Huysuz ile Muzip

REMZİ ŞİMŞEK
Abone Ol

Tam kendimi udun o sırlı tınısına kaptırmıştım ki ezan okunmaya başladı. Cafer Yusuf eserinin en hareketli, ritmik yerindeyken usulca düşürdü ritmi, sonra udun sesi ufak ufak kısılmaya başladı, teller git gide daha az ses çıkardı. Resmen gözlerimin önünde ilahi olana bir boyun eğme, ona hürmet göstermenin en estetik hali canlanıyordu.

Söze nasıl başlanır emin değilim. Akademik hayatım boyunca yazdığım tez, makale, tebliğ metinlerinde yaşamadığım sıkıntıyı anlatacağım hikayede yaşıyorum. Bu durum bana kalırsa şaşırtıcı değil bu yüzden de yüksek müsaadenizle anlatmaya işin kolayına kaçıp en başından başlayacağım.

Büyük büyük dedelerim Huysuz Necip Efendi ile Muzip Tahsin Efendinin dostlukları bir kenara, münakaşa ve takılmaları çevrelerinde pek meşhurmuş. Ulema taifesinden olan bu iki efendinin lakaplarından da anlaşılacağı üzere birinin engellenemez huysuzluğu, diğerinin ise iflah olmaz muzipliği dillere destanmış. Tahsin Efendi geçkin yaşına rağmen esnafa takılır, türlü türlü şakalar yapmaktan geri durmazmış. Necip Efendi ise çatık kaşlarını kolay kolay doğrultmazmış. Hikaye uzar gider kestirmeden asıl meseleye dönersek mevzu 1 Kasım 1928’in öncesine dayanıyor. Rivayetler çeşitli, kimi aile büyüğümüz mezkur hadiseyi Harf Devrimi’nden üç ay evveline dayandırırken, büyük halamız anlattığında aradaki süreyi bir yıla kadar çıkarmıştı. Günümüze kadar anlatılagelen vakanın hikaye edilişi aile geleneği oluvermiş.

Velhasılıkelam olay şu şekilde cereyan etmiş: Huysuz Necip Efendi bir sabah kan ter içinde uykusundan uyanıp ev ahalisi henüz yataklarında istirahattayken yollara düşüp soluğu dünürü Tahsin Efendi’nin evinde almış. Kapıyı Tahsin Efendi açtığında birbirlerinin yüzlerine o dehşet dolu bakışları savurmuşlar. Tahsin Efendi “hayırdır inşallah” bile demeden buyur etmiş içeri. Necip Efendi de oturur oturmaz anlatmaya başlamış dehşetli rüyasını “Mirim, bir rüya gördüm dehşete kapıldım ne yapacağımı bilemedim,” diyince yüzünden gülüşü eksik olmayan Tahsin Efendi boyun büküp ahvalinin tercümanı derin bir nefes alıp bırakmış “Sorma biraderim sorma, bende de durumlar aynı, hayrolsun anlat hele” diyip sükût etmiş. “Bir sınıftayız sen muallim olmuşsun ben talebe, yazılar gösteriyorsun bana, oku diyorsun okuyamıyorum ben okuyamayınca kahkaha atıp gülüyorsun, ‘Beter ol!’ diye haykırıyorsun,” dedikten sonra uzun sakalını sıvazlayıp gözlerini yere dikip susmuş. “Ben de aynı rüyayı gördüm, muallim sensin ben talebe ben bilemedikçe kafama vuruyorsun, ‘Senden bir halt olmaz!’ diye bağırıp çağırıyorsun” dedikten sonra göz göze gelmişler ve ağlamaklı bir halde tek kelime etmeden birbirlerine bakıp durmuşlar.

Sonrası birçoklarının malumu Harf Devrimi ile beraber alfabenin değişmesiyle başlatılan kampanya, buyurunuz altta Ramiz Gökçe’nin 13 Ağustos 1928 tarihli Akbaba dergisinde yayımlanan karikatürü. Latin harflerinin birleşimiyle vücuda gelmiş bir adam, Arap harflerinden mürekkeb diğer adamı tekmeleyerek kovuyor. Karikatürün açıklamasında ise Arap harfleri hakkındaki her ilkokul çocuğunun maruz kaldığı meşhur cümlenin asıl kaynağını görüyoruz. “…Kargacık burgacık eski Arap harfleri yerine yeni, medeni Türk harfleri kaim oluyor” şeklinde izahat veriliyor. Devrimin gerekçesi de malumunuz bu harflerin okuma yazma öğrenmeye mani olacak derecede zor olması ve “kargacık burgacık” olması. Dedelerimin çektikleri sıkıntıları anlatmaya pek lüzum yok asıl mevzu başka çünkü.

