Halka halka örülmüş bir zincirdir zaman

NURSENA KOÇ
Abone Ol

Daha çok şiirleriyle isminden haberdar olduğumuz Adige Batur, ilk öykü kitabı Kumkertişin Kalbi’nde dili kullanmadaki maharetini ortaya seriyor. Maharetini vurguluyorum, çünkü ne kelime oyunlarının ne söz cambazlığının kitapta esamesi okunmuyor. Öyküler gösteriyor ki yazar, ne olağanüstü bir anlatı oluşturmak, ne bambaşka bir üslupla yoğrulmuş bir eser ortaya koyma niyetinde.

Her hikâye tanıdıktır. Ancak bazı hikayeler çok daha tanıdıktır. Her hikâye avcunda bizden bir parçayı muhafaza eder ve dinlediğimiz anda o parça gelir bizdeki yerine oturur. Ancak bazı hikâyeler bizde hâlihazırda olan parçayı alır, cilalar, parlatır, alışılmışın dışında bir görünüm kazandırır ve yerine oturtur. Kumkertişin Kalbi her iki türden hikâyeyi de bize sunuyor. Ahengi, tınısı öyle tanıdık hikâyeler ki bunlar yabancılamadan, ikilemeden, okudukça parçaların yerine oturuşunu hissediyoruz. Yeri geliyor hafızamızda çoktan yer edinmiş olan anlatıları alıp farklı bir boyutun içinden bize anlatıyor. Hayır, değiştirmiyor. Farklı bir boyuttan gözler önüne seriyor. Kaynağı sözlü kültür ve İslami geleneğin anlatıları olan öyküler, zamanlar arası birer ırmak olup akışına kendimizi bırakmamıza sebep oluyor. Böylece yazarın duru diliyle yıkanmış öykülerin içinde buluyoruz kendimizi.

Daha çok şiirleriyle isminden haberdar olduğumuz Adige Batur, ilk öykü kitabı Kumkertişin Kalbi’nde dili kullanmadaki maharetini ortaya seriyor. Maharetini vurguluyorum, çünkü ne kelime oyunlarının ne söz cambazlığının kitapta esamesi okunmuyor. Öyküler gösteriyor ki yazar, ne olağanüstü bir anlatı oluşturmak, ne bambaşka bir üslupla yoğrulmuş bir eser ortaya koyma niyetinde. Batur sadece hikâye anlatmanın peşine düşmüş. Böylece geleneğin kıvrımlı yollarında yürümüş, geçmişle gelecek arasındaki köprüden etrafı seyreyleyerek yol almış, kutsal anlatılarda dinlenip hikayesini demlemiş ve nihayetinde Hızır (a.s.)’ın oturduğu yerlerin yeşermesi gibi yazarın kaleminden öyküler serpilmiş. Kitap toplamda dört öyküden oluşuyor.

İnsan geçmişe bakınca olayları değil, detayları belirgin görür. Geç fark edişler, pişmanlıklar, hayıflanmalar bundandır.


İlk öykü olan “Düşgezer” ise bir üçleme olarak kaleme alınmış. “Agop ve Cereyanlar”, “Öcü’nün Hikayesi” ve “Karanlık Ülke” bu üçlemede yer alıyor. “Düşgezer” başlığının hemen altında bir hadis-i şerif ile giriş yapılıyor üçlemeye: “İnsan uykudadır, ölünce uyanır.” Belli ki uyanmış/uyanık olan bir karakterin refakatinde uykuda olanların hayatlarından geçeceğiz öykülerde. Öyle de oluyor nitekim. “Agop ve Cereyanlar” bir başlangıç öyküsü olarak oldukça yerinde seçilmiş. Düşgezer’in zamanlar arası gezisi ve düşler arası yolculuğuyla nefesimizi tutarak öyküyü okumaya devam ediyoruz. Bakıyoruz ki öykünün sonuna tek nefeste gelmişiz. “İnsan geçmişe bakınca olayları değil, detayları belirgin görür. Geç fark edişler, pişmanlıklar, hayıflanmalar bundandır.” diyor Düşgezer. Elinde geçmişin, geleceğin ve şimdinin halkalarından oluşan bir zinciri kavramış bir şekilde. Biz bulunduğumuz halkada soluklanıp diğer öyküye geçiş yapıyoruz.

Biz bulunduğumuz halkada soluklanıp diğer öyküye geçiş yapıyoruz.

Nesiller boyu dinleyegeldiğimiz korku unsuru, kutsal anlatılardan aşina olduğumuz kıssalar, hepsi harmanlanıyor, zamanın halkaları birbirine geçiyor ve bambaşka bir hikâye konduruluyor avcumuza “Öcü’nün Hikayesi”nde. Merhamet ile korku, hayr ile şer, güzellik ile çirkinlik, doğruluk ile eğrilik... Öyküde hepsi iç içe bir arapsaçı. Anlamlandırmak okurun payına düşüyor. Üçlemedeki son öykü “Karanlık Ülke” diğer öykülerde olduğu gibi yine zamanın boyutunun tayin edilemeyeceği bir düzleme bırakıyor okurunu.Demirci’nin, Saka’nın, Vakitçi’nin sesleri öykünün duvarlarında yankılanıp içimize bir kasvet düşürüyor. Anlatıcının sade üslubu bu kasvetin içinde durulup düşünmemize imkân sağlıyor. Geliyoruz kitaba ismini veren öyküye. “Kumkertişin Kalbi” sembolik anlatımla yoğrulmuş bir öykü. Cümleler arasından eski zaman sokaklarına adım atıp Semerkant’a, Buhara’ya uzanıyoruz. Bakışlarımızı yol boyu karakterin kamburuna dikiyoruz. Anlatıcı odağı kilit taşına çeviriveriyor ve sinyali de vermiş oluyor.

Belli ki kopuş anı gözlerimizi diktiğimiz yerden çok da uzakta vuku bulmayacak. Kitabın son öyküsü “Yüzyıllık Yorgunluk” dışındaki her öykü gösteriyor ki yazar bulunduğu zamanın dışına çıkıp geçmişin hikâyelerinde gezinmeyi seviyor. İyi ki de seviyor. Zamana bir kapı aralayıp anlatımını ağdalı bir hâle getirmeden kapının ardında olanları akıcı bir şekilde anlatabiliyor çünkü. Öykülerde zincirin halkaları birbirine geçerken sürtünmelerinden doğan ne bir kulak tırmalayıcı ses duyuyoruz ne de halkalarda bir eğrilik görüyoruz. Tek nefeste kitabın sonuna gelinebilmesinin sebebi bu olsa gerek. Kadim hikayelere meftun okurları fazlasıyla memnun edecek bir ilk kitap.