Hüner:

BURCU BAYER
Abone Ol

Klasik edebiyatta da şiir için semt-i hüner, meydân-ı hüner, mülk-i hüner, lâf-ı hüner, hadîka-i hüner ve ma’rifet gibi ibareler kullanılması; şair için de erbâb-ı hüner, ehl-i hüner, ma’rifet erbâbı, hüner-ver gibi kelimelerin tercih edilmesi bize klasik dünyanın hünere ne denli önem verdiğini gösterecektir sanırım.

Sanatın en kurucu değerlerinden birine geldik, yani hünere. Sanat ve zanaatın henüz birbirinden ayrılmadığı o dönemlerde ustalıkla yapılmış bir taş işlemesini düşünün. Acemi bir elin tecrübesiz dokunuşlarıyla elde ettiği kaba desenlere karşı ince ve zarif desenler, pürüzsüz bir yüzey, müthiş bir ustalık. İşte bu bilgi, ustalık ve maharet isteyen ince sanatı icra etme yeteneğinin adına hüner diyoruz.

Klasik edebiyatta da şiir için semt-i hüner, meydân-ı hüner, mülk-i hüner, lâf-ı hüner, hadîka-i hüner ve ma’rifet gibi ibareler kullanılması; şair için de erbâb-ı hüner, ehl-i hüner, ma’rifet erbâbı, hüner-ver gibi kelimelerin tercih edilmesi bize klasik dünyanın hünere ne denli önem verdiğini gösterecektir sanırım. Şeyh Gâlib, şiir yazmaya başlayanlar için “Hüner semtinde koşmaya başladılar,” der. Şairler için hüner ve marifet gösterilmesi gereken meydan dildir. İnce ince işlenmesi gereken malzeme olan dilin üstündeki desenler, mecazlar, istiareler olurken yüzeyin pürüzsüzlüğü ve işin temizliği ise sanatkârın dildeki anlatımdaki ustalığı, ortaya çıkan eser ise anlatının tamamını oluşturur.

Malumunuz, geleneksel sanatlar bir kanonun içinden işler. Kanonun kuralları ve biçimi belirlidir, neyi güzel ve anlamlı bulduğu oturmuştur. Böyle bir kanonun içinde kalem oynatan sanatkâr da o geleneğin içinde bir adım öne çıkıp sivrilebilmek için hüner göstermek zorundaydı. Bu da ancak anlatım geleneğine ve klasik eserlere hâkim olmaktan, dilin inceliklerini bilmekten, ince bir zekâya sahip olup kanon içinde geleneği hem devam ettirmek hem de yeni ve özgün olmaktan geçiyordu. Hüner ya da bireysel yeteneğin geleneğin sınırları içinde olmakla birlikte o geleneği canlı ve hareketli kılan bir unsur olarak gören pre-modern dünyanın yerinde yeller esiyor artık. Sanatın içinde hüner sahibi olmanın ne anlama geldiği de değişti haliyle. Bizim klasik şairlerimiz sanatçı olmakta öyle metafizik manalar bulmazlardı. Şiir ve inşa, ikbal arayan bir Osmanlı ferdi için önemli bir hüner veya marifet gösterme alanıydı. Divan’da kalem sahibi olabilmek için divanlarında kalem oynatırlardı. Nitekim bürokraside yükselmek, makam ve mevki sahibi olmak için ellerindeki en kolay alet dildeki hünerlerini göstermeleriydi. Buna benzer şekilde, sevgili Cemal Süreya’mızın, “Bizler gazeteci olmak için şiir yazardık,” demesini hatırlayın. Fakat işin burasını şimdilik geçelim.

Dünya modernleşip mekanikleştikten sonra tarih sahnesine çıkan Jena romantikleri bu dünyayı tekrar büyülemek için sanatı kullanıyorlardı. Onlar için hüner ise doğuştan gelen bir dehaya sahip olmaktan, mekanik evreni aşarak onun içinde yüce manalar bulup bunları pek şairane biçimde ifade etmekten geçiyordu. Klasik dünyayla epey farklı bir yaklaşım. Şeyhülislâm Yahya’ya sorsanız denemeler sonucunda, yapa-boza kurulan beyitlerin hüner gösterdiğini söylerdi, böylece hüner öyle size doğuştan ve ilahi bir kaynaktan verilen bir yetenek değil, cehd ederek kazanılan, tecrübeyle gelişen bir şey olarak görülürdü.

Romantiklerin bu yaklaşımına biraz da olsa benzer bir tavrı ise tasavvufî edebiyatta ve onun bugünkü temsilcileri olan gelenekselci ekolde görüyoruz. Hünerin çok çalışmakla kesbedilen değil dolu içmekle elde edilen manevi bir hediye olduğu görüşü sufi literatürde pek yaygındır. Tapduk Emre “Söyle Yunus” dediğinde dili çözülüverir Yunusumuzun. Vecd halinde kendini tutamayan dervişin dilinden dökülen şatahatlardan bir tür bile oluşmuştur. Yine tasavvuf terbiyesi icabınca da, hüner göstermek ayıplanacak bir davranıştır. Mesela Süheyl Ünver gençlere nasihatlerinde “Kemal kazan ama hüner-furuş olma” diyordu. Hüner göstermekten imtina etme davranışını hünerin hem klasik hem de modern anlamı için kullanabiliriz burada. Fakat modern edebiyatta hüner göstermek, ince zekâsını ortaya koymak biricik kıymet addedilirken, Ünver’in bu sözünü haklamak pek zor olsa gerek.