Hatırlamanın bariz bir yolu

ŞEYDA ARSLAN
Abone Ol

Çocukluğum ve gençliğim ateşin içinden kırgın bakışlarla beni seyrediyorlardı. Bana mı darılmışlardı yoksa ateşin zarif, acımasız dili yanaklarını mı ısırıyordu? Sonra alevler küçüldü, kıvılcımlar seyrekleşmeye başladı. Onları kaybetmek üzereydim.

  • Panta rhei.1
  • Çünkü ben bir anın içinde bütün varlığımla var değilim. En büyük parçalarım geçen zamanın içinde.2

"Ateşin alazlarının sürekli kendini yenilemesi gibi, hayatın ve hislerimizin devri daimi, hiç durmayıp ve hiç netleşmeyip kendini kusması, beni her uyandığım güne daha bir tedirgin bakmaya itiyor artık. Hep muğlak ve hep tedirgin. Bu fasit daireye hapsolmuşluğumuz o zamanlar anlamaya çalıştığım bir şey değildi. Şimdilerdeyse önüm arkam, varım yoğum bu." Yüzüme dikkatle bakıyor, dinlediğinden eminim. Ama dinlemezden gelecek, her zamanki gibi. "Tekrar soracağım," dedi. "Az evvel yanından geçtiğin ağaca neden öyle baktın?" Derin bir nefes aldım. "Babamın, babasından evvel ölmesiyle başladı her şey. O zaman ben yirmili yaşlarımdaydım. En çok dedem başlattı. Öyle kocaman bir başlangıca ihtiyacı vardı ki. Cenazede ikimiz yan yanaydık. Kollarımız yan yana, bileklerimizin nabzını tekrar bulmaya çalışan çırpınışı yan yana. Dedemin bu anı unutup unutmayacağını sonrasında çok düşündüm. Alzheimer teşhisi konulmuştu.

Unutulan anılarsa eğer, unutan zihinse, o anıların nihayetinde kalbimize bağdaş kuran acılar ne oluyordu? Onlar da siliniyor muydu? Yoksa öncesini hatırlayamadığın, dolayısıyla üstesinden hiçbir zaman gelemeyeceğin keder yakana yapışıp kalıyor muydu? Unuttu diye telaş ettiğimiz, belki de boşluğu hatırlamış tek kişidir aramızda. Bizdeki bu dopdolu boşluğu. Mezarına doğru fısıldamıştım: Hatırlanacak ne var ki baba? Babamı defnettikten sonra dedemin mezarlığın tenha köşesine gittiğini gördüm. Sessizce takip ettim. Yıllanmış bir ağaca elini koydu. Teker teker parmaklarını kapatıp elini yumruk yaparken babamın bana söylediklerini hatırlıyordum. 'Kalp bir el gibidir, evlat,' derdi. 'Her kayıpla bir parmak kapanır, sonunda içinde o yumrukla yaşamaya başlarsın. Mühür basılır ve alışsan dahi, bir daha hiç o eski, canlı, işe yarar haline dönemez kalbin.' Sonra oturuverdi dedem. Bense hemen arkasında bekledim. Öne, dizlerine doğru eğdiği ihtiyar başı titriyor, ufaldıkça ufalıyor ve insanda uzanıp müdahale etme ihtiyacı uyandırıyordu.

