzüyor, ben de kenarda yavaş yavaş onu seyrediyorum. Havuza Güneş vuruyor, sıcak oluyor her yer. Ablamın saçları altın gibi parıldıyor. Ablama sesleniyorum. “Abla.” diyorum, “Benim de saçlarım altın gibi parlıyor mu?” Yanıma geliyor. Kafasını sudan çıkarıyor. “Ne oldu, Dünyazad?” diyor. “Saçlarım altın gibi parıldıyor mu?” Eliyle saçlarımı okşuyor. Suratımdan öpüyor beni. “Evet.” diyor. “Çok güzel gözüküyor.” Ben o kadar güzel göründüğümü düşünmüyorum.

Beni görenler ablama benziyorsun diyorlar, ama ben daha küçüğüm. Yine de Güneş batmaya yakın aynamın önüne geçersem aynada onu görmüş gibi oluyorum. Yani, aynam bozulmadan önce. İlk geldiğinde beni gösteriyordu, o zamanlar. Akşam olmak üzereyken, ablam ikindi namazını kılmak için koşturuyor, ben de aynamın önüne geliyorum. Işık az olunca, gözlerimi de şöyle kısınca aynı ablam oluyorum. Dilimi çıkarınca ablam dilini çıkarmış gibi oluyor. Ellerimi kulaklarıma koyunca, sanki padişah Şehriyar’ın karısı Şehrazad böyle yapmış gibi oluyor. Çok komik oluyor. Ama sıkılıyorum tabi. Her zaman ablamın taklidini mi yapıcam yani. Bazen sıkıldığımda aynayı alıyorum, yan çeviriyorum. Tepsi yapıyorum ondan yani.

Üzerine küçük bardaklarımdan tabaklarımdan koyuyorum. Yavaş yavaş gidiyorum, kimseye çaktırmadan. Hem zaten çok ağır. Çünkü ablam eniştem Şehriyar’ın hediyesini böyle kullandığımı görse kızabilir. Nursenaların kapısını çalıyorum. Onunla oynuyoruz. Üç çeşit yemek yapmıştım ben. Çay da demlemiştim. Ablamın misafirlerine yaptığı gibi, “Şundan da almaz mıydınız? Peki canınız şunu çekmez miydi?” diye uzatıyorum. Gülüyor Nursena. Hemence bitiriyor yemeğini, ben ise çok acıkmışım. Bir bakıyorum, bütün tabakları, bardakları bir kenara çekmiş, aynaya bakıyor. “Yeni mi bu, Dünyazad?” Evet, diyorum, eniştem Şehriyar’ın onu Çin’den getirdiğini söylüyorum. “Ne kadar güzelmiş...” diyor, sonra yere bakıyor. Ablam kızmayacak olsa hemen ona hediye ederdim. Tekrar söylüyor. “Ne kadar güzel bir tepsiymiş.” Aaa. “Tepsi değil ki bu, ayna” diyorum. “Ayna ne demek?” diyor. Aynayı tutuyorum, ona çeviriyorum. “Ne görüyorsun?” diyorum. “Bir duvar.” diyor. “Çok güzel bir duvar resmi.” Kendime çeviriyorum aynayı, ben de o duvarı görüyorum. Aaa. Nasıl oluyor ki. Hemen etrafa bakıyorum ve aynanın hangi duvarı gösterdiğini buluyorum.

“Aslında...” diyorum ama bulamıyorum aynayı bilmeyen birine nasıl anlatabileceğimi. “Seni gösteriyor” diyorum. Elleriyle yüzünü kapatıyor hemen. “Başkasına değil, sana gösteriyor.” Anlamıyor. Ayna çalışsaydı eğer, hemen anlatabilirdim. Ama bozuk ayna. Beni de göstermiyor, Nursena’yı da. Ben de biraz kızıyorum, biraz da üzülüyorum. Ablama göstereyim diyorum, görsün. Kocası bana nasıl kötü bir hediye almış. Bozuk bir ayna almış. Öğrensin. Ama tam da ona gösterecekken, bir bakıyorum, düzelmiş ayna. Önce beni gösteriyor, sonra da ablamı. Yani hangimiz bakarsak. Düzgün bir ayna gibi çalışıyor. Öyle olunca da, anlatamadım. Nasıl bozuk olduğunu. Duvarı gösteriyordu dedim, ama inanmadı bana. Ben de oflayıp puflayıp odama gittim. Odamın penceresi içinde balıkların olduğu havuza bakıyor, ama buna sevinmiyorum.

