Ebegümeci

HAFSA ESEN
Abone Ol

Kuş dediğin uçar gider. Gitmiyor. Gökyüzünün orta yerinde son kanat çırpışını mütemadiyen tekrarlıyor. Ben bunu fark ettiğim an, Tak! diye durdum. Kuş gibi son ana takılıp kalmadım Allah'tan. Sonra, sarı stop düğmesini üstüme örttüler. Arkamda renksiz ve sallanan bir sandalye bırakmasa idim iyiydi. Kayıt dışıyım artık. Kaset cebimde. Bir iade-i ziyaret borcum var. Giderken ebegümeci toplasam iyi olur.

Güneş tutulurken hava sıcaklığında değişiklik olmayacakmış. Çok iyi işte. Gidin herkes ne yapıyorsa aynısını yapın. Rahat edersiniz. Gözümün içine bakıyor hepsi. "Hadi gidin. İyiyim ben böyle." "Eh tamam o zaman." dediler. Gittiler. Dedeme benzediğimi söylüyorlar. Evet, biraz. Çok değil. Acayip şeylere merakı vardı onun . Kupon merakı mesela. Gazetelerde ne kadar kupon varsa hepsini sabırla kesip, üst üste koyar, günü gelinceye kadar gözü gibi bakardı onlara. Evde öteberinin altına serilen gazeteler hep kırpılmış, göz göz açılmış olurdu. En sonunda da eli kolu dolu olarak çıkar gelirdi çarşıdan. Tencere tava takımları, seyahat biletleri, saklama kapları, babaannemi en çok heyecanlandıran şey, play düğmesi turuncu, stop düğmesi sarı olan tek kaset çalar teyp olmuştu. Çocuktum o zamanlar, hayal meyal aklımda. Toplaştık başına teybin. İlk göze girdiğim numaramı orada yaptım. Bastım iki düğmesine aynı anda. Dedeme dedim ki; "hadi oku!" Başladı Bakara suresinin ilk ayetlerini okumaya. Bitti. Sarı düğmeye basınca tak! diye kalktı basılı olan iki düğme.

Bizim evde kaydedilen ilk ses onunki oldu. Azıcık geri sarıp tekrar bastım düğmeye. Huşu içinde tekrar dinlediler. "Aldı mı şimdi?" diye sordu dedem. Sesi puslu adamdı. Okuyuşu başka, soruşu başka... Sen ne iyi adamdın. O yaz en çok Güler Işık kasetleri çalındı. "Acılar", "Sevilmeden Sevdim"ler falan. Kaseti teybin yanında vermişler. Teypten yükselen ses yan komşulara ulaştıkça babaannem başka türlü süpürüyordu avluyu. Nar ağacı gibi kadındı zaten. Ufacık. Sonra zamanla dedemle benim gölgelerimiz denk oldu. Sonra onunki günden güne kısaldı. Ve sonunda kendi gölgemle baş başa kaldım. "Gitmenin gelmekle kardeş olduğunu" söyler dururdu dedem. Ne demek istediğini anlamam zaman aldı. Anlayınca da her güneş tutulmasında bir bahane ile savdım herkesi evden. Sonra oturup bekledim. Olmazları olduran Allah, dedemi haklı çıkardı. Gitmenin gelmekle kurduğu hukuk konusunda diyorum. Haklı çıktı dedem. İlk gelişi hepsinden acayipti. Oturma odasındaki divana kıvrılmışım, bir tatlı uyku çökmüş üstüme. Kapı gıcırrrrt diye aralandı.

"Hüseyin! Sen mi geldin lan!" diye seslendim. Hüseyin benim küçük oğlan. Ses yok. Kapı kapandı. Kalktım oturdum. Uyku üstümden uçtu gitti. Divanın kıyısındaki duvarda lahza camı var. Ufak. Araya bakıyor. Ben de baktım araya. Kimseyi göremedim. Sonra girişteki ikinci kapı da açılacak mı diye bekledim. Açıldı. Sonra kapandı. Evin yer döşemesi asma köprü gibi. Bastıkça gıcırdadı. Bastıkça gıcırdadı. Biri yürüyordu. İnsan ne ile karşı karşıya olduğunu bilmediğinde korkar. Bilince daha fazla korktuğu zamanlar da olur tabi. Neden olmasın. Böyle durumlarda bir köşeye pısmalı mıdır, kapının arkasına geçip bilmediği bir şeye bildiği bir cisimle vurmalı mıdır? Kulaklarım, burnumun ucu buz gibi oldu. Bir titreme geldi üstüme. Evin içindeki yer çekimi bir anlığına çekmedi sanki. Gıcırdayan tahtaların hayaleti, eşyanın tabiatını kurcalamış olacaktı ki böyleydi. Böyle hissediyordum. Hafiflikten kurtulup düşünmeye çalıştım. Düşündükçe kulaklarım ve burnum ısındı. Ayaklarım yere bastı.

Yer çekimi sen ne mübarek şeysin. Adımlarındaki intizamdan ele verdi kendini. Derli toplu olmanın ötesinde bir adamdı. Yani yaşarken böyleydi. Bastonunu havaya kaldırır "Nizami! Nizami!" diye bağırırdı mübarek. Dağınık gidişata, dağınık saça başa, dağınık olan her şeye başkaldıran bir yanı vardı. Tamam işte o baston bu baston. Tık! Tık! Tık! Tık! Tık! Sonra korkmam geçti. Korksa mıydım? Yok. Hiç gerek yoktu. Ne çok özlemişim bile dedim, düşün! Artık ansızın evine girilmiş biri de değildim. Çünkü zaten hiçbir şey ansızın olmazdı. Olmaya devam eden bir şeyi bir an gelir, fark ederdi insan. Fark etme anı çarçabuk olduğundan fark edilen şeyin de ansızın olduğunu sanmak, anlaşılabilir bir şeydi. Fakat tam bir yanılsama. Şimdi ne olacaktı peki? Var olduğunu bildiğim halde basbayağı yok olan biri ile baş başa idim ve bu sıklıkla karşılaşılan bir durum değildi. Güneş tam tamına tutulmak üzere idi. Kül gibi bir gün ortası dışarıda, dedemin tık! tık! ları içeride idi. Ve nihayet oturduğum odanın kapısını açtı.

Kapı ardına kadar yaslandı ve sonra yavaşça örtüldü. Karşıdaki sedire doğru beş kez tık! tık! tık! tık! tık! Muhtemelen soba ile sedir arasındaki mindere oturdu. Ihlamur hazırdı. Kalktım. İki dilim limon. Bir çay kaşığı bal. Dumanıyla koydum yanına. Bir an sıcak çayı üstüne dökersem diye korktum. Normalde ufak tefek şeylere kızmazdı. Ölünce huy değişiyor olabilir. Can çıkınca huy da çıkıp gittiyse... Neyse. Bir sıkıntı olmadan hallettim. Hiç konuşmadım. Öksürdü. Sahiden o idi. "Şu dünyanın eğimi beni mahvedecek evlat" dedi. Romatizmaları ile dünyanın eğimi arasında bir bağ kurayım istedi galiba. "Ebegümeci" toplamış gelirken. Duvar boyu hep onlarla doludur. Kendiliğinden bitip gelen her değerli şey gibi duvar dibinde doğup, doğduğu yerde solup giderler yazık. Kimsenin ruhu duymaz. Dedemin ruhu duymuş, görmüş, sevmiş, eflatun çiçekleri ile birlikte tek tek toplamış. ‘Elim boş gitmeyeyim' adeti, sen ne güzel şeysin. "Beklemiyordum" dedim. Güldü. Zayıf çenesini sağa eğerek hafifçe gülümserdi. Tıpatıp aynı biçimde güldüğüne emindim.

Gözleri tabi ki yağ yeşili idi. "Acı yeşil" dedi. "Yeşilin acısı mı olur" dedim. "Her şeyin acısı olur" dedi. Bir ruhun karşısında oturup kalkmanın bir yasası olmalı idi. Bilmiyordum. Çok kanunsuz yakalanmıştım. Ev hali. Biraz dağılmış olabilirdim. Hal hatır faslından sonra "ben yaşlılıktan ölmedim." dedi. Şaşırdım. Öyle sanıyorduk çünkü. "Cami avlusunda ezanın okunmasını bekliyordum. Yaşlılar böyle yapar. Bastonuna çenesini yaslayıp, kendisi gibi bekleyen başka yaşlılar ile laflar. İşte ben de öyle cami avlusunda otururken hapşırdım. Sonra da öldüm. Meğer ecelimi senelerce burnumun içinde taşımışım da haberim olmamış. Ben birden hapşırınca genzimde sıkışıp kalan bir azı dişi fırlayıp soluk boruma kaçtı. Ve o dakika öldüm. ‘Dişin orada ne işi var?' diyeceksin, öyle ya! Haklısın. O küçük dişin hikayesi de yirmi yıl öncesine dayanır. Hasarsız atlattığımı düşündüğüm bir motor kazası. Olay esnasında kırılan diş genzime saplanmış. Fark etmemişiz. Bir kırık dişin ucunda yaşayıp gitmişim senelerce." Sonra gene gülmeye başladı.

O güldükçe odanın içi akide şekeri koktu, reyhan otu, dağ mantarı... Garipti. Birimiz vardık. Birimiz yoktuk. Bir vardık bir yoktuk. Güneş tutuldukça geleceğini söyledi. Her seferinde de geldi. Çok şey anlattı. Mesela doğduğunda yedi aylıkmış. Bunu bilmiyordum. Daha doğrusu onu bir longoz nilüferi içinde bulmuşlar. Cılız bir kuş gibi imiş. Avuç içi kadar bir şey. Konu komşu kiremitte sallayıp uyutmuş. Sonra eline ayağına can yürüdükçe yavaş yavaş insana benzemiş. Bardağın içindeki çay azalmıyordu da yok oluyordu sanki. Bardak boşlukta havalanıyor, dedemin o meşhur höpürdetme sesi ile yudum yudum kayboluyordu. Ben de alışmıştım bu duruma. İyiydim yani. Alışmak tılsımlı bir şeydi. Kör de ediyordu adamı sağır da. En zoru da neydi biliyor musun; uyanık mı uyuyor mu anlamıyordum. Onu görmediğim için bu durumu anlayamadığımı sanıyordum. Ama sonra anlayamadığım başka şeyler de olduğunu düşünmeye başladım. Ne zaman ayağa kalkıp yürüsem, tezgaha tabak çanak koysam, tıkırdasa falan, ancak o zaman konuşuyordu benimle.

Yani sadece ben değil o da beni görmüyor olabilirdi. Sonra bunun üzerine düşünmeye başladım. Sadece anlatıyordu. Belki boş bir odaya anlatıyordu. Ben onu boş bir odada dinliyordum. Boşluğumuz aynıydı belki. Birlikte doldurmaya çalışıyorduk. "Dede beni görüyor musun sen?" dedim. Öyle pat! diye. Yol yordam bilmediğim doğrudur. Aklıma geleni öyle ortaya... Ama iyi oldu sorduğum. Sustu çünkü. Soruyu sorar sormaz, bir takım yıldızı dağılıp ışıltıyla kayboldu. Ne bir cevap, ne bir ünleme, hiç... Gittiğini bile duymadım. Tayfa eve geldi sonra. Akşam yemeği. Günün ağırlığı falan derken yeni bir gün yeniden öğle yemeği, rehavet , akşam yemeği... okul taksitleri, boğaz derdi, cep harçlıkları, otobüs biletleri, hoşçakallar, merhabalar... derken; Hiç gitmemiş. Hah! Tam dedemlik. Dolabın en karanlık kuytusunda unutulmuş bir kavanoz domates suyu gibi öylece beklemiş. Hayret doğrusu. İnsan olsa dayanamaz. Demek ki değil. Yani insan tabii de, hayatın ifasını, cefasını bitirmiş bir insan.

"Onca zaman hiç mi canın sıkılmadı" dedim. Tam çıkacakken hanımın kıyıya köşeye kurduğu fare kapanlarından birine basmış. Canı hiç acımamış acımasına da, kurtulamamış da, beklemiş öyle. Neyse hallettik. "Bi saniye" dedim. Oturma odasının kapısının önündeydim. Kapı açıktı. Bir anlığına eğilip baktım içeri. Karım oradaydı. Mekik dokuyordu. Mekik oyası. Bileni pek yoktur. Vardır da çok yoktur. Eskidendi şöhreti. Şimdi "mekik dokumak" deyim olarak vitrine kaldırıldı. Oysa bir zamanlar gerçekti. Bi saniye demiştim, dimi? Haddini aştı. Ben değil saniye. Başımı çevirdiğimde yüzümde serin bir rüzgar hissettim. Arka kapı aralıktı. Gitmişti. Bir mekiklere bir de çarpıp duran kapıya baktım kaldım. Kaldığım yerden devam ettim sonra tabii. Elim kolum tutuyorken... Dükkana gidip gelmeler, duvara yasladığım masif ahşap işleri... Gidip gelirken tebeşirin öte tarafına geçemeyen karınca gibi oluyor insan. Zamanı kırınca içinden aynısından bir tane daha çıkıyor. Bir sallanan sandalye var, bugün teslim zamanı. Çivisiz, hiç delmeden yap gönder, dedi adam.

Yaptım. Çok mahir olduğumdan değil de. Geçişkenliğin iyi bir şey olduğuna inandığımdan. Çivi ile delince sızı başlıyor. Sızıdan nem, nemden gam doğuyor. Nasıl başlarsan öyle... Son olarak boyası kaldı yapılması gereken. Fakat ben bir türlü rengini yüzüne vuramıyorum sandalyenin. Yağ yeşili mi? Acı yeşil mi? Acı yeşil. Sandalyenin de mi? Neden olmasın. Tutturamıyorum rengi bi türlü. Olmuyor! Kan şekerim düştü. Yan taraftaki muhallebiciye geçtim. Tam kıvamındadır. Her zaman. Bugün hariç. Cıvık. Tutturamamış o da benim gibi. İki yeşil arasındaki ılımlı tonu tutturamadım ya, onu diyorum. Ağzımın tadı hepten kaçtı. Canım sıkıldı. Çektim kapıyı çıktım. Dinlenirim dedim. Bi yorgunluk üstümde. Dizlerim tutmuyor. Ne çok şey tutmuyor. Kasım'da ektiğim ahududu tutmadı mesela. Bir de "hiç kuşkunuz olmasın beyefendi" demişlerdi. Tutmadı işte. Ada çayı tuttu ama. Ada çayı tutunca değil de içince sakinleştiriyormuş, bilmiyordum. Ekerken daha iyi gelmişti bana, ondan öyle söyledim.

Yoksa tabii ki içmek lazım. Herkes içse keşke. Sakinleşmesi gereken ordular var. Hepsine birer fincan ada çayı. Denemeye değer. Konuşurken bir yandan da gökteki kuşa bakıyorum. Dakikalardır aynı yerde. Bir noktada uçuşunu tamamlamış da kanatları alışkanlıkla inip kalkıyor. Kuş dediğin uçar gider. Gitmiyor. Gökyüzünün orta yerinde son kanat çırpışını mütemadiyen tekrarlıyor. Ben bunu fark ettiğim an, Tak! diye durdum. Kuş gibi son ana takılıp kalmadım Allah'tan. Sonra, sarı stop düğmesini üstüme örttüler. Arkamda renksiz ve sallanan bir sandalye bırakmasa idim iyiydi. Kayıt dışıyım artık. Kaset cebimde. Bir iade-i ziyaret borcum var. Giderken ebegümeci toplasam iyi olur.