Kambur duruşu ağacın gölgesiyle bütünleşecek sanmıştım. Biraz vakit geçince yanına gittim. Hiçbir yere acelemiz yoktu ama kalkmasını istiyordum. Beni görünce davrandı, ellerini dizlerine koydu. Bir şey söylemedi ama bacaklarında bir sorun vardı, anladım. O ânı ikimize de zorlaştırmamak için yanına oturmak istedim. İttirdi beni. 'Oturma!' Birkaç kez o mühürlü yumruğuyla bacaklarını dövdü. 'Ben kalkamıyorum diye sen neden çökecekmişsin? Değil sen, şu koca ağaç başını eğip kalbime hizalansa ne çıkar? Kalkamayan benim!' En büyük tasdik sessizliğimdi, ne söylenir bilemedim. Öylece dikildim başında. Ne kadar inatçı olabileceğini anlamışken kemiğe güvenilir mi zaten? Sapasağlam bir hınçla doluyken, böyle kendinden emin. Ölümün vazıh gölgesi gelip çöreklendiğinde işini unutan kemiği ne yapacağız? İnsan, zihninin kaypaklığına sırtını verecek olsa, nasılsa bir hatırlar üç unuturuz, değil mi? Ya son üçten sonra yeniden geleceğini bildiğin o hatırlamalar? Halledebilir miyiz? Siniveriyor her yere. Bin kez unut istersen. Bitmez tükenmez sabrıyla orada seni bekliyor.

Ölüyü geride bırakmış olmak sabrediyor. Artık üzerine inşa olunduğun kemiğin kırıklığı sabrediyor. Ölü sabrediyor. İşte o ağaca ben o gün dizbüken ağacı demiştim. Bakışım takıldıysa ondan." Elindeki dal parçasıyla ateşi kurcalamaya başladı. Hareketleri sert. Bense onu üzdüğümün farkındayım. "Ateşlerini çaldığını anlamayacaklar mı sanıyorsun?" dedi. Omzumu silktim. "Ateş bu gece bana lazım." Sonra gözlerine baktım. "Sizi görmem gerekiyordu." Yerinden kalktı. Mağaranın duvarına vuran ufak gölgesi hâlâ bir hayal gibi geliyordu. "O günden öncesine ait oluşum beni eksik kılmaz, değil mi?" diye endişeyle sordu. "Babamın ölümünü yaşamamış olmam?" Uzanıp çocuk başının masumluğunu okşadım. "Hayır. Biz her zaman ve mekânda, ne isek o kalacağız. Noksansız. Sen de hep benim en renkli yanım kalacaksın." Gülümser gibi oldu. Sonra bir adım geri çekilip ateşe atladı. On yaşındaki halimin alevden dillerin arasında, çıtırdayarak ufak, narin bir kıvılcıma dönüşmesini seyrettim. Daha birkaç saniye geçmişti ki omzuma bir el dokundu.

Karanlık gölgelerin arasından bir başka zamana ait halim çıkıvermişti. "Bizi dizbükenin yakınına çağırdığına göre her şey sona eriyor olmalı." dedi. Sonra karşıma geçip bağdaş kurdu. "Derler ki kederli bir ejderhanın ölmeden önce verdiği son soluk, son ateş, ona sahip olanın anılarını gün yüzüne çıkarırmış. Anlaşılan uzun müddet misafir etmeyeceksin bizi." Dinçti, konuşurken bakışlarını birer iğne gibi gözlerime saplayabiliyordu. Babamın ölümünden bir yıl sonraki hâlimdi karşımda oturan. Hayatın içe sindirilmeyen bir yanı var. Tüm karmaşasından taşıp toprak mamülü tenimize dokununca kırılması beklenen ama kırılmayan bir çeperi. O çeperin içinde ama işte yine de dışında olmanın bir afallatıcılığı var. Bunu artık seziyor olmanın da daimî bir kısırlığı. Sadece daha erken fark etmiş olmasını isterdim. Evini terk etmek üzere olan bu delikanlının, sahip olacağı yegâne yerin yine kendi yurdu olduğunu, onca cedelleşmeye girmenin gereksizliğini görebilsin isterdim. Ama savaştıktan sonra anlayabileceği bir şey bu, biliyorum. "Vedalaşmak istediğim anılar var." dedim. Sırıtarak ateşi izliyordu.