Çünkü balıklar geceleri gözükmüyorlar, gündüzleri de ben odamda durmuyorum. Ama bazen şıpırtılar duyuyorum. Şıp. Şıp. Su sesi. Balıkların sıçradığını düşünüyorum. Balıkların oradan kaçmaya çalıştıklarını. Meselâ annelerinin yanına gitmek istiyorlar. Sonra uyuyorum, uyanıyorum, sabah oluyor. Hemen koşturuyorum havuzun yanına. Korkarak. Çünkü korkuyorum. Gittilerse diye, buradan gittilerse, bomboş bıraktılarsa havuzu. Gitmemiş oluyorlar. Belki birkaç tane gitmişlerdir. Ama sayılarını tam bilmiyorum. Bir keresinde, eniştem Şehriyar’ın yanına gittim. Odasında, yere oturmuştu, sırtını tahta yaslamıştı. Tespih çekiyordu. Tespihin taneleri bana hediye ettiği aynadaki taşlardan, kehribardan yani. Ama bu kehribarların içerisinde böcek yok. Ben içeri girince tespihi çekmeyi bıraktı. «Efendim Dünyazad?» Ona balıkların sayısının azalıp azalmadığını sordum.

Çünkü ben o kadar çok sayamıyorum. O da «Azalmışlar mı yoksa? Hemen yenilerini getirtelim.» dedi. Bir adamı çağırdı, azarladı onu. Balıkların bitmesine nasıl izin verdi diye. Bir üzüldüm bir üzüldüm. Hep benim yüzümden kızdı çünkü adama, ama durduramadım onu. Yeni balıklar doldurdular havuza. Yani hiç öğrenemedim, balıkların bazılarının annesi uzaklarda mı? Kaçmaya çalışıyorlar mı, kaçabiliyorlar mı? Ben hayatta kaçamam. Ablam çok üzülür, eniştem de kızar hem. Ama bazen annemi özlüyorum. Annem burada olsa, ona gösterebilirdim aynayı. Anne bak, derdim. Bu benim yeni hayvanım. Kendisi bir böcek. Adı Fısfıs. Ama adını ben koymadım. Adını Nursena koydu, çünkü onun hiç hayvanı yok. Annesi diyormuş ki, hayvanın olsa nerede bakacağız.

Bir keresinde dışarda misafircilik oynarken, ona dedim ki, istersen papağanlardan biri senin olabilir. Ama o da gitti benim en sevdiğim papağanı gösterdi. Bir sürü papağan var, gidip onu gösteriyor. Olmaz dedim. Başkasını da beğenmiyor, sadece yeşil renkli kuşları seviyormuş. Kendi bilir. Bana kızınca hızlı hızlı yedi içti hazırladıklarımı. Biraz üzüldüm. Ablamın böyle misafirleri hiç olmuyor. Ağır ağır yiyor, içiyorlar, eğer orada oturmak zorundaysam uyuyakalıyorum. O yüzden Nursena böyle hızlıca yiyince ne yapılır bilmiyorum. Oyun da bitiyor o zaman. Ona yine aynayı göstermeye karar veriyorum. Bu sefer kesin çalışır diye. Tam tabakları bardakları aynanın üzerinden kaldırıyoruz ki, bahçenin arkasından papağanlar geliyor. Aynayı ona doğru çeviriyorum, ne gördüğünü soruyorum. «Papağanımı.» diyor. Hemen kendime çeviriyorum aynayı. Benim enn sevdiğim papağan. «Hayır.» diyorum. «Bu benim papağanım. Sen başka bir papağan seç.» Suratını asıyor.

