İmruü’l Kays’ın Obası

ALKAN KILIÇ
Abone Ol

Kabilenin evveliyatıyla ilgili edindiğimiz ilk malumat yiğitlikte Ali’ye seste Davud’a yaklaşan bir cengâverin torunu olduklarıydı. İmruü’l Kays dedikleri bu delikanlı esasında soylu bir şehzade imiş. Yüz binleri hizaya getirip saraylarına ram eden, surlarla çevrili korunaklı şehirlerde taş üstünde taş bırakmayan dünyevi kudret adı aşk olan incecik hayal karşısında hiçbir işe yaramıyormuş.

Asırlık bir seyri filmenâmda ıslık çalarak arıyordum, aradığım her ne idiyse. Maristan dedikleri büyük kente şerir bir rüzgârla nefyedilen kavlak bir kamıştım. Şairin; rastlasam çevirip bir soracaktım, dönüp de havada haykıracaktım, susuz ve acıydı öyle bıraktım, dediği kupkuru yerdeydim. Dişlenip önüme atılmıştı darı, keler takındığı suni kanadıyla mağrurdu, kurt ise dostu düşmanı ayırt edemeyecek kadar sarhoş. Aylardır bitirmeye çalıştığım öykü yüz bin fersah ötede olmayacak düşler görüyordu. Denize martı çığlığıyla açılıp üveyik kaderine razı olanlara benziyordum, çelik gözenekli ağları yırtarak göğe çıktığı hâlde bir kaşık suda boğulan iri gözlü balıklara.

Ekmek kırıntıları, zeytin çekirdekleri, domates suyu ve bir müddet ağızda dolaştırılıp hıçkırık saikıyla tükürülen acı biber parçalarıyla kirlenen eski gazeteyi sofra örtüsü niyetine katlayıp buruşturduğu sırada yorgundu. Kâğıt tomarını saydam derisi yıpranmış naylon poşete zorla sokuşturacağı yerde sobanın yanı başına bırakmayı tercih etmişti bu sefer. Ciğer kebabı üstüne künefe yemeyi normal sayanlara aşina tuhaf bir ağırlık çökmüştü üzerimize hâlbuki dişimizin kovuğuna yetmeyecek bir ziyafetten henüz kalkmıştık. Kırık dökük dolap çekmecelerinde bisküvi aranıyordu şimdi Ahmet, öğrenci evlerinde tedarikli olunduğuna ilişkin aptalca şaiyayı göz ardı ederek. Çaydanlık soba üzerinde hâlâ fokurduyor. Kuğu başı gibi uzanıp aşağıya kıvrılan ibiğine nereden üflendiği belirsiz buğulu ses ansızın çocukluğuma götürüyor beni. “Kestaneler nerede? Kaynar suyla karın mı doyar!” diye bağırıyorum. Ahmet mutfağın en dibinden imalı taşlar fırlatıyor kafama: “Doyar mı doymaz mı öbür tarafta anlarsın. Ne diyordu kitap? Zakkum yiyecekler zakkum, karınlarına kaynar sudan dolduracaklar!”

Yutkundum, yanık ense köküme tuzlu su boşalmaya başladı sanki. Ulu ağaçları eğip büken kasım yeline aldırmadan pencereyi sonuna kadar açtım. Kısacık saçlarıma dört bir bucağın kumları savrulmuştu. Tenha sokakta toza toprağa aldırış etmeyen başıboş yapraklar geziniyordu. Perdeleri çekik bir ev, tek odası aydınlık... Ona dalıp gitmişken tıslayan sesle irkildim. Başımı çevirdiğimde elindeki koca çaydanlıkla yere koyduğu tepsiye uzanıyordu Ahmet. Sobanın katran karası yüzeyinde irili ufaklı kabarcıklar oynaşıyordu. Cehennemde yananlar da buhar olup uçacaklar mıydı acaba en sonunda cennete? Duvara yaslı masanın en uzak yerine ip gibi dizilmiş kalın ciltli kitaplarımız Ahmet’in gazetelerden aşırdığı üçüncü sayfa haberi kupürlerine muhafızlık ediyordu.

Faili meçhul söylencelere, zihinleri oyalayıp bir müddet uyuşturan saçma sapan komplo teorilerine hayli meraklıydı ev arkadaşım. Sosyoloji okumamızın sosyolog olmamıza yetmeyeceğini, toplumsal bazı hadiselerin ardında akıl almaz gizlerin, öğrenmemizi istemedikleri tılsımların dahi olabileceğini söyleyip duruyordu. Çayını yudumlarken hayıflandı. Son günlerde giderek artan cinnet getirme vakalarından, bir hiç uğruna işlenen vahşi cinayetlerden dem vuruyordu: “Birileri düğmeye basıyor ama düğme nerede, asıl mesele o birader. Bazen atmosferimize işitme sınırlarımızı aşan, ayrımına varamadığımız sinyaller yollayıp bizi iğrenç kötülüklere kasten sevk ettikleri bile geliyor aklıma.” İstihza doluşan yüz kaslarımla acı bir tebessüm taşırdım. Çayımı karıştırırken kısık ama çatallı sesimle homurdanıyordum: “Çam sakızından olur mu şeker, sinsini sevdiğim...”

Vakit ilerlemişti. Yarım yamalak cümlelerle bezeli sayfaya bakarken bir kulağımdan girip öbür kulağımdan çıkıyordu Ahmet’in gün görmemiş hezeyanları. Bunalıyordum. Soğuk terler döküyordum. Hayal içinde hayale koşmayı istiyordum hâlbuki bu gece. Kalemin ucundan mürekkep yerine bembeyaz bir boşluk dağılıyordu kâğıda. Siyah kül tablasına günün yirmi sekizinci izmaritini bastırırken yumru yumru olmuş, artık iyice sararmış parmaklarıma sönmemiş bir külün revnak parçası dokundu. Acımı umursamadım. Birbiriyle alakasız bir dolu şey geçiyordu zihnimden: Ön farlarına kar taneleri biriken bir otomobil, kokusu oda duvarlarına sinmiş küf artığı peynirler, gök kubbeye çarpıp kafama düşen plastik toplar, küçükken sokakta bulduğum sahipsiz bir kedi... Genişçe kutuların içine yerleştirilