Felgu, yanmış Arad köyü

GÜLŞEN FUNDA ÇELİK
Abone Ol

Evimiz Arad idi. Yanmış Arad köyü. Aramiler felgu diyorlar adına. Yarım kaldı annem, soğuk bir kışın ortasında. Kurtların telef olduğu, geyiklerin kanının donduğu o ayda. İşleri gibi gözleri de yıkıldı üzerime. Gözleri kaldı bana. Gözleri, bana bakan; bana dağları anlatan, bana sürgünü, bana göçü anlatan gözleri. Toprağı özlerdi en çok, avuç avuç toprak taşırdım yanına.

Yarım kaldığı gibi annemin, soğuk bir kışın ortasında. Ben de yarımdım artık, tüm mevsimler kaldı kışta.

"Beni avluya çıkarın." Kollarımdan tuttular, ayaklarım işlemiyordu. Toprağın yaş kokusu, dağlı ormanların sarp rüzgârı geldi burnuma. İki adımlık merdivenden indirdiler. Bir soluk aldım, bir soluk daha ve genzim yandı. Bakacaktım son kez, göğe, yere ve ormanlı dağlara. Adetti, ölüm de gelenekler üzereydi. Uzak nehirler çağlıyordu gözümün değdiği yerde. Köyümün kokusunu duyuyordum. Yanmış Arad köyünün.

Arad köyündenim. Bir kendimi bilirim. Bir de geldiğim yeri. Gerisi değmez hatırlamaya ama. Çocukken aya düştüğümü söylemişti annem. Ay çarpması da derlermiş adına. Ay, o kadar ışık saçarmış ki on dördünde. Dayanamazmış çocuk, hasta düşermiş. Alnıma gelecek şekilde, saçıma gümüş bir para bağlamışlar. "Aygün olsun adın," demiş babam. "Ay yolunu aydınlatsın, geceni gün etsin." Hastalığımı adımda taşıdım yıllarca. Nasıl taşıdıysam kaderimi alnımda. Sağaltabildim mi bilmem. Ama dolaştım hep onunla. Götürdüm gittiğim dağlara, geyik dolu obalara, ağaç kovuklarına ve suya.

Göçebeydik, durmadık Arad köyünde de. Evimiz barkımız yoktu bana göre. Duramazdık iki ay aynı toprağın üstünde. Dağlar beslerdi bizi, ormanlı dağlar. Nehirler arıtırdı kiri, toprak ısıtırdı. Keklik avlardık ama yemeye kıyamazdık. Yaşardık insanlardan uzak. Bazen köylerden geçerdik. Oradakilerle yaşlı ormandan getirdiğimizi takas ederdik. Hiçbir şeyimiz yoksa el uzatıp ekmek isterdik. Ama ısrar etmezdi babam, dağlara bakardı. Biz de anlardık gideceğimizi. Israr etmeyeceğimizi. Çok dolaşırdık ama eve dönmesini iyi bilirdik. Evimiz Arad idi. Yanmış Arad köyü.

Aramiler felgu diyorlar adına. Yarım kaldı annem, soğuk bir kışın ortasında. Kurtların telef olduğu, geyiklerin kanının donduğu o ayda. İşleri gibi gözleri de yıkıldı üzerime. Gözleri kaldı bana. Gözleri, bana bakan; bana dağları anlatan, bana sürgünü, bana göçü anlatan gözleri. Toprağı özlerdi en çok, avuç avuç toprak taşırdım yanına. Koklardı uzun uzun. Bu kapıdaki sürüyü dağlara çıkaran annemdi, çölü, toprağı tanıyan. Tüm topraklardı evi. Yanmış tüm topraklar. Eve geri dönmesini iyi bilirdi bilmesine ama. Annem yarım kalınca gitmedik o dağlara. Annem taş gibi ağırdı artık. Bakışları uzun uzundu, soluğu kısa kısa. Babam anneme bakamazdı uzun uzun. Yanına gider konuşurdu ama kısa kısa. Bazı geceler hiç gelmezdi babam eve. Bazı geceler adım seslerini duyardık, dolaşırdı kapıda. Annem artık yarımdı. Tek ibadeti, ses orucuydu. Sahipsiz şehirler gibiydi artık. "İlacı yok." dedi şifacılar. "Götürün eve." O günün akşamı, ruhu ağzına geldi annemin. Çıktı usulca. Devası olmayan bir yaşamı taşımayı bıraktı orada.

Yine çıktık dağlara. Yine dolaştık ovalarca. Bu sefer hiç yılgınlık yoktu, bahar arındırmıştı bizi. Ayaklarımızı çözmüştü. Annemin göremediği baharı ben görmüştüm. O bahar dağlara çıktığımızda. Yanmış Arad köyünü ve uzun bir kışı bırakıp ardımızda. Günlerce dolaştıktan sonra. Görmüştüm onu. Ayakları köküydü, toprağın. Kolları durağıydı, kuşların. Gözleri, ateşi akşamın. Babam onların çadırına yakın kurdu çadırı ama. Başını çevirip baktığı yoktu onun, insanları gördüğü. Ağaçların altına uzanırdı, dallarda uyurdu. Bazen iki gece gelmediği olurdu. Ama hep eli dolu dönerdi. Sağlam dönerdi. Göçerlerden, toprağı bir köprü gibi görenlerden, sürekli gidenlerden de uzağı düşlerdi. Durmazdı yerinde. Peşinden gitmeye kalksam yetişemezdim. Çocuktum, bilirdim sevmezdi beni. Bilirdim uzakları düşlediğini. Babam onların sofrasına otururdu çoğu akşam. Ben bazı akşamlar inatla gitmezdim. Görmeyi isterdim onu ama. Güneşin yanında ay gibiydim. Işığı eziciydi, katlanılmazdı. Bir akşam gelip yanıma. "Yalnız göndermezler beni," dedi "Bir kadına ihtiyacım var." Anlamıştım, yola çıkmak için istiyordu beni. Yüzünü çevirdiği yöne gitmek için. "Başka kadınlar da var burada," dedim. "Aygün" dedi, çevirdi yüzünü bana. "Adın yani ayın ışığı yol gösterecek bize."

Annemden sonra yalnız kalmıştı babam. Onu bırakmayı hiç istemiyordum. Ama dağlar bizimdi, bu topraklar. Onu bir gün bulacaktım. Vedalaştım, sarılmayı sevmezdi babam. Bu sefer sarıldım. Annemden kalan iki küpeyi verdi bana. "Artık senin." dedi. "Dikkat et." Babamın peşinde koştuğum yeterdi. Benim yolum artık, Alaz'ın adımlarıyla başlıyordu.

Germisara köyündendi Alaz. Amcaları ve onların ailesiyle birlikte dolaşıyordu toprakları. Ailesinden hiç bahsetmedi, annesinden, babasından. Taş sonsuzluğunca susabilirdi dudaklarını kapatsa. Kışı getirebilir, ateşi yakabilirdi sözüyle. Vakti gelince çıktık yola, yanında yürüdüm, peşinde yürüdüm bir suskuyla. Ama asla yorulmadım. Bazen çok neşeliydi, dağları, taşları, bin bir kere geçtiği yolları anlatıyordu bana. Geyik yollarını, güzel suları tarif ediyordu. Sanki ormanlı dağlar içine alıyordu Alaz'ı, o denli bütünleşiyordu toprakla. Ve hiç durmuyordu. Sanki gidecek bir yer vardı da oraya doğru durmadan adımlıyordu. Bana hiç dokunmamıştı. Sanki yolun sonunda gidecek bir kadını vardı da onu düşlüyordu. Annem anlatırdı zaten. Güneş, ayı sevmez derdi, doğası gereği. Ne dolunayı ne hilali. Bazen hiç konuşmadığı oluyordu Alaz'ın, günler sürüyordu bu. Bazı sabahlar ağzını bıçak açmıyor, hiçbir akşam yüzüme bakmıyordu. Yine de yürüyordum yanında. Ekmeğini bölüyor, gömleğini yıkıyor, yanında uyuyordum.

Bir akşam "Dur!" dedi. "Çadıra girme. Gel benimle." Nereye gittiğini bilmediğim bir yolda yürümeye başladık. Biraz sonra su sesi duydum. Hemen aşağıda bir akarsu vardı. Düzlüğe oturduk. "Bu gece son günü ayın," dedi. "Üç gün olmayacak gökte." Demek dördüncü gün dirilecekti tekrar. "Ben de gidiyorum Aygün. Üç gün sonra gelmezsem eğer, Arad'a dön." Anlayamamıştım. Nereye dedim. Niçin dedim. Kim için gidiyorsun dedim. Hiçbirini cevaplamadı. O gece, o son ışığında ayın. Yüzünü ilk defa döndü bana Alaz. İlk defa buldu elleri beni. Boyu kavaktan haberciydi, yine de düşürdüm başımı omzuna. Saçları söğüt, dolaştım dallarında. Elleri akasyadan, bırakmadım hiç. Gözlerimi kapadığında, hiç açmadım onları, hiç. Uyandığımda yoktu. Gittiği gerçekti. Üç gece nasıl uzundu. O üç gece, geceden de karanlıktı. Çadırdan hiç çıkmadım. Güneşi hiç görmedim. Yalnız su içtim.

Böldüğü ekmeğe baktım durdum, hiç dokunmadım. Üç gece, uzun bir geceydi. Kurtlar uludu uzun uzun. Ateşler yaktım, daireye aldım çadırı. Bekledim, bekledim, annem oldum beklerken, babamı bekledim. Geldi, üç gün sonra geldi ama. Yarasını da getirdi yanında. Omzundan göğsüne uzanan kırmızı bir yol. Kapanmayan, dünya durdukça da kapanmayacak bir yarayla. Ne verdiyse yol verdi bana. Ne aldıysa yol aldı benden. Alaz'ı Arad'a taşıyamadım. Nehrin sesini duyacağı bir yer seçtim ona. Güzel topraklarla avuç avuç örttüm üzerini. Döndüm sonra Arad'a, yanmış Arad köyüne. Bir daha çıkmadan dağlara, çadırı kurmadan bir daha toprağa. Yaşadım, yaşanacak günlerimi burada. Aramiler, felgu diyorlar adına. Yarım kaldığı gibi annemin, soğuk bir kışın ortasında. Ben de yarımdım artık, tüm mevsimler kaldı kışta.

Dışarıyı gördüğüm yeterdi. Avlu bana verilecek olanı vermiş, görülecek olanı göstermişti. Hayattan alacağımı almıştım. Vereceğimi vermiş. Şu etimdeki sıcaklık Alaz'dı, Arad köyünü yakan da. Şu sararmış ellerim, şu odun kokusu da. Islak toprak annemdi, alan ve daha fazlasını veren. Şu dağlı ormanların sarp rüzgârı babamdı, ceketini alan ve rüzgârla yarışan. Şu dünya evimdi, şu gök de tavan. Geri çıkardılar beni eve, yatırdılar boyluca. Başıma bir bardak su koydular. Odada hiçbir şey yoktu. Bir ben, bir duvarlar. Ölüm her şeyi bir eder. Bir doğanı yerle bir. Uzak nehirler çağlıyordu kulağımda. Gözlerimi kapadım. Gökyüzünü görüyordum, ışıklı, büyük bir geceyi ağırlayan. Görüyordum toprak üzerinde öldüğümü ve ay olup gökte, dirildiğimi.