Hem ona kızıyorum, hem de aynaya. Salak ayna. Aptal ayna. Pis ayna. Havada sallıyorum aynayı. «Çalış.» diyorum. «Çalışsana. Göstersene.» Nursena anlamıyor, hem korkuyor biraz da. «Ne yapıyorsun Dünyazad?» diye soruyor bana. «Çalışmıyor bu ayna.» diyorum. «Çalışıyor ya.» diyor. «Geçen duvarı göstermişti, şimdi de papağanı gösteriyor.» Nasıl anlatacağımı şaşırıyorum. Aynaya tekrar bakıyorum, başka bir kuşu gösteriyor şimdi, gagası bööyle kocaman, gözleri ufacık, kanatları orta boy. Nursena aynaya bakıyor, sonra kuşların arasına bakıyor. «Bu kuş benim olsa olur mu peki?» diyor, yine hayır diyeceğimden korkarak. “Hayır.” demiyorum. “Tamam.” diyorum. Bir seviniyor, bir seviniyor. Balıksız havuzun kenarına gidiyorum.

Onu da çağırıyorum. Hemen geliyor. Ayna da yerde. Baktığımda çok şaşırıyorum, çünkü aynada bir o kuşu bir bu kuşu görüyoruz şimdi. Böyle arka arkaya değişiyor görüntü, hepsi de havuzun kenarına gelen kuşlar. Beni de görsün diye ellerimi çırpıyorum, yerde zıplıyorum, hatta Nursena’dan da aynısını yapmasını istiyorum, ama bir türlü olmuyor. Nursena hâlâ aynanın ne demek olduğunu anlamıyor, o yüzden de hiç istemiyor benimle zıplamak. Elinden tutuyorum. Elleri benimkiler gibi değil hiç. Havuzun karşı kıyısında kuşlar su içiyor. Ayna da onları gösteriyor birbir aralarında bir şey ararmış gibi. Ne aradığını bilmiyorum. Ama bizi göstermiyor hiç. Zaten. Öyle kızıyorum ki. Yani. Ne zaman dönüp de aynaya bakmak istesem, yani aynada kendimi görmek istesem başka şeyler görüyorum. Azıcık bakıyorum aynaya. Belki beş kere, belki üç.

Aynayı ne yapayım ben, ablam kadar güzel değilim ki. Saçlarım da ablamınkiler kadar uzun değil ki. Benim ablam kadar çok kıyafetim de yok ki. Birkaç kere yüzümü eğip, buruşturdum aynanın başında. Hani o ikindi vakitleri, ablamın namaz için koşa koşa gittiğinde. Gözlerimi kıstım, başımı örttüm, yüzüme peçe bile taktım. Güldüm hem de çok güldüm. Çünkü hava karanlıkken bir de gözlerim kısıkken bir de işte böyle başımı filan örtünce aynı ablama benziyorum. Ama hava aydınlıkken de birkaç kere baktım aynaya, hiçbirinde göremedim kendimi. Bir keresinde duvarı gösteriyordu, sonrakilerde kapıyı gösterdi. Kapının tutma yerini gösterdi, üzerindeki anahtar deliğini. Kapının tahtalarını gösterdi, tek tek. Üzüldüm tabi. Kızdım da. Ama bir yandan da merak ediyorum.

Yani sonra ne gösterecek diye. Bir de meselâ şimdi ikimize de bakmıyor, ama kuşlara bakıyor ya ayna. Neden bize bakmadığını merak ediyorum. Nursena hayatında hiç ayna görmemiş. Aynanın ne demek olduğunu bilmiyor. Tam benim canım ona aynamı göstermek istiyor, ayna da şımarık şımarık kuşlara bakıyor yani. Neredeyse sinirleneceğim. Ayaklarımı yere vuracağım. “Bana baksana sennn.” diyeceğim. Nursena’nın elinden tutuyordum. Balıksız havuza doğru eğiliyoruz. Benim yüzümle onun yüzü gözüküyor havuzun içinde. Tam ayna gibi değil. Çünkü suyun üzerinde çizgiler var, hareket ediyorlar. Bir de Güneş parlıyor. Yani tam göremiyoruz.