"Gökbahçe'dekilerin ateşini çalmışsın. Buraya gelmeleri uzun sürmez zaten." Onlar gelmeden her şey sona ermiş olur diye düşündüm. Sonra gençliğime döndüm: "Ailene öfkenden mi kaçtın evden?" "Tüm hikâyeyi biliyorsun. Neden baştan anlatayım?" "Doğru, biliyorum. Sadece geçen zamanı tekrar ediyorum. Evden ayrıldın çünkü babanı dinlemedikleri gibi seni de dinlemeyeceklerini biliyordun. Onu çıldırtan her ne ise seni de çıldırtacaktı. Oğullar, babaların biricik hastalıklarını dünyaya bırakmalarından başka nedir ki zaten? Aslında herkes biliyor ama kimse seninle bunu konuşmaya cesaret edemiyordu. Birileri çıkıp da babana deli dedi. Kuzularla konuşuyor bu adam, sözünün hükmü yoktur, dedi. Hâlbuki kuzulara anlattığı her masalı biz de dinledik. Hatırlıyorsun nasıl güzel konuşurdu. Karnım ağrıyor diye iki büklüm dolaşmaya başladığı zaman numara yapıyor, dediler. Gerçi kendi ailesi bile günlerce önem vermedi adamcağıza.

O gece babanı hastaneye götürmek için araba bulamadığında, kapısını çaldığın hiç kimseden ses çıkmadığında, sokağın ortasında kalakalmışken sen de herkes gibi acıdan ve babandan uzak durmak istemedin mi?" Ateş odunları ısırırken dinç duruşunun kırılmaya başladığını sezdim. Tüm benlerimi pes ettirdiğimde, hepsine karşı galip geldiğimde ne olacak sanıyordum acaba? Devam ettim: "Senin ölekez yanın da bu kaldı, değil mi? Asla baba olmayacaksın çünkü senin olanları korumayı beceremiyorsun. Siper olmayı, imkân yaratmayı. Belki de senin olanı bile güç ayırt ediyorsun. Bunları görmek istemezsen evinden, tanınmışlığından kaçabilirsin elbette. Fakat kanından kaçamazsın. Bak bana, bize. Kabul edilmenin yüceliğini hiçbir zaman anlayamayacağız. İçimizi ezen herkesten uzak durduk ve ötesini merak etmedik. Sevginin getireceği yük çok meşakkatli duruyordu hep. Dedenin, oğlu için ağladığı gibi ağlayabilmiş miydin baban öldüğünde? Hâlbuki bir ev olmalıydı.

En azından bir huyumuz sevilmeliydi. Yoksa bileniyor insan ve bir bıçağın gittiği hiçbir yere faydası olmuyor. Ki sen de gideceksin. Benim yaşıma varana kadar şehir şehir, yol yol dolanıp kendini bir yere yamamaya çalışacaksın." Artık bakışlarındaki iğneleri tamamen kırdım. Devinimin, kökte başlayıp uçlara doğru yorulması, hacmini kaybetmesi, dallara varana kadar kendini ufak bir kıpırtıdan ibaret bırakması gibi, parmaklarının gergin kıpırdanışından anlıyorum ki içinde bana karşı deli bir öfke var. Tam şu an. Fakat nihayetinde biz biriz. Bu yüzden ondaki etkim bu tedirgin parmak hareketleri olacak yalnız. Bana bu kadarını gösterecek. Üzerime atlayıp boğazımı sıkamayacağını biliyor. "Neden ejderha soluğunu çalıp da bizi buraya getirdin? Ne istiyorsun ihtiyar?" "Yaşamıma, yapıp etmelerime anlayış gösterecek birilerine ihtiyacım var bu gece. Hem özde olan halkasal değil midir? Yani kendimden en çok uzaklaştığım nokta, kendime en yakın olduğum yerdir.

