İmha Ekipleri

EMRE ERGİN
Abone Ol

Bir yıl önce filandı, aylardan Temmuz ya da Ağustos. Elimdeki kağıtları karıştırıyordum tekrar tekrar, bir yasa boşluğu bulursam diye. Babasından kalmış yazı masasının üzerinde yapıyordum bunu, eskimiş bir masaydı, sağlamdı hâlâ. Cevizdendi sanırım, pek anlamam ahşaptan. Çekmecelerinin üzerindeki işlemeler hariç, sadeydi epey. Bugün onu imha etmeye geleceklerdi.

Titriyorduk. Sesiyle. Birbirimizle konuşmayı keseli uzun süre olmuştu, o yüzden sormadık “N’oluyor?” diye. Baktık sadece. Ben baktım. O anlamıştı, yüzüne bir gülümseme yerleşti, içeriksiz bir haz. Ufacık bir haz. Gelenin ne olduğunu benim değil de onun anlamış olduğuna dair. Belki sonrasına da dair bir gülümseme? Olabilir mi?

Her şey çok önceden başlamıştı. Her şey çok önceden başlar. Önce bigbeng, sonra evrim, sonra insanlık tarihi. Bir meclis oturumunda alınan bir karar. Kapitalizmin insan yaşamındaki cilveleri. Yani demem o ki, eskimemizin başlaması çok eskiden başlamıştı. Bizden önce alınmıştı ayrılacağımızın kararı, tıpkı nasıl bir evliliğimiz olacağına da bizden önce, onlarca, yüzlerce, binlerce yıl önce karar verildiği gibi. Her şey zora girdiğinde, ilk işimden atıldığımda farketmiştik. Dış dünya her daim kapıda bekliyordu, eşikten sızmak için. Zayıf bir ânımızı kollayıp bize yeniden yeniden kabul ettirecekti tahakkümünü.

Bir yıl önce filandı, aylardan Temmuz ya da Ağustos. İşten erken gelmişti o gün Meryem. Ayakkabı bakmaya gelmiş müşterilere kahve de satmaya çalışan küçük bir dükkanda garsonluk yapıyordu. Elimdeki kağıtları karıştırıyordum tekrar tekrar, bir yasa boşluğu bulursam diye. Babasından kalmış yazı masasının üzerinde yapıyordum bunu, eskimiş bir masaydı, sağlamdı hâlâ. Cevizdendi sanırım, pek anlamam ahşaptan. Çekmecelerinin üzerindeki işlemeler hariç, sadeydi epey. Bugün onu imha etmeye geleceklerdi.

Titriyorduk. Ben de anlamıştım nedenini. Bir gök taşıtı, lacivert-beyaz çizgili. Fatih Belediyesi yazıyor üzerinde. Boğuk boğuk motor gürültüsü hımmlıyor çenemde, göz çukurlarımda. Meryem’e döndüm. “Her şey hazır mı?” dedim. “Her şey evin içerisinde,” dedi. Elimdeki belgelere baktım. Aklıma bir yıl öncesi geldi yine. Masanın üzerinde belgelere bakıyordum o gün de. Bugün ise başka bir masanın başında oturuyordum, beyaz plastikten, Ağustos sonunda kapanacak sahil kafelerinin bahçesindekilere benziyor. “Vergisini unuttuğumuz bir şey var mı?” dedim. “Yok,” dedi. “Yaz ortası imhalarında vergi affı oluyormuş.”

Geçmişi hatırladım. Bilerek değil. Neyi hatırlayıp neyi düşüneceğimi hiç kendim seçemem, dolanır bilincim kendisinin kuytularında. Çok başka bir masa geldi aklıma, kütüphanedeki masalar, uzun uzun, en az on iki sandalye var iki tarafında. Birinde ben oturuyordum, birinde Meryem. “Yazdıkların dergilerde çıkıyor mu?” demişti bana. Geçmiş is gibi, katran gibi, yapış yapış, ama belki iyi bir şey bu. Rüzgar esince uçup gitmiyorsun, başına ne geleceğine emin olamasan da, şimdiye kadar başına ne geldiğinin özetine tutunuyorsun. Tek cümlelik bir özet, orası burası bereli olsa da, kısacık bir cümle:

Meryem -babası gibi- edebiyatla uğraştığım için sevdi(ğini sandı) beni.

Titriyorduk. İstemediği bir masaja maruz kalan beynimin nezdinde anların ve yılların arasındaki sınırların biçimi bozulmuştu, hatıralar yılların hiyerarşisini koparıp dolanıyordu odanın içerisinde. Şimdi bir yıl önce imha edilen o ahşap masanın hikayesindeydi sıra. İçini döküyordu ahşap masa. Bedeninin çoktan öğütücülerden geçirilip, kalıba dökülüp kendi kendine monte edilebilen suntadan bir sandalyeye dönüştürüldüğünün farkında değildi. İhtiyar benim üzerimde altı kitabını bitirdi, diye girdi lafa.

O yüzden beni çok severdi. Bayağı da sağlamdım, Meryem de küçücüktü, ayaklarını sarkıtırdı masanın kenarına, babası romanlarını yazarken onu seyrederdi, sayfa sayfa birikirdi dosya kenarda, Meryem babasının o günkü bölümü yazıp da ona bakmasını beklerdi. En güzel o zamanlar bakardı çünkü babası.

“Sayın Metin Turhan. İmha işlemi kırk dakika sonra tamamlanacaktır. Ev sakinlerinin en geç yarım saat sonra evi boşaltması gerekmektedir. Bilgilerinize sunar, iyi günler dileriz.”

Kelimeler tekrarlanıyordu dışarıda, aynı kelimeler tekrarlanıyordu. Tekrarlandıkça anlamları birbirine giriyordu, imha edilenin ne olduğu karışıyordu; gözümün önüne madde çözücünün önünde çözündüğüm geliyordu, ayaklarımdan başlayarak, yukarılara doğru. Bir çanta oluyordum, bir ceket oluyordum, bir kolye oluyordum ama bir yazar olamıyordum. Hayalimde o ahşap masanın başına oturuyordum, yeniden gözden geçiriyordum Vergi Usul Kanunu’nu, altını çiziyordum satırların. Vergi Kanunu’nun içerisine saklanmış bir roman buluyordum, satırları diyagonal okuyunca çıkan. Meryem karşımda hıçkırıyordu. “Hiçbir yolu yok mu?” diyordu. Çaresizlik boynumdan yukarıdaydı, gırtlağıma dolmadan açamıyordum ağzımı.

Dışarıdaki dünyayı Fatih Belediyesi’nin imha kamyonunun megafonundan gelen ses dolduruyordu.

“... belediyemizin websitesinden alacağınız üyelikle imha işlemlerinizin zamanını...”

Meryem bana baktı. “Üyeliğimiz var mıydı?” diye sordu. “Belki geçen seferden?”

“Yok.” dedim. “O zaman sadece bir masaydı, gerek de yoktu ki.”

Tam zamanında çıkmak istiyorduk evden. Erken çıkacak olursak birbirimize ayıp etmiş olacaktık sanki. Beş dakika daha bekleyememiş gibi olacaktık. Yaşadıklarımızın hatrına, bunca zaman yaşadıklarımıza şahit olanları son yolculuğuna uğurluyorduk. Acele etmeyecektik. Bu kadarını borçluyduk birbirimize.

Taşıt işleme hazır hale getiriliyordu. Arkasını evimize dönmüştü, ateşleyicilerin uğultusu eklenmişti şimdi motor homurtusuna. Metalik cızırtılar duyuluyordu yer yer, dönen aksamların gıcırtısı işitiliyordu. Uğultu büyüdükçe gözlerimi açık tutamaz oluyordum, geleceği hatırlıyor, geçmişi düşlüyordum. Her şeyin ucuzladığı zamanları hatırlıyordum. 2028 krizini. On yıl kadar oluyor, ama sanki yarın gibi aklımda.

Her şey çok ucuzdu. Her şey. Fazla ucuzdu. Olmaması gerektiği kadar. Fabrikalar yığın yığın ürettiği eşyaları kimseye beğendiremeyince cep telefonlarının kiloyla satıldığı pazarlara yığmıştı mallarını. Dükkanlar kapatılıyor, işportacılar kaplıyordu dört bir yanı. Her şeyin yıkılmasına ramak kalmıştı, anın durmasına, yorulan dişlilerin birbirinden ayrılıp tatile çıkmasına. Her şey kötüye gittikçe, sokaklar sudan ucuz yemekler ve açlıktan ölenlerin cesetleriyle kaplanmıştı. Anlaması güç geliyordu, hepimize. Hâlâ değiştirmek istemediği “şeyler”i olanlara, bizlere. Babasından kalma bir yazı masası olanlara, cevizden, işlemeli, antika hükmünde. Babasından kalma bir evi olanlara. Müstakil. Şirince. Fatih’te, Hiperlup istasyonuna yakın bir yerde.

Önce neyin değerini kaybettiğini anlamamıştık, insanlar mı, eşyalar mı? Bunu anlamak için zamanın akışını küçümsemek gerekiyordu, her şey şu zaman başladı, şunun yüzünden oldu, şu olay buna yol açtı ve başımıza bu geldi, diyebilmek lazımdı. Olmadı. Anlamadık. Önce sokakta açlıktan ölenleri anlamadık, her şey bu kadar ucuzken, nasıl olurdu. Sonra işten atıldım. Bu sefer de şimdiye kadar gözünü kapatan bizler değilmişiz gibi, herkesin sistemin bu gidişatına nasıl razı geldiğini anlayamadık. Dış dünya, kapının eşiğinde, kötü bir koku, ölümcül bir hastalık gibi dayatıyor kendini, usulca görünüyor, sızıyor, zorluyor seni. Zora düşene kadar kendini boyun eğmez sanıyorsun.

Meryem’le ilişkimiz de böyle, özete gelmez. Birbirimizden soğumaya ne zaman başladık bilmiyorum, belki evlenir evlenmez. Belki daha bile önce. Ama belki sebepler bulacak olsam, ilkin benim bir yazar olamayışım, hele ki emlak şirketindeki işi bulduktan sonra tek satır yazamayışım geliyor aklıma. Sonra da dış dünya, hani camlara yaslanmış, müstehcen bir resme bakar gibi, gözlerini size dikmiş. N’apacağınızı merak ediyor ama yolunuza gitseniz de razı değil.

Dış dünyanın bütün bu olanlara etkisi şöyle gerçekleşti:

2028 krizi, 2031’de sona erdi. 2030’da teklif edilen bir kanun teklifiyle. Benim işten atıldığım seneye denk geliyor bu yıl. Derler ya, bir şey salakçaysa ama işe yarıyorsa, salakça değildir. O hesap. Sorun fakirlik değil de zenginlik diye tespit etti bir meclis kurulu. Sorunu çözen kanun teklifi, dedim ya. Salakçaydı. Değildi.

Eskiyen Eşyaların Vergilendirilmesi Hakkında Kararname.

Bu kadar basitti yani kurtuluşumuz. İşsiz de kalmıştım, hiçbir şeyin vergisini kaldıracak durumda değildik. Meryem bir ayakkabıcıda kahve servisi yapıyordu, ama yetmiyordu tabi aldığı para. “Masaya dokunmayalım,” diye istedi benden. Peki dedim. Evin en eski eşyası olduğundan, inanılmaz meblağlar ödüyorduk o masaya sahip olabilmek için. Her şeyi sattık, yeniledik, ev gıcır gıcır upucuz eşyalarla doldu. Evin ortasında rahmetli kayınpederimin yazı masası, anakronik saltanatını sürdürüyordu son model evimizde. E tabi bir yere kadar. Geçen seneye kadar.

Evet, sebepler bulacak olsam, babasından kalma bu yazı masasını koruyamayışımı da söylerdim. Bardağı taşıran son damla.

“O zaman sadece bir masaydı. Gerek yoktu ki.” Az önce bu cümleyi söylediğimde Meryem’in yüzüne bakmamıştım. Şimdi başımı kaldırdım ve yüzüne baktım. Bir yıl önceki o gün gibi, gözlerinin dolduğunu gördüm. “Sadece bir masa” ifadesi onu yaralamıştı, benim de az sonra çocukluğumun geçtiği evi kaybedeceğim umrunda değildi. Sessizce ağlıyordu şimdi, bana duyurmamaya çalışarak. Görmezden geldim. Yeniden kendimi uğultuların akışına bıraktım. Yeniden karıştı hatıralar, yasalar, meclis tutanakları, gazete küpürleri. İçinde adımın pek az geçtiği bir özeti vardı yaşamımın, bundan sonrasının da daha iyi olacağını ummuyordum hiç.

Boşanma kararını ben vermemiştim, evi imha etme kararını da, bana kalsa vermezdim. Tam denk gelmişti, Kararname’nin gayrimenkullere genişletilmesiyle. Meryem karşıma geçmiş ve “Taşınmakla uğraşmak istemiyorum.” demişti. “Sil baştan başlamak istiyorum,” demişti. “Miras işlemlerinin çok pahalı olduğunu söylüyorlar,” demişti. “Yaz imhalarında vergi affı geliyormuş,” demişti. İçinde adımın değil, zamirimin dahi geçmediği, gizli özne niyetine bile bulunmadığım cümlelerle ikna etmişti beni.

Arkama yaslanıp gözlerimi kapadım. Meryem yanımda güya bana çaktırmadan ağlıyordu, ben de birbiriyle hiçbir alakası olmayan, önemli önemsiz şeyler düşünüyordum. Bir imha kamyonuna binip gelmiş dış dünyayı düşünüyordum, sınırsız ama sonlu çünkü gerekli değil. O kütüphaneyi düşünüyorum, uzun masalar, kısa masalar, okul sıraları. Gök gürültüsü aklıma geçmişi getirdi, sınırlar yeniden silindi, Meryem’in şimdiki ağlamasını babası için sandım.

Babasının suratı geldi gözlerimin önüne, ağzı talaş dolu, neden bilmiyorum. Bana döndü Meryem.“Beş dakika filan kaldı,” dedi. Uğultu şiddetini artırmıştı, cızırtılarla karışıp iyice uyuşturmuştu beni. Meryem’i en son ne zaman gülerken gördüğümü düşünürken buldum kendimi. Öyle değil, gerçekten gülerken. Meryem ayağa kalktı. Çantasını topladı. “Beş dakika kaldı,” diye yineledi. “Sayın Metin Turhan,” diye seslendi biri, dışarıdan. Beni alakadar eden bir şeyler söyledi. Meryem içeriden geri geldi. Mantosunu giymişti, kırmızıydı rengi. Öyle yakışmış ki. Valizine uzandı, düşündü, sonra geri bıraktı. “Haydi,” dedi.

Gözlerine baktım. Dikkatle.

“Efendim?” dedim.