Ama yine de kendimizi görüyoruz. Benim kafam küçük ve çirkin bir yuvarlak gibi. Saçlarım kıvır kıvır. Herr tarafa uzanıyoorr. Kabarık. Onun saçlarının hepsi gözükmüyor, çünkü çok şirin bir örtü var başında. Yanakları tombik tombik. Ağzı hafifçe aralık. Dişleri gözüküyor. Dişleri çok güzel. Ablamınkilerden bile daha güzel bence. Ona bunu daha önce de söylemiştim. Ablama değil tabi. Ablama söylersem üzülebilir. Nursena’ya demiştim ki, senin dişlerin ne kadar da güzel. O da gülmüştü. Dişlerini göstermek için. Şimdi de gülüyor. Ona diyorum ki, “İşte ayna da aynı bunun gibi” diyorum, “Aslında ona bakınca kendini görmen gerekiyor”, diyorum. “Su gibi mi yani”, diyor. “Evet, su gibi, ama daha bile parlak oluyor ayna”. “Biz suyun içine bakıyoruz, aynaya da kuşlar mı bakıyor?” diyor. Cevabını bilmiyorum hiç. Ama söylemiyorum bilmediğimi.

Onun yerine “Ayna kuşlara bakıyor.” diyorum, şaşkın şaşkın kafasını kaşıyor o zaman. Parmağını uzatıyor, suya daldırıyor, suyu karıştırıyor. Kaşıkla karıştırır gibi. Suda kendimizi görüyorduk ya hani, şimdi göremiyoruz. Karman çorman oluyor yüzümüz. Anlamıyorum neden yaptığını bunu. “Su artık bize bakamaz, onun gözünü oydum.” diyor. Bir gülüyorum, bir gülüyorum o zaman. Bence şahane fikir.

Tabi aynanın su gibi olmadığını biliyorum. Ama yine de merak ediyorum ne olacağını. Aynanın yanına doğru yürüyoruz, hâlâ elele tutuşuyoruz. Tam yaklaşırken kuşların hepsi uçuyor, kaçıyorlar. Su içmeleri bittiği için. Aynanın yanına gidiyoruz. Bir bakıyoruz, ayna da bizi gösteriyor, eleleyiz orada da. Yine bir saçtopu gibiyim, ablamın bana dediği gibi. Nursena ise bence çok sevimli gözüküyor aynada da. “Aaa” diyor. “Ayna bu sefer bize bakıyor.” “Evet” diyorum. Bir sevinçliyim, bir sevinçliyim. Ama sadece o anlık yani. Çünkü hâlâ bozuk ayna. Her zaman beni göstermiyor. Her zaman bana bakmıyor. Güneş doğduğunda pencereye bakıyor meselâ. Eğer dışarıdan bir ses gelirse kapıya bakıyor. Kedim Mırcır odadaysa ona bakıyor, en çok da bıyıklarına bakıyor kedimin.

Ablam içeriye girerse ablamın ayaklarına bakıyor, en çok da ayağındaki mücevhere. Yeşil renkli bir taş. Adını bilmiyorum. Bir de bazen odamda dururken baktığı şeyler var. Yani odamda duruyorum, ama ona bakmıyorum, meselâ oyuncağımla oynuyorum, bebeklerime bahçedeki havuzları gösteriyorum. Tam ona bakmıyorum ama bir yandan da görüyorum. O zaman değişip duruyor, sanki duvara su asmışım da su dalgalanıyor gibi. Dönüp aynaya bakarsam, duruyor. Bazen beni gösteriyor, bazen elimdeki bebeği, bazen çook alakasız bir şeyi. Ayna elimdeki bebeğe bakarsa daha çok seviniyorum tabi, çünkü ben onun annesiyim. Bebeğimin mutlu olması çok daha önemli. Bebeğime bakmayı çok seviyorum. Bebeğimin ablası da olmadığı için ona büyüyene kadar ben bakacağım. Büyüyüp de bir padişahla evlenene kadar. Ama öyle her padişahla da olmaz. Biraz az meşgul bir padişah.

Bilmiyorum öyle bir padişah var mı. Eniştem Şehriyar hep meşgul hep meşgul. Hem bir de bir sürü misafiri var. Bir sürü. Aynayı göstermek için gidecektim, kaç seferinde kapıdaki o kılıçlı adam durdurdu beni. “Hoşgeldiniz küçük sultan.” dedi. “Eniştenizin misafirleri var, küçük sultan.” Ama olmaz ki yani. Ben ne zaman soracağım ona. Ayna neden bozuk diyeceğim. Akşamları yemekte soramıyorum tabi. Çünkü eğer ablam eniştemin hediyesini beğenmediğimi duyarsa bana kızabilir. Hatta bana dedi ki, “Enişten sana taa Çin’den bir hediye getirmiş. Sen şımarıyorsun.” Biraz üzüldüm, ama çok değil. Çünkü ablam anlamadı aynanın bozuk olduğunu. Anlasa böyle demezdi, bana şımarıyorsun demezdi. Ben de o yüzden eniştemin odasına gittim her gün. Elimde de ayna. Misafirinin olmadığı bir gün var mıydı ki? Varmış meğersem. Seccadesinin üzerinde oturmuş, tespihiyle oynuyordu. Yanında da kısa boylu bir adam duruyordu.

Çok kısa ama, neredeyse benden bile kısa. Eniştem Şehriyar bana “Hoşgeldin Dünyazad.” dedi. Ben de ona aynanın bozuk olduğunu söyledim. Anlamadı. “Ayna beni göstermiyor.” dedim. Kısa boylu adam ellerini uzattı. Aynayı istedi. Ben de aynayı ona verdim. Kendisine baktı. Yüzünü benim yaptığım gibi komik komik yaptı. Eniştem güldü. “Beğendin mi yüzünü Muhsin?” dedi. “Beğendim hünkârım, meğer tüm ihtiyacım olan buymuş. Artık gece vakti kayıp düştüğümde, vah güldürüm boşa gitti diye üzülmeyeceğim.” Salak şey. Eniştem Şehriyar “Dünyazad” dedi bana. “Aynanın seni göstermesi için, aynayı kendine çevireceksin. Şöyle.” Ben bunu zaten biliyordum, ama anlatamadım. Ayna şimdi düzgün çalışıyordu ve ben bozuk diyince ne demek istediğimi anlamıyorlardı. Ayna bozuk olursa da burada olmuyordu eniştem Şehriyar. Yani. Olsa bile bir sürü misafiri oluyordu, rengârenk misafirleri.

Başlarındaki sarıkları başka renkli misafirler. Hem bazısı tüy filan da takıyor başına. Böyle renkli ve tüylü, aynı kuşlar gibi oluyorlar. Sarayın arkasındaki kuşlar gibi. Vızır vızır konuşuyorlar. Onları kapının deliğinden seyrediyorum. Ayna arkama bakıyor, önüme bakıyor, ama sadece yüzüme bakmıyor. Bir an önce gitsinler diye dua ediyorum, ama gitmiyorlar da. Ablam ise bu saatlerde hep uyuyor. Neden bu kadar çok uyuyor bilmiyorum. Hep uykusu var. Geceleri geç saatlere kadar masal anlattığı için mi? Nedense neden. Ben elimde aynayla orada bekliyorum. Ama sonra sıkılıyorum. Nursena’yı odama çağırıyorum. Merhaba Nursena. Ayna birden onu gösteriyor. Sadece onu. Kendime çevirsem de onu gösteriyor yani. Heyyy. Tekrar tekrar çeviriyorum aynayı. Nursena’ya diyorum ki sen şuraya git, hayır şuraya git, olmadı şuraya git. Aynanın hep onu göstermesi onun çok hoşuna gidiyor tabi. Ama benim hiç hoşuma gitmiyor. Hiç. Yeter artık. İyice kızıyorum.

Ona diyorum ki hayır şuraya git, hayır şuraya git. O da merağından dinliyor beni, aynanın yine ona bakıp bakmayacağını merak ediyor. Ben de böyle diye diye onu dışarı gönderiyorum. Ayna şimdi kapıya bakıyor, kapıyla aynanın arasına giriyorum ben de. Bu sefer pencereyi gösteriyor ayna. Ufff. Offf. Çok kızıyorum. Benim aynam değil mi bu, neden bana bakmıyor? Nursena’yı içeriye çağırıyorum tekrar. Üzülmesin diye. «Dışarıdayken de beni gösteriyor muydu?» diye soruyor. Yuh artık, nasıl göstersin oradan. Tabi böyle demiyorum da, «Hayır» diyorum. «Sen yokken beni gösterdi.» diye yalan söylüyorum. Hemen inanıyor. İşte o zaman aklıma geliyor. Parmağımı aynaya doğru uzatıyorum.

Daha değmeden görüntü değişmeye başlıyor. Bir orayı gösteriyor bir burayı gösteriyor. Her yeri gösteriyor, beni bile, gözlerimi, ağzımı, kıvırcık saçlarımı. Ama durmuyor hiç. Değişip duruyor, yatağımı gösteriyor, bebeklerimi. Duvarı, pencereyi. Nursena’nın eşarbını, eşarbının üzerindeki pembe çiçekleri. Ama durmadan yani. Nursena dedi ki, «Sanırım korkuttuk.» Benim iyice kafam karıştı, ayna korkar mı hiç. O zaman aklıma kehribarlar geldi. Hepsi değil de, o içinde böcek olan. Böcek korkabilir diye düşünüyorum. Parmağımı böceğe doğru götürüyorum o zaman. İyice hızlanıyor aynadaki görüntüler. En çok da parmağımı gösteriyor. Parmağıma bakıyor. Kıyamıyorum ona, parmağımı geri çekiyorum. Nursena, «Korkma Fısfıs.» diyor. «Sakın korkma. Biz sana kötü bir şey yapmayız.» Ama o da iki elini böceğe doğru yaklaştırıyor. «Korkacak yine.» diyorum. Susturuyor beni. Eliyle tamamen kapatıyor böceğin üstünü. O zaman şaşılacak bir şey oluyor. Aynadaki görüntü kayboluyor. Tamamen. Nasıl olur. İyice bozuldu yani ayna şimdi. Tamamen bozuldu. Artık hiçbir şey göstermez oldu.

«Aynayı tamamen bozdun!» diye kızdım Nursena’ya. «Hayır.» dedi, açtı ellerini. Aynada görüntü yeniden belirdi, ama öyle fena ki. Dönüp duruyor, eskisinden daha bile hızı. Çok hızlı. İnsanın başı dönüyor bakarken. Hiç anlamıyorum ne olduğunu. Nursena bana bilmiş bilmiş gülüyor. İyice gıcık olmaya başladım. Ne gülüyor yani. Hem biliyorsa bana neden söylemiyor? «Bence» diyor. «Fısfıs kaçmak istiyor.» Böcekle mi konuştu şimdi bu kız. «Çok korkuyor orada.» diyor. İyice kafam karıştı. «Sus» diyorum. «O benim böceğim artık.»Nursena üzülüyor. «Hiç mutlu değil orada.» diyor. «Sen ne biliyorsun.» diye kızıyorum en sonunda. «Çabuk odamdan git.» diyorum. «Çık dışarı diyorum.» Ağlatıyorum onu. Kötü bir insan olduğum için. Kendime de çok kızıyorum kötü bir insan olduğum için. Aynaya bakıyorum. Ayna kapıyı gösteriyor. Kapıyla aynanın arasına girince de bana bakıyor. Baştan aşağa inceliyor beni. Sonra tavana bakıyor.