Başlangıca rastlamadan sonumu bulamam." "Ya geçen onca zaman? Madem başa dönecektin bunca vakit kaybı neden?" "O, akıp giderken öğretici olmak zorunda. Eksildikçe anlatmak onun vazifesi. Vaktin tükendiğinde ise başladığın yer, tamamlandığın nokta olmalı. Yani..." Sözümü kesti: "Yani delicesine bir hareketin içinde keskin bir sabit duruş var. Hareketi de duruşu da inkâr edemezsin. İdrak etmen gereken ikisinin de gerekliliği ve birbirini sarış şekli." Gülümsedim. "Öyle. Durmak için hareket ve hareket için duruş." "Ve tüm bunlar nasıl daha doğru olabileceğini bulmak için, öyle mi? Öğreticilikten kastın bu mu?" "Daha doğru? Bu ne demek, bilmiyorum. Erdem mi? Onun uzanıp da tutamayacağın bir yapısı var. Avuçlayamıyor ama ne olduğunu anlıyorsun. En yukarıda duracak kadar kaygısız ve kendinden emin ama kimsenin kaldıramayacağı kadar ağır. Yine de sende bir karşılık bulacağı zaman herkesten farklı bir bağ kuruyor.

Aslında herkesle farklı bir bağ. Söylediğimi anlıyor olmalısın?" Kafasını sallayınca devam ettim: "Demek istediğim, daha doğrunun ne'liğine dair bir sürü şey söylenebilir ama senin daha doğrunu ve neden onu tam da olması gerektiği yere koymuş olduğunu yalnız sen anlayabilirsin. Onu seçmeye seni iten kendinden ve dışarıdan sayısız etken varken ve bu herkes için böyleyken. Yani tutup da tok bir sesle, şunu şunu yap ki haklı olasın, böyle olmalı ve oradan gitmelisin demek, diyebilen için, kişinin kendine fazla kör kalması değil mi? Temelde aynı şeyi anladığımız bir erdem var, evet. Ama başkasının izahını alıp da tenine çekersen başkasının bağıyla bir bağ kurmuş olursun. Erdem ile aranda koca bir 'başkası'. Konuşmak bir ihtiyaçsa, anlatamamak bir gelenekse, kendini duyabilmek çabası tüm bunların içinde aktığı nehir olmalı. Hepsinin sebebi bu. Aslını duyabilmek için. Eksildiğinde tamamlanır gözüken zamanın öğreticiliğinden kastım bu.

" Bir süre karşılıklı sustuk. Sonra ayağa kalktı. "Sormam gereken bir şey var," dedi. "İnandık mı gerçekten? Babamızın aklının uçup gittiğine inandık mı biz de herkes gibi?" "İnandık ya da inanmadık. Biz onun her masalını severek dinlemedik mi? Hem düşünsene bir," dedim. Ellerimi, çocukluğumda öğretildiği gibi ateşin üzerinde birleştirerek mağaranın duvarına sessiz, gölgeden bir kuş kondurdum. Sonra gölge kuşumun kanatlarını çırptırdım. "Belki bu kuşu inkâr etmek istiyorsun fakat benim, yani aslında senin ellerinden çıktığını biliyorsun ve edemiyorsun. İçinde minik, korkusuz bir kuytu bizim olanın gerçekliğine ve güzelliğine hep saygı duyacak. İnsan böyle işleyen bir çark, inanmayı seçtiklerini kayırır. Sonra aklı gelir dikilir karşısına. Gördüğün, gördüğün değil. Kokladığın, elini atıp kavradığın ve hatta yaşama dair tüm çıkarsamaların kendi diktiğin değer sütunlarına çarpa çarpa eskiyecek birer hayalden ibaret, der. Çünkü bak, gerçek değildi ama sen var olmasını istedin, der.

Böyle ikilemlere düştüğünde eminim babamızın da canı sıkılmıştır. Benim sıkılıyor. Aklım hem bir anlayış yolu sunuyor hem de kusurumu, tarafsız kalamayışımı yüzüme vuruyor. Beni kör bir tutsaklıktan kurtarıp bir başka hazımsızlığın ortasına bırakıyor. Yine de tamam desem, biraz gücenmiş olarak ama ille de ona tutunmalıyım desem. Daha güvenilir bir pencereden bakma imkânını, pencerenin dâhilinde olduğu gri duvarları kanırtarak vermiyor mu o da? Ki duvar her zaman sağlamlık demek değildir. Bazısı için enine ve boyuna uzanışıyla ölümcüldür. İnsan daha özgür olmayı seçebilir. Boş vermelisin. O aklın uçup gitmesinin abartıldığı kadar mühim bir şey olmadığını sen de fark edeceksin. Herkesin başına gelebilirdi." Kafasını salladı.

