İkilikler, Tekillikler, Eşlikler Etrafında Kurmaca

CEMAL ŞAKAR
Abone Ol

Söz konusu ikilikler modern hayatın kurucu öz-nitelikleri olduğu için modernitenin içinde doğan her ne varsa bu öz-niteliklerden pay almak zorundadır. Bu dönemde doğan kurmaca da (roman ve öykü) payına düşeni almıştır. Kurmacanın payına düşen öncelikle ikiliklerin kurduğu çatışma ve çelişkilerdir. Bu öz-nitelikler modern kurmacanın vaz geçemeyeceği örüntüleri inşa etmek için dinamik, yaratıcı gerilim ve çözümler sunar.

Modern İkilikler

Modernite Greklerden ikilikleri tevarüs etmiş ve kendini bu miras üzerine kurmuştur. Bütün büyük anlatılar bu ikilikleri kurmak ve onlara yaslanmak zorundadır. Çünkü modernlik açısından ikilikler her zaman ben’in ve toplumun kurulmasının zorunlu koşuludur; öteki’siz bir ben inşası mümkün değildir. -Öteki’siz, çatışmasız ve çelişkisiz bir toplumsal hayat zaten nizam içinde olduğundan ona nizamat vermeye gerek yoktur. -Modernite tevarüs ettiği ikilikleri kendi özgül koşullarına göre yorumlayarak yeniden düzenlemiştir: ben-öteki, özne-nesne, insan-doğa, akıl-hurafe, batı-doğu, iktidar-muhalefet gibi. İkilikler kendi altında saflaşmayı, toplaşmayı pratik olarak örgütler, kişinin seçimlerine göre ona kimlik verir ve böylece insan toplumsal hayat içinde yerini belirler. Bu konum alışta ikilikler oldukça işlevseldir. İktidar konum alışları belirlemek ve topluma nizamat vermek için ikilikleri kendi büyük anlatısına göre tasnif eder. İkiliklerde özellikle ikinci terim öteki’ne gönderme yapar ve öteki her zaman beriki’nin aşağıladığı, dışladığı, küçük gördüğü ne varsa onları işaret eder.1

Bu işaret sisteminin kendi içinde bir hiyerarşi kurduğu açıktır. Öteki kendini beriki’ne, hiyerarşik olarak üstte, belirleyici olana göre kurmak zorundadır, ki beriki hep modernitenin savladıklarıdır. Bu savlar da büyük bir bütünlük kurar. İkilikler, toplumsal hayat içindeki çatışmalar, çelişkiler için bağlam oluşturur ve kurulan bütünlük içinde çözümlenmeye çalışılır. Ama modern ikilikler geçişken değildir, birbirleriyle karşılaştıklarında birer öz gibi varlıklarını korurlar, aralarında diyalektik bir ilişki olmadığı için senteze ulaşılmaz. Modernite varlığını bu ikiliklere borçludur. İkilikler, kendisi büyük bir bütünlük olan modernitenin kapsamı içindedir ve bu kapsam aynı zamanda aşkın olandır. Antik toplumdaki erdem idesi, modernitede yerini özgürlüğe bırakır; bu aşkınlık, ikilikleri de kapsar ve düzenler, yani çatışma ve çelişkilere hem sınır çizer hem de çözümler.

Söz konusu ikilikler modern hayatın kurucu öz-nitelikleri olduğu için modernitenin içinde doğan her ne varsa bu öz-niteliklerden pay almak zorundadır. Bu dönemde doğan kurmaca da (roman ve öykü) payına düşeni almıştır. Kurmacanın payına düşen öncelikle ikiliklerin kurduğu çatışma ve çelişkilerdir. Bu öz-nitelikler modern kurmacanın vaz geçemeyeceği örüntüleri inşa etmek için dinamik, yaratıcı gerilim ve çözümler sunar. Olaylar, olgular, durumlar ikilikler arasında gerilir, gevşer ve bu anlar kurmaca kişisinin tepkilerini, ruh hallerini açığa çıkarır.