Eniştem Şehriyar’ın yanına mı gitsem? Ablamı mı yanıma çağırsam? Nursena’nın bana gösterdiğini, eliyle böceği kapatmayı yani, onlara da göstersem mi diye düşünüyorum. Ama korkuyorum sonra. Kötü bir insan olmaktan korkuyorum. Daha kötü bir insan olmaktan yani. Böcek gerçekten kaçmak istiyorsa ya. O zaman ne olur? Aynanın bu bozukluğunu... Bozuk değil de garip. Fark ederlerse aynayı benden alırlar mı? Alırlarsa hiç kaçamaz oradan böcek. Hiçbir zaman dışarı kaçamaz. Mutfağa gidiyorum, sarayın mutfağına. Nursena’nın annesinin yanına. Nursena orada, ağlıyor.

Çünkü. Ben kötü bir insan olduğum için. Özür diliyorum ondan. “Böceğin kaçmasına yardım etmek ister misin?” diye soruyorum. “Fısfıs’ın mı?” diye soruyor. “Evet.” diyorum. “Fısfıs’ın.” Seviniyor, eliyle gözlerini siliyor. Özür dilemek istemiyordum aslında, ama diliyorum. O da hemen affediyor beni. Hüsna Teyze’den bıçak istiyoruz. Ne yapacağımızı soruyor. Yalan söyleyemiyoruz. Ama lütfen lütfen lütfen lütfen diyoruz. Tam kabul etmiyor. Anlamıyor çünkü ne yapacağımızı. Ama reddetmiyor bizi, elimize bir bıçak uzatıyor, en küçük bıçağı. “Bir yerinizi kesmeyin sakın.” diyor. “Hemen getireceğiz annem.” diyor Nursena. Koşmaya başlıyoruz. Annesi arkamızdan “Koşmayın!” diye bağırıyor. Biz de koşmuyoruz. Sonra Nursena kehribarlardan birini. Yani içinde böceğin olduğu kehribarı. Yerinden çıkarıyor. Bir üzüm gibi eline alıp kesmeye çalışıyor.

Biraz zor kesmesi. Ama çok uğraşıyor. Sonra bana da veriyor ben de uğraşıyorum. Epey bir uğraşıyoruz. Ama beceremiyoruz. Sonra ablamdan yardım istemeyi düşünüyorum. Ama böceği görürse istemeyebilir bize yardım etmek. Nursena diyor ki, belki annem keser, ama annesi akşam yemeği için koşturuyormuş, o yüzden beklememiz gerekiyormuş. Biz de Hurcur’a gidiyoruz. Bir çubuğun ucundan dumanlar çıkararak oturuyor. “Ne oldu küçük sultan, bir emriniz mi var efendim?” diyor. Nursena gülüyor o böyle diyince. Hurcur da pis pis bakıyor ona. İçinde böceğin olduğu kehribarı uzatıyoruz. Bıçağı da veriyoruz. “Bu böceği buradan çıkarır mısın Hurcur amca?” diyoruz. “Bu böceği buraya kim soktuysa o çıkarsın!” diyor. Nursena yine gülüyor, ben susuyorum. Hâlâ kötü bir insan olduğumu düşünüyorum çünkü. Sanki gülmesem daha iyi gibi. “Sakın böceği kesme.” diyorum sadece. Hurcur da “Tamam.” diyor.

Uğraşıyor, hem de ne kadar çok. Eliyle terini siliyor. Tekrar uğraşıyor. Çubuğunu söndürüyor, kenara koyuyor. Uğraşa uğraşa kesebiliyor sonunda kehribarı. İçerisinden atlıyor böcek. “Aaa” diye şaşırıyor Hurcur. Böcek sıçraya sıçraya önce Nursena’nın ayaklarının altında dolaşıyor, sonra da benim. Gülüyorum artık. Sonra da gidiyor kim bilir nereye gidiyor. Belki kuşların yanına gidiyor, belki balıkların, belki de annesinin. Annesi koyu yeşil ve bir ağaçta yaşıyor. Bense odama gidiyorum. Oturuyorum. Aynaya bakıyorum. Ayna simsiyah. Ne yaparsam yapayım beni göstermiyor. Önce aklıma aynayı eniştem Şehriyar’a götürmek geliyor. Sonra benim bozduğumu düşünürse diye vazgeçiyorum. Böyle iyi.