Efendim bendeniz, filoloji okumamı hep, ailemizin nesiller boyu anlattığı bu hikayeye bağladım. Biraderimin hattat olmasını da bendeniz yine bu vahim hikayeden kaynaklı gördüm. Tam buracıkta biraz da kendimden bahsetmem icap ederse; bendeniz Fransa’da köklü bir üniversitede akademik hayatına devam eden, çalışmalarını şimdilik Frenk ilinde sürdüren, dönmek için gün sayan, sıradan bir akademisyenim. Bu sene Ramazan ayı içinde gerçekleşecek bir sempozyum için davet aldım ve İstanbul’dayım.

Çantamda yapacağım “Cumhuriyet Tarihinin Trajik Başarısı: Harf Devrimi” başlıklı sunumumun taslakları hazır bir şekilde İstanbul’a geldim. İlk iş olarak da soluğu kıymetli biraderimin yanında aldım. Dört bir tarafı hüsn-i hat levhaları ile dolu bu atölyede hiçbir yerde olmadığım kadar kendimi evimde hissettiğimi defalarca söylemiştim biraderime ve yine söylemeden duramadım. Biraz sohbetten sonra bendeniz atölyede dolanıp levhaları ziyarette bulunurken biraderim işinin başına geçip çalışmasına devam etti. İşte o sıra gördüm malum levhayı. Gördüğüm İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın, pek kimselerin bilmediği, aruzla kaleme aldığı şiirlerinden birinin hat sanatı ile yazılmış haliydi. Hoca için “güzel söverdi” derlerdi, “aruzla söverdi” derlerdi.

Bendeniz de bu şiirleri, Hocanın bazı hususi notlarını incelerken görmüş nadir insanlardan biriydim. Levhada yazan ise en meşhurlardan biri olan “Senin o billur gibi…” diye başlayan beyitlerinden biriydi. Tahmin edeceğiniz üzere önce dehşete kapıldım, onca ayetin, hadisin yanında bu küfürlü beyit benim bile garipseyeceğim bir tablo oluşturuyordu. Çabuk atlattım şaşkınlığımı ve biraderime takılmak geldi içimden. Aslına bakarsanız ekseriye takılmaları biraderim yapardı, bense somurtkan huysuz olandım. Bu tavırlarımızdan ötürü bütün ailenin karar kıldığı bir gerçek vardı, bendeniz Huysuz dedemize, biraderim de Muzip dedemize çekmişti. Ama yaşlandığımızı hissettiğim şu zamanlarda fark ettiğim bir şey vardı; bendeniz yaşlandıkça muzipleşmiştim biraderimse huysuzlaşmıştı.

“Ya biraderim hiç yakışıyor mu sana?” Çatık kaşları ile baktı bana.

“Güzel sanatını bu küfürlü beyitlerle nasıl icra edebildin, hiç titremedi mi elin?” Sanki cevabını önceden hazırlanmış gibi es vermeden höykürdü.

“Onlar şiirlerini küfürlerle bezerken yakışıyor da ben yazınca mı mesele oluyor, hocanız sayılır tabii o yüzden laf edemiyorsunuz değil mi?” Ufaktan bir kahkaha attım.

“Tövbe, sustum biraderim” diyerek kapattım konuyu.

Akşam iftara davet etti ama başkasına sözüm olduğunu öğrenince ertesi gün için sözleştik.

“Seni meşke götüreceğim,” diyince bendeniz de pek heveslendim.

O akşam bir aileye iftara davetliydim. Aile ile münasebetimiz eskiye dayanır, uzun hikaye, geçelim. Epeyce zenginleşmişler, bunu evlerinin büyüklüğünden ve bendenizi yol üstünden aldıkları arabalarından anladım. Kocaman evin duvarlarında tablolar vardı. Kocaman avizeler göz kamaştırıyordu. Şükürler olsun ki henüz ayakkabı ile evlerine girmiyorlardı. Ayağımdaki kaliteli ev terlikleri memleketimde olduğumu hatırlatan en önemli ayrıntıydı diyebilirim. Büyük salonun başköşesinde yer alan muazzam bir hatla yazılmış silsile-i şerif hususi dikkatimi celbetti. Vakit daraldığından hemen sofraya geçmiş bulunduk. Ezan beklenirken herkes kendi içine döndü.

Sofrada evin iki oğlu ve baba ile oturuyorduk, servisi hizmetçi bir kızın yapmamasına sevinmiştim, evin küçük oğlu çorbaları doldurup sol yanıma oturdu. Büyük oğlan sağımda dururken evin büyüğü baba da karşımda oturmuş dua ediyordu. Derken ezan sesi duyulur duyulmaz orucumuzu açtık, elhamdülillah. Eğildim çorbadan bir kaşık aldım, un katılmamış süzme mercimek çorbasıydı. Un katılmamış süzme mercimek çorbasından ikinci kaşığımı da aldım ve tam üçüncüsü için kaşığımı daldırmışken çorbaya, gözüm tam babanın başı üstünden görünen levhaya takıldı. Öylece kalakaldım. Durumum haliyle hemen fark edildi. Baba heyecanla atıldı.

“Hayırdır hocam çorba kötü mü yoksa?” Bir anlık dalgınlıktan sonra kendime geldim ama gözlerim hâlâ levhaya kilitlenmiş duruyordu. Öylece konuştum.

“Yoo hayır çok güzel olmuş, sadece duvardaki levhaya takıldı gözüm.”

Kocaman dişlerini göstererek omzu üzerinden levhaya hızlı bir bakış atıp bendenize laf yetiştirdi.

“Çok güzel değil mi hocam, Neyzen Tevfik’ten.”

Yüzümde acı bir gülümseme vardı, o an büyük büyük dedemlerin anlatılagelen hikayesine kaç kere gittim geldim bilmiyorum ama tekrar tekrar okudum levhayı. Levhada Neyzen’in dillere destan, sin kaflı küfrü redif yaptığı şiirinden bir parça yazıyordu. Karşımda “Çok güzel değil mi hocam, Neyzen Tevfik’ten,” diyen adamın yüzüne bakıp, yüzümdeki acıyı sildim.

“Ya efendim öyle öyle, çok veciz çok!” diyerek un katılmamış pek leziz süzme mercimek çorbama geri döndüm.

Ertesi gün biraderimle meşke doğru yola çıkmıştık. Önceki gün başıma gelen bu olayı anlatınca, kocaman bir kahkaha attı.

“Ya sen onlara mı davetliydin?” Göbeğini tutarak gülmeye devam etti sonra da bir anda durup anlatmaya başladı.

“Ya onlar geçen ay geldiler bana, maaile. Daldılar atölyeye hmm bu çok güzel hmmm şu çok güzel falan derken kızları bu ayet mi dedi, yok dedim Neyzen Tevfik’ten dedim, aaa dedi, baba bunu alalım dedi, hayda dedim içimden, izah edeceğim müsaade de etmiyorlar baktım burunlarının dikine gidiyorlar ben de kızdım hiçbir şey demeden sattım gitti.” Düşünceli bir halde biraderime baktım.

“Tam yemek masasının karşısına asmışlar.” Dudağını ısırdı.

“Deme ya!” Yüzünde ufak bir pişmanlık oluştu, sonrasında bendeniz de güldüm.

“Olsun iyi yapmışsın. Elbet öğrenirler, öğrenirler öğrenmesine de inşallah anlarlar,” diyerek kapattık konuyu.

Velhasılıkelam olaylı İstanbul ziyaretim henüz heyecanını yitirmemişti. Meğerse biraderimin bendenizi meşk diyerek getirdiği yer Ramazan’da Caz etkinliği çerçevesinde Türkiye’ye gelen Dhafer Youssef konseriymiş. Dhafer Youssef dediysem anlayacağınız üzere bildiğimiz Cafer Yusuf’tu kendileri. Cafer Yusuf’u çok sevdiğimi bildiğinden bu fırsatı kaçırmamış, bendenize hoş bir sürpriz yapmış. Haliyle pek memnun oldum. Udun sesi her zaman sırlı gelmiştir bana. Cafer Yusuf’un eserlerinde bunu çok daha iyi anlarsınız. Tam kendimi udun o sırlı tınısına kaptırmıştım ki ezan okunmaya başladı. Cafer Yusuf eserinin en hareketli, ritmik yerindeyken usulca düşürdü ritmi, sonra udun sesi ufak ufak kısılmaya başladı, teller git gide daha az ses çıkardı.

Resmen gözlerimin önünde ilahi olana bir boyun eğme, ona hürmet göstermenin en estetik hali canlanıyordu. Udun sesi kesilince ters çevirdi ve ezanı dinlemeye başladı. Karşımda muazzam bir olay yaşanıyordu ve bendeniz bu muazzam olayın şevkindeyken her şeyi berbat eden o sesi duydum; yanımdaki kadın kocasına eğilip sesinde anlamsız bir nefretle “Görüyor musun bak tembihlemişler adamı, bunlar var ya!” dedi. Aynen bunu söyledi. Gayri ihtiyari dehşetle yüzümü dönmüş bulundum, tıpkı bir gece evvelki gibi büyük dedemlerin rüyalarına gidip gidip geldim kısacık anda. Pek akıbeti düşünmeden usulca eğilip sanatkârın isminin harflerine basarak “Değil mi efendim değim mi, koca Daaafer Youussefff’i düşürdükleri hallere bakın, bunlar var ya yarın bir gün şeriat da getirirler.” Bendenize hak verip cık cıklayarak önlerine döndüler.

Dönüş yolunda biraderime anlattım bu küçük vahim olayı, Neyzen’e üç İhlas bir Fatiha okuyup gönderdik.