"Gökbahçe, ateşini geri almak için geldiğinde burada olmak istemiyorum. Zaten yaşayacak olduğum şeyleri bu gece görmek istemiyorum," dedi. Belki de beni dinlemeye daha fazla katlanamadı. Dediği gibi yaşayıp görecekti, sesimi çıkarmadım. Ateşin içine atlayıp gözden yitmesini seyrettim. Başka bir ben'le daha konuşmak istiyordum ama gökyüzünün çığlığını duyunca olduğum yere mıhlandım. Nihayet biri beni bulmuştu. Mağara zelzeleye tutulmuş, deli gibi sallanıyordu. Karanlıktan boyumun bilmem kaç katı bir adam çıkıp tepeme dikildi. Ateşin koruyucularından olsa gerek diye düşündüm. Tıpkı babamın masallarındaki gibi. İçimde korku yoktu. Bu hikâyeyi bitirmek istemesem, yaşadığım anlar artık kâfi gelmese o ateşi çalmazdım. Böyle olacağını başından beri biliyordum. Koca adam bir bana bir ateşe baktı. "Senin gibilerin hatırlayacak neyi olabilir de ejderhanın soluğuna ihtiyaç duydun?" Belki onun beklediği kadar zararsız değildim, diğerkâm hiç değildim.

Ama kalbimin doğuştan bilmediği şeylerdi bunlar. Bir şekilde kendi içime koymam mümkün müydü ki? Kim ruhunu kendi kalemiyle çizebiliyor? Ellerimi tutup yüzüme yaklaştırdı. "İyi bak onlara! Kendini aklayıp durmayı bırak ve buruşuk ellerine bak. Kırışıklıklar eskisi kadar rahatsız etmiyor seni anlaşılan." Donup kaldım. O geceyi kast ediyordu. Tüm kapılardan elim boş döndüğüm ve babamın odasına girdiğim geceyi. O zamanlar taze olan ellerimle babamın buruşuk çarşafını düzeltmeye cüret ettiğim geceyi. Avuçlarını yumruk yapmış, kendini katlamış, yatağın ortasında bir düğüm gibi duruyordu. Karnımda arılar var diye bağırıyordu. Kıvranıp dururken çarşafın çıkardığı hışırtı, buruş buruş olmuşluğu, aralıksız inlemeleri ve kimsenin ona inanmayışı aynı anda üzerime hücum etmişti. En azından şu çarşafı biraz düzelteyim diye öfkeyle elimi uzattığımda bileğimi havada kapıp yastığı elime tutuşturmuştu. "Hadi," demişti. Kan ter içinde, "Hadi oğlum! Yardım et!" Bazen her şey bir anda basitleşebiliyor.

Çocukluğum ve gençliğim ateşin içinden kırgın bakışlarla beni seyrediyorlardı. Bana mı darılmışlardı yoksa ateşin zarif, acımasız dili yanaklarını mı ısırıyordu? Sonra alevler küçüldü, kıvılcımlar seyrekleşmeye başladı. Onları kaybetmek üzereydim. Düşünmeden ateşe atladım. Yüzlerimiz alevlerle beraber sessizce söndü. Eğer insanlar inanırlarsa bana, sahip olduğum son hatıra, son görüntü, etimin yanık kokusunun, ellerimle yaptığım o kuşu rahatsız edip mağara duvarından uçurması olmuştu. Herkesin başına gelebilirdi.

  • 1 "Her şey akar," anlamındaki Antik Yunan deyişi.
  • 2 Yalnızız, Peyami Safa