Klasik anlamda trajedisini kaybeden modernite için andığımız ikilikler trajik seçimlerin yerine ikame edilmiştir. Modern kahraman ne tanrıların ne de iyiyle iyinin arasında kalmaktadır. Onun yaşadığı gerilim modern savları kendinde toplayan birinci terimle, modernin ötekisini gösteren ikinci terim arasındadır.2 Kurmaca da gerilimini ve çatışmasını bu ikiliklerin üzerine kurar. Değerleri birbirlerine eşleyerek rahatlıkla bünyesine katar. Çatışmalar, olay örgüsü boyunca yükseltilip düşürülür ve finalde aşkın olana göre düzene sokulur. Final ne kadar değişik ve çarpıcı olursa olsun, kurmacanın sonunda aldığı düzen, genellikle modernitenin kurduğu bütünlükle uyum içindedir. Ben, ben olarak, öteki, öteki olarak ya da doğu, doğu olarak, batı da batı olarak kalır. İkiliklerin keskinliği nedeniyle aralarında geçişkenlik yoktur. Birbirlerine ne kadar değerlerse değsinler, ne kadar çatışırlarsa çatışsınlar hep kendileri olarak kalırlar, sadece kimi yırtılmalara, çatlaklara neden olurlar. Kurmacaya düşen de bu yırtılmaları, çatlakları görünürlüğe taşımaktır.

Ülkemiz edebiyatında modern ikilikler genellikle doğu (gelenek)-batı (modernleşme), insan (birey)-doğa (toplum), iktidar (sağ)-muhalefet (sol) şeklinde yorumlanarak kurulmuştur. Zaten batı-doğu diye tam ortadan keskince ayrılmış iki kültürün kendi içinde ürettiği ikiliklerin birebir örtüşmesi düşünülemez. Mutlaka farklı kültürlerin ikiliklerinden bazıları diğer kültürde boşa düşecektir. Aksi halde bir ayrışmadan söz edilemez zaten. Bu bağlamda örneğin bireyin teşekkül etmediği bir kültürde özne-nesne ya da Tanrı-insan ikiliğinin cari olduğu bir kültürde insan-doğa ikiliğinden söz edilebilir mi?

Çatışmaların, çelişkilerin hangi ikiliğin altında anlatıldığı onun kaderini de belirler. Kurmacadaki örüntüler, bağlılaşımlar, kişilerin birbirlerine göre konumlanışı, zaman ve mekan kurgusu gibi ögeler hep seçilen ikiliğe göre şekillenir. Örneğin Fatih, Harbiye’ye karşı konumlanırken; ilahi aşk doğuya, beşeri aşk batıya düşecektir; işçi-köylü muhalefeti, patron-ağa iktidarı temsil edecektir.

İkilikler marifetiyle kurulan çatışmalar, çelişkiler, kültürlerin ürettiği büyük bütünlükler sayesinde insanlarla, toplumsalla, kültürle bağlılaşım içinde olur. Kurmaca da bu sisteme göre çalışır; bazen bağlılaşımları eleştirerek oralarda bir gedik, bir yırtılma, bir kopma açmaya çalışır. Çünkü modern kurmaca aşkınsal olan özgürlük vaadinin peşindedir.

Bireyin teşekkül etmediği bir kültürde özne-nesne ya da Tanrı-insan ikiliğinin cari olduğu bir kültürde insan-doğa ikiliğinden söz edilebilir mi?

Postmodern Tekillikler

Postmodern zamanlarda büyük çatışmaların çözüldüğünü; ikilikleri keskinleştiren iktidar yapılarının gevşemesiyle birlikte onların da silikleşip müphemleştiklerini biliyoruz. İkilikler evrensel ve tarafsız görünümlerini giderek yitirmeye başladı. Postmodernlerin iddialarına göre ikilikler hiyerarşikti ayrıca evrensel ve tarafsız görünümleri eşitsizlikleri ve şiddeti meşrulaştırıyordu. Yeni durumda ikiliklerin yerini toplumsal cinsiyet, mikro kimlik, ekoloji, yerellik, azınlık, çokluk, göç gibi tekillikler almaya başlamıştır. Adı üzerinde tekillikler, ancak bireyin kendinde başlayıp yine kendinde biten çatışmaları yaratabilir. Birey yaşadığı acıklı, can yakıcı durumlarının, derin bunalımlarının, krizlerinin, açmazlarının kaynağını dönüp kendinde arar ve bu arayış genellikle çocukluğa kadar uzanan derin bir kazıyı gerektirir. Bu durumda modernitenin canlı tuttuğu ikilikler giderek silikleşip müphemleştiği hatta biçimsizleştiği için birey yaşadığı krizi genellikle büyük bütünlüklere bağlayamaz.

Onun yolunu aydınlatan, ufuk çizen, umut veren büyük bütünlükler olmadığı için kendi içine döner, kendinden başka yolu yoktur. Bu bağlamda Alain Touraine’de uzun bir alıntı yapmak anlamlı olacaktır: “Toplumun artık birliği yoktur, dolayısıyla da hiçbir kahraman, hiçbir toplumsal kategori, hiçbir söylem anlamın tekelini elinde tutmaz. Bu da bizi pek çok yapıtın savunduğu çokkültürcülüğe götürür. Bir başka düzeyde, üretim, tüketim ve siyasal yaşama ilişkin tutumların birbirinden ayrılması, dolayısıyla da Batı düşüncesinin kavradığı biçimiyle toplumun yok oluşu karşısında duyulan ve daha önce değindiğimiz kaygı, tarihsel öznelerin yitimine ilişkin bilince yeniden kavuşur. Buna koşut olarak, bireysel özne giderek çözülür ve sonunda Erwing Goffman tarafından eylem yönelimleri ve projelerle değil de bağlamları, etkileşimleriyle tanımlanan bir Kendi’nin takdimleri silsilesine indirgenir -ki bu da Kendi’yi (Self) büyük bir zaafa indirger.”3

Postmodern kahramanlar artık toplumsal değildir, yeni kahraman bankacıdır, borsacıdır, stratejisttir ve modern toplumsal normların kaynağı ikiliklere de bağlı olmadığı için kendi tekilliği içinde kendini inşa eder; yukarıda saydığımız tekilliklere uygun olarak mikro-politikalara eklemlenir. Bu durum da çokça dile getirildiği gibi toplumsal-sonrasının inşası demektir. Artık toplumsal çatışmaların yerini kültür savaşlarının aldığı yeni bir rejimle karşı karşıya kalmışız demektir.4

Tekilliklerin, postmodernin yassı zemininde yan yana durmalarında herhangi bir sıralama, öncelik-sonralık, neden ya da yasa yoktur; onlar nedensizce, öylesine yan yana durmaktadırlar. Bu durum modernliğin ilerleme fikrinin ardardalığının yerini eşzamanlılığa bırakması demektir. Neden-sonuç, amaç-araç arasındaki zincir kopunca yarına dair bir çıkarımda bulunmak, umut etmek, hayal kurmak da zorlaşır. Çünkü kurulan hayale, canlandırılan umuda gidilecek bir yol, bir strateji planlamak da zorlaşır.

Postmodernliğin başarısı, kendisinin büyük bir bütünlük kurmadığı, böylece toplumsal hayatı hiyerarşik ikiliklerle düzenlemek ve giderek elinin yettiği yerlere kadar dünyaya nizamat vermek gibi bir derdinin olmadığı sanısını uyandırmaktır. Zaten kendi kriziyle kendince baş etmeye çalışan postmodern birey de postmodernliğin kurduğu büyük bütünlüklerin toplumsal hayatı düzenlemeye devam ettiğini gözünden kaçırır. Burada düzenlenen toplumsal hayat ulus devletle sınırlı değildir. Postmodernlik evrenselleştirdiği demokrasi, tüketim, özgürlük gibi büyük bütünlüklerini batı-dışı toplumlara cebren dayatır.

Dahası mutlaklaştırdığı tekillikler kendi içinde bir şiddet taşır; cinsel kimlik politikaları, etnisite, ekoloji, azınlık, göç gibi mikro-politikaları kendi rengine boyayarak toplumsal-sonrası zemine dayatır. Bu dayatma iki yanlı çalışır; bir yandan mikro-politikalara eklemlenen orta-sınıfın vicdanını rahatlatır, diğer yandan ulusların değer ve normlarını alt-üst ederek kaosa yol açar. Etrafındaki kaosu ancak kartel medyanın ürettiği söyleme boyun eğerek anlamaya çalışan bugünün insanı neye savaş neye terör diyeceğini dahi bilemez. Beslendiği büyük anlatılar da çözüldüğü için olayları ve olguları değerlendirebilecek kodları, nirengi noktalarını bulamayınca sonunda kendi tekilliğine sarılır.

Bugün fabrikaların şehir hatta ülke-aşırı yerlere taşınmaları somut emeği buharlaştırıyor, görünmez kılıyor. Ayrıca üretmenin yerini tüketmenin alması, üretimin sadece tüketmeye koşullandıklarımızın üretilmesi olarak anlaşılması, hizmet sektörünün yaygınlaşıp geleneksel üretim alanlarını kapatması, ekonomik refah ölçümlerinin ücret artışı, bireysel refah olarak değerlendirilmeyip büyüme, enflasyon, kur, borsa, bitcoin göstergeleriyle ölçülmesi sözünü ettiğimiz ikilikleri aşındırıyor, biçimsizleştiriyor elbette. Ekonomik büyüme merkezi değer haline geldiği için bir dönemin merkezi sorunlarının başında gelen toplu iş görüşmeleri, grevler, lokavtlar bugün ülkenin gelişimine ket vuran eylemler olarak anlaşılıp kınanıyor. Dolayısıyla fabrika bacalarından çıkan kara dumanlar, vardiya sirenleri, işçi, emek, yoksulluk gibi olgular hayattan çekiliyor, dahası gösteren ve gösterilenini yitirmiş boş göstergelere dönüşüyor.

Gündelik hayat içinde geçim kaygılarının, diğer insanlarla kurulan ilişkinin ahlaki boyutunun, işsizlik, sosyal güvence gibi insanın canını yakan sorunların, dijital ekranlarda akan bir takım verilerin altında buharlaşması; bir dönemin toplumu düzenleyen ikiliklerinin gözden düşürülüp dudak bükülmesi postmodern kurmacanın doğduğu atmosferi gösterir. Postmodern kurmacanın bilinen niteliklerini burada anmanın bir anlamı yok, önemli olan bu nitelikleri doğuran atmosfer. Kendini tekillikler etrafında inşa eden postmodern bireyin toplumsal sorunlara bakışını da zorunlu olarak bu tekillikler şekillendirecektir. Emeğin soyutlaşması, işgal, sömürü, dinsel ve etnik ayrılıkların kaşınması, tüketimin kutsallaştırılması, ekolojik duyarlılığın ya da cinsel kimlik politikalarının toplumsal çelişkilerin yerine ikame edilmesi gibi olguların arasında herhangi bir bağlılaşım olmadığı, kendi tekilliklerini koruyarak yan yana durdukları şeklindeki bir algı bireyin bakışını da biçimlendirir, örgütler.

Her şeyin çözülüp biçimsizleştiği postmodernlikte toplum idesi bireydir. Aşkın olanın yine birey olması, aslında posmodernliğin yassılttığı zeminde aşkınsal olandan söz edilemez olmasının farklı yoludur. Aşkın olan da yassı zeminde tekilliklerle yan yanadır. Bu dönemde üretilen kurmaca bireysel ve toplumsal sorunları temalaştırsa da göndermeleri, imaları, eleştirileri metnin kendisine dönüktür. Kurmaca eserler ikiliklerin oluşturduğu bağlama atıf yapmadıkları, oradan kaynaklanmadıkları için bağlamını metinlerarasılıkta kurar.

Daha önemlisi toplumun tek tek bireylerden oluştuğu algısı nedeniyle toplumsallık bir türlü inşa edilemez, bunun için dönemin kurmacası sadece kişisel deneyim ve dilden ibaret kalır. Bireyin hayat içinde çarptığı olay, olgu ve durumların onda yarattığı ruh halleri anlatıların merkezini oluşturur. Her şey bireyde olup bitmektedir; hep o yaralanır, hep o yalnızdır, hep o mutsuzdur, hep o sahicidir, hep o tek gerçektir. Hep’lerin o’nda toplanması nedeniyle anlatılar da tekilliklerin belirlediği daracık ortak paydada kümelenir. Alanın daracık olması nedeniyle anlatılar nerdeyse aynı kalemden çıkmış izlenimini oluşturur. Bu noktada yazma motivasyonu, yazma nedeni ‘bir de ben yazdım’, ‘ben böyle yazdım’dan ibarettir; bu durum da ben’i anlatının bahanesine dönüştürür.

Postmodern durumun ölüm ilanlarına meyyal olduğunu biliyoruz; sanatın, estetiğin ölümü de bundan payını alıyor.

Geleneksel Eşlikler

Kur’an’ı Kerim her şeyin eşiyle yaratıldığını beyan ediyor. Elmalılı tefsirinde mezkur ayeti (Zariyat/49) şöyle yorumlar: “Beydâvî yalnız bu mânâyı göstererek ‘Her cinsten iki çeşit’ diye tefsir etmiştir. Bu mânâ öncekileri de içine alması açısından daha kapsamlıdır. Ancak bu takdirde ‘Herşey’den maksat, sadece cins olmuş oluyor. İfadenin zahiri ise her ferdi içine almaktadır. Onun için biz bundan herşeyin dış alemde ve iç dünyada veya haricî ve zihnî olmak üzere iki özelliğini ifade eden ve dış dünya ile iç alemi arasında çift bir uyum ile tecelli eden idrak meselesine de bir işaret anlıyoruz. Gerçi herşey bize iç alem dışındaki biçimini hikaye eden bir izlenim ile tecelli eder ve hakikat bu iki şeklin bir diğerine uyumu ile bilinir ki bunun birine ‘asîl’ birine “zıllî” dahi denilir. Herhangi bir şeyden hasıl olan her şuur yani algılama olayında bu ikilik kaçınılmazdır. Bu ikilik içinde birleştirilmeden hiçbir şeyin varlığına inanılamaz ve tefekkür edilip düşünülemez.”5

Öncelikle bu eşlikler istidlali bilgi yöntemi olarak düşünülür. Eşlikler, kıyası mümkün kılar ama daha önemlisi bunların birbirini tamamladığı düşüncesidir. Elmalılı’nın da işaret ettiği gibi hakikat bu eşliklerin birbiriyle uyumudur. Eşlikler, ikiliklerin aksine birbirlerini tamamlarlar, birbirlerinden bağımsız varlıkları söz konusu değildir, bu nedenle de onlara tamlık da diyebiliriz. Her şey eşiyle tamlanır, bu yüzden aralarındaki ilişki varoluşsaldır: (Ruh-beden) Ruh olmazsa beden ölür; (dünya-ahiret) ahiret yoksa dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibaret kalır; (gece-gündüz) gece olmazsa gündüz de olmaz; (iyilik-kötülük) kötülük iyiliğin eksikliğidir; (iman-küfür) kalpteki siyah nokta insanın hallerine göre etkinliğini artırır ya da azaltır; (hayat-ölüm) ölü toprak suyla yeniden canlanır ya da mezarda kemikleri un ufak olmuş insan yeniden diriltilir.

Eşlikler birbiriyle çatışma halinde değil, uyum içindedir ve birbirlerini kendilerinde tamamlarlar. Birbirlerinde tamamlanmak için sürekli denge arayan eşlikler toplum idesi olan ahlaka göre yapılanırlar. Eşliklerin hiyerarşik bir düzenlemesi yoktur, Allah Yasa’nın, dolayısıyla ahlaki ilkelerin, toplumsal normların kaynağıdır. O, her şeyi yoktan yaratmıştır, varoluşun ilkesidir, O yoksa varoluş da düşünülemez. Her türlü çatışma, çelişki eşliklerin birbirinde sükun bulmasıyla çözümlenir, eşliklerin birbirinde buldukları sükun önce insanı, sonra da toplumsal hayatı bir karara vardırır. Zaten ahlak, tüm eşlikleri kapsayıp düzenlediği için modern ikilikler gibi çatışma ve çelişki üretmez; postmodern tekiller gibi bireyde başlayıp yine onda bitmez; bir aşkınlık olarak ahlak, eşlikleri tanımlar ve düzenler.

Geleneksel edebiyat âşık-maşuk, iyi-kötü, güzel-çirkin, ruh-beden, gayb-gerçeklik, hayal âlemi-görünür âlem gibi kategorilerin oluşturduğu bağlama göre kendini inşa eder. Âlem hem ilmin nesnesi hem de Allah’ın sürekli yaratımının mekanı olduğu için daima insanla mükaleme içindedir. Kendisi de bir ayet olan insan, âlemde Allah’ın kevni ayetlerini görür, onları okur ve oradan kendine bir yol arar. Âlem, insandan ayrık bir varlık alanı değil, insanın var-olduğu, var-kaldığı dolayısıyla varoluşu için zorunlu bir alandır. Kendi var-kalışı bu alanı zorunlu kıldığı için onunla özne-doğa ikiliği üzerinden ilişki kurup tahakkümü altına almaz, aksine birlikte var-olabilmenin koşullarını arar.

Geleneksel edebiyat bir yol ve yolculuk hikayesidir; herkes, O’nun yolunda yolcudur ve maksat vuslattır. Allah sükun bulunan, mutmain olunan bir menzildir. Bütün geçişkenlikler orada tamamlanıp aslına döner. Böylece eşliklerin kendi içindeki geçişkenlikleri aşılmış, eksiklikler giderildiği için her şey saflaşmış olur.

Velhasıl

‘Ne yapıyorum’ sorusu ontolojik bir sorudur. Bir akış içinde yaşayıp giden insanı durdurur; kenara çekilmesini ve muhasebe yapmasını olanaklı kılar. Bilindiği gibi saf fikir yoktur. Kültürler daima etkileşim içinde olduğundan dolayı fikirler de bu temastan etkilenirler. Ancak güçlü kültürler, zayıf kültürleri ister istemez kendi üzerine çeker, onları kendine benzetir, fikirler de bu benzeyişten bağımsız değildir. Bu noktada ‘ne yapıyorum’ sorusu beraberinde ‘ne yapmalıyım’ sorusunu doğurur.

‘Ne yapmalı’ sorusu alabildiğine siyasi içerimleri olan bir sorudur. Evvelemirde bir memnuniyetsizliği belirtir. Çünkü olmakta olanla ilgili şüpheler, kaygılar hatta reddedişler olmalıdır ki buna karşın ‘ne yapmalı’ akla geliyordur. Bu soruyu sormayı akleden birinin zımnen ne yapmakla ilgili fikirleri olduğunu da anlarız, aksi halde böyle bir problemi olmaz zaten. Sanat bağlamında da ‘ne yapmalı’ sorusu aynı siyasi içerimlere sahiptir. Ancak sanatın ne’liğiyle ilgili kavramsal ittifaka sahip olmadığımız için öncelikle sanatçı, en azından kendisi için bir tanım yapmalı sonra da icra ettiği sanat formunun biçimsel sınırlarını enikonu ölçüp biçmeli ki elinin altındaki bu aletle neyi ne kadar yapabileceğini bilebilsin. Bu kısım işin biçimsel yanı, bir de siyasi içerimlerden söz etmiştik. Cevapların, sanatçının dünya görüşüne bağlı olduğu açıktır.

Sahip olduğu değerler ve kavramsal çerçeve hem mevcut durumu eleştirme imkanını verir hemde çözüm önerilerini sunar. Siyasetin en genel anlamıyla zamanı, mekanı, dili ne şekilde düzenlenmeye çalıştığını Edebiyatın Doğası’nda geniş ele almaya çalışmıştım. Buradan çıkacak en kestirme cevapların başında siyasetin vermeye çalıştığı nizamatın olumsal olduğunu göstermek olmalıdır. ‘Ne yapmalı’ diye sormak, umudu tazelemek, diri tutmaktır çünkü; bunun yolu da başka türlüsünün mümkün olduğuna inanmaktır. Umut etmek, mevcut durumda yaşananların böyle olmayabileceğine ve başka türlüsünün mümkün olabileceğine inanmaktır. Kurmaca bağlamında başta insan ilişkilerinin ahlaki ilkeler etrafında kurulabileceğini, eşya düzeninin başka şekilde düzenlenebileceğini inşa etmek ‘ne yapmalı’ sorusuna verilecek güzel bir yanıt olabilir.

Postmodern durumun ölüm ilanlarına meyyal olduğunu biliyoruz; sanatın, estetiğin ölümü de bundan payını alıyor. Bu tür ölüm ilanları da siyasidir; başta insan ilişkileri olmak üzere, zamanı, mekanı, dili, geniş anlamıyla dünyayı düzenleme stratejisidir. Bu strateji karşısında yapılacak olan bütün bu ilişkiler ağında bir yırtılma, bir çatlak meydana getirme ve dahası ilişkileri yeniden düzenleme, önerme, inşa etmedir. Çünkü başka türlüsünü önermek, aynı zamanda olanı eleştirmenin etkili yollarındandır. Olmayan, ama mümkün olanı işaret etmek, olmakta olanın olumsallığını ortaya çıkarmaktır ki umudu diri tutmanın mümkün en iyi yoludur. Siyasetin, sözü olmakla, söz söylemekle ilgisi açıktır; söz söylemek, söz almak, eserde siyasi mesajlar vermek, yargılar ortaya koymak, kabaca eleştirmek olmadığını eli kalem tutan herkes bilir. Eserin siyasetle ilişkisi dile getirmek, görünüre çıkarmak, dolaşıma sokmaktır. Tabii eserin siyasetle ilişkisi ikilikler, tekillikler ya da eşliklerin kurduğu bağlamda olacağı açıktır. Çünkü sanat duyulur ve kavramsal olanın ifade formları olduğuna göre bu kategoriler duyuşu ve fikri anlamlandırır, biçimlendirir; eser de bu biçimlenişin biçimidir. Alabildiğine tekil bir etkinlik olan sanat, kategoriler sayesinde ortak olana dahil olur.

Belki sanatın siyasetle ilişkisi mutlaka kurulmalı mıdır diye sorulabilir. Sanatın ve siyasetin bir düzenleme, biçim verme işi olduğu unutulmamalıdır. Her ikisi de duyusal ve fikri olanın ne şekilde ifade edileceğini belirleme derdindedir. İktidar bu belirleme hakkını kendinde görmekle ilgilidir. İktidar zamanı ve mekanı, insanların bağlanacağı değerleri, ilkeleri belirler ve toplumsal alana nizamat verir; herkesi bu alanda ortak değerler etrafında toplanmaya davet eder. Sanat da değerleri ve kavramları biçimlendirip ifade eder; sanat bu ifade tarzıdır zaten. Sanatla siyasetin yolu bu ifade tarzlarında, insana ve eşyaya biçim verme anlarında kesişir. İşte bu keşişim anları sanatçının neyi, ne şekilde yapacağına karar verdiği eşiktir. İsterse ‘ben de yazdım’, ‘ben böyle yazdım’ deyip yukarıda sözünü ettiğimiz herkesin birbirine benzediği o alanda, daracık ortak paydada kümelenip boğulmamak, öne çıkabilmek için ‘ben’ini estetik ilke haline getirebilir; isterse başka türlüsünün de mümkün olabileceğine inanıp bunu ifade ediş tarzlarının peşine düşebilir.

  • 1 İkilikleri birer biçim olarak kavrayıp biçimlerin hayatı nasıl düzenlendiğine dair sonuçların geniş bir analizi için Biçimler’e bakılabilir. (Caroline Levine, çev. Didem Dinçsoy, Koç Üniversitesi Yay. 2017.)
  • 2 Jacques Ranciere’in yerinde saptamasıyla kurmaca üst ile aşağıyı, ulviyle bayağıyı kendi içine çekmiştir. Klasik edebiyatla modern edebiyat arasındaki radikal fark herhalde bu değerler hiyerarşisinin kurmacada aynı anda, yan yana işlenmesidir: “Yalnızca prenslerle, tüccar ve pezevenkleri, gerçekçi yaşamdan kesitlerle mucizevi öyküleri birbirine karıştırmakla kalmamıştır roman. Bu hikâyeleri, kimin için uygun olup kimin için olmadıklarını bilmeden sağa sola yaymakla da kalmamıştır. Aynı zamanda, kimi zaman babasının sesini büsbütün gizleyen, kimi zaman da, tam aksine, bütün bir hikâyeyi yok saymak pahasına yalnızca bu sesi sahneye koyarak dayatan bir söyleme ait bu başıboş beyan biçimini meşrulaştırmıştır. Öyleyse roman, kurgusal beyana ait istikrarlı ekonominin bütünüyle yerle bir edilişi, yazının anarşisine teslim oluşudur.” (Suskun Söz, çev. Ayşe Deniz Temiz, Monokl Yay. 2016, s. 107.)
  • 3 Alain Touraine, Modernliğin Eleştirisi, çev. Hülya Uğur Tanrıöver, YKY, 11. baskı, 2018, s. 237.
  • 4 “Kültürlerden oluşan bu çiçek dürbününün (kaleydoskop) karşısında, hesaplama sistemleri ve alt edilemez nitelikli bir iktidar arzusu tarafından yönlendirilen ve gençlere yönelik film ve video oyunlarındaki uzay araçlarını andıran tahakküm aygıtlarının soğuk ve kişisel olmayan gücü yer aldığından dolayı, bu savaşlar büsbütün şiddetli olacaktır. Edimciler, kendi güçlerinin zırhına bürünmüş sivil ve askeri üretim güçlerinin karşısında kültürlerinin içine hapsolmuşlardır: Aralarındaki savaş büyük tehditlere gebedir” (Alain Touraine, a.g.e., s. 246).
  • 5 http://www.kuranikerim.com/telmalili/zariyat.htm. Erişim tarihi: 17.04.2019.