Geçmişin türküsü

ERTUĞRUL EMİN AKGÜN
Abone Ol

Okuması çok keyifli. Kitaptaki nahifliğin kalmadığı bir dünyaya geçmişten bir selam çakmış Ercan y Yılmaz: “Son güzel günlerimizde şiir vardı. Daktilo vardı. Çiçek desenli sarı kâğıtlar vardı. Son güzel günlerimizde ikiye bölünmüş kâğıdı temiz kullanmak vardı.”

Ercan y Yılmaz’ın yeni öykü kitabı Son Güzel Günlerimiz.

Ercan y Yılmaz’ın yeni öykü kitabı Son Güzel Günlerimiz, nahif bir anlatıyla bir çocuğun okulla, hayatla ve şehirle karşılaştığı ilk anlarını işliyor. Yeni dünyada artık bulunamayacak bir romantizmi türkü tutturan eser, belki de yazardan da parçalar barındıran 18 kısa öyküden oluşuyor. Kahramanımız ailesi, arkadaşları, okulu ve çevresi ile kurduğu bağları anlamaya çalışırken bizde onu takip ediyoruz. Hemen her sayfada geçmişin uzaklığı ve tamamlanmışın tebessümü okuru yakalıyor. Her şeyle inatlaşarak adını deliye çıkartan bir çocuk: "Yaşamaz dedikleri için yaşadım, okumaz dedikleri için okudum, yapamaz dedikleri için yaptım, taşıyamaz dedikleri yükü sırf inattan sırtlandım, gidemez dedikleri uzaklara öyle gitmeye alıştım, kavgaya giremez dedikleri için deli cesaretiyle on kişinin arasına daldım, tırmanamaz dedikleri için tırmandım. Bedenimin yakıtı uzun süre inat oldu. Bu da ilk önce kendimi delirttiğimin kanıtıydı."

Ben, kurmaca öykülerden ziyade bir anı kitabı gibi okuduğumu fark ettim son sayfaya geldiğimde. Kahramanımızın okudukları kurduğu dünya. Bu dünyayı gerçeğe çevirmeye çalışması. Hayalle gerçeğin karışması. Küçük pasajların bir araya geldiği, yazılabilmesi için yıllarca beklenmesi gerekmiş bir günlük gibi. Okuması çok keyifli. Kitaptaki nahifliğin kalmadığı bir dünyaya geçmişten bir selam çakmış Ercan y Yılmaz: “Son güzel günlerimizde şiir vardı. Daktilo vardı. Çiçek desenli sarı kâğıtlar vardı. Son güzel günlerimizde ikiye bölünmüş kâğıdı temiz kullanmak vardı.” Söyleyeceklerim bu kadar...

Jean Stefford, öykülerinde genellikle kadını merkeze almıştır.

  • 1970 Pulitzer Ödüllü Jean Stefford’ın Toplu Öyküler kitabı.
  • Delidolu Yayınları tarafından Türk okurun beğenisine sunulan 1970 Pulitzer Ödüllü Jean Stefford’ın Toplu Öyküler’i, durağan, hikayesini içe dönük uzamlarda arayan, sık sık tek tipleşme tehlikesi yaşayan karakterle karşılaştığımız öykülerden oluşuyor. Ne yazık ki, yazarın öykülerinde altını çizmek istediği meseleleri öykü kişilerinin önüne koyan tavrı, şırıl şırıl akan hikayeler yerine durgun sulara benzeyen olaysız ve çoğunlukla öngörülebilir kurguları, hemen her öyküsünde yer verdiği umutsuz, sıkılmış, toplumsal dayatmaların arasında sıkışmış karakterleri, özgün, yoğun ve güçlü dil işçiliğini gölgede bırakıyor. Öte yandan zaman zaman okurunu şaşırtmayı denemekten kaçınmayan finaller ya da anlatıya zekice yedirilmiş kara mizah ögeleri gibi unsurları da es geçmemek gerek. Kuşkusuz bu öznel ve anakronik sayılabilecek eleştirilerin ötesinde Jean Stefford, genellikle kadını merkeze aldığı öykülerinde işaret ettiği meselelerle yaşadığı çağın sahne olduğu toplumsal kırılmaları sorgulamış ve birtakım yanıtlara ulaşmış bir yazar. (Murat Murat)

Kullar Cidarı, Derya Atsan’ın ilk öykü kitabı.

Kullar Cidarı, Derya Atsan’ın ilk öykü kitabı. Hikâyeci; ayağını toprağın şahitliğine çağırmadan, insanın ve cinlerin sesini duyurmadan, hikâyeyi anlatmadan önce tüm dünya âleminin tezahür ettiği bir zaman kuruyor. Ancak bu zaman, hayvanların ve bitkilerin takvimini okuyan; kuşların göçme, çiçeklerin açma, yağmurların yağma, zemherinin yaklaşma zamanını bilen bir insan bilincinden doğuyor. Hikâyeler; kadife yüzlü kitaplar, el yazmaları, menkıbeler, kıssalar, eski anlatılar, ayetler, masallar, seyahatnameler, yıldıznameler, mektuplar ile örülü, çok katmanlı, çok zamanlı bir biçimde vücut buluyor. Büyücüler, cazılar, imamlar, yaşlılar, cinler, periler, erenler, şahlar, sultanlar, yedi uyurlar, şifacılar, hızırlar, peygamberler hikâye içinde âlemi temaşa ediyor; insanın bilincini, tarihini, hikâyesini anlatıyor.

Taktaki Çıkmazı, Kullar Cidarı, Cevahir Bedesteni, Huylu Tepe, Şark Kahvesi mekânlardan sadece birkaçı. Öykülerde çiçeklere adıyla seslenen kadınlar; kör atlara çobanlık eden adamlar varlık sürdürüyor. Rüyalar, başka diyarlara; kuyular başka kapılara açılıyor. Renklerin dilini bilen, eşyayı tanıyan, tüm yeryüzü ve gökyüzü âlemini içinde taşıyan bir çağ hüküm sürüyor. Anlatılan hikâyelerde üçüncü bir göz daima gerçeği arıyor, ikinci bir dil gerçeği anlatmaya çalışıyor. Bu durum, hikâyeye hikâyecinin gölgesini düşürüyor. Yine de, anlatıcının dediği: “Vaveyladan kesilin de hele başlasın hikâyemiz.” (Gülşen Funda Çelik)

  • Hakan Bıçakcı’nın son öykü kitabı, Normal Nefes Almaya Devam Edin.
  • Hakan Bıçakcı’nın son öykü kitabı Normal Nefes Almaya Devam Edin, İletişim Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Altı başlığa bölünmüş kitapta konularına göre bölümlere yerleştirilen öyküler, tam olarak bölüm başlıklarının vaat ettiği şeyleri veriyor okura... Örneğin “Nöbet” bölümündeki öykülerin tümünde çeşitli nöbet hikayeleri görüyoruz. Hakan Bıçakcı’nın da iyi bir gözlemci olduğu ve hayatı yaşarken çevresindekilere dikkat kesilerek bunları hikaye etmeyi bildiği belli oluyor. Fakat bir sorun var ki, kimi öyküler yalnızca “ilginç” olduğu için yazılmış gibi. Bu, kitapta çok fazla öykü olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Yaşanırken enteresan gelmiş ve bir arkadaş ortamında anlatıldığında hoş olabilecek hikayeler, üç dört sayfalık bir alanda yeterince derinleşemiyor ve okura “ee?” dedirtebiliyor. En azından benim için böyle oldu diyebilirim. Bu yüzden şahsen, Hakan Bıçakcı’nın romancılığının öykücülüğünden daha başarılı olduğuna inananlar tarafındayım. Yine de yazarı ve dilini sevenler için önerebileceğim, atlanmaması gerekilen bir kitap. (Onurhan Ersoy)

Seyhan’ın öykülerindeki bir diğer önemli konu ise zamanımızda olmayanı anlatmadaki ustalığı.

Recep Seyhan kitaba da ismini veren “Zongo’nun Değirmeni” ve “Flora’nın Çıngırakları” isimli öykülerde farklı karakterlerin iç dünyalarını anlatmadaki ustalığı ile dikkat çekiyor. Seyhan’ın öykülerindeki bir diğer önemli konu ise zamanımızda olmayanı anlatmadaki ustalığı. Geçmişte kalmış yaşamları, insanları ve mekanları anlatmak her ne kadar zor olsa da yazar, okurunu etkisi altına alan bir tavırla bunun altından başarıyla kalkıyor. Öykülerinde kullandığı dil her ne kadar sade gözükse de hâkim olan masalsı anlatım bu zorluğu ortadan kaldırarak okura keyifli bir okuma serüveni sunuyor. (Uygar Atasoy)

  • İlknur Demirci’nin ikinci kitabı Yedi Şefkatli Kış.
  • Ruhu yara almış karakterlerin başrolde olduğu öyküleri ile tanıdığımız İlknur Demirci’nin ikinci kitabı Yedi Şefkatli Kış yakın zamanda okurları ile buluştu. Acıları ve hüzünleriyle ön plana çıkan karakterleri ve bu karakterlerin psikolojilerini betimlemedeki ustalığı ile dikkat çeken yazar, farklı bir tarz deneyerek öykülere isim vermemiş. Kitabı tek bir öykü gibi kurgulayan Demirci, kitabın ilk iki öyküsünde terk edilen kahramanın yaşadığı buhranı ve çaresizliği etkili bir şekilde yansıtmış. Bu iki öyküde okuduğumuz ayrılık hikayesinde terk edilen karakter, ayrılık öncesini anlatmayı tercih ediyor. Geçmişe dönük pişmanlıklar, sayıklamalar ve karakterin kendisiyle hesaplaşması net bir şekilde zihnimize işleniyor. Bu ayrılığın sebeplerine vakıf olan okuru bekleyen diğer öyküler ise ilk iki öyküde terk edilmesine şahit olduğumuz karakterin kafasında oluşturduğu senaryolar ve kurguların anlatıldığı öyküler olarak kaleme alınmış. (Uygar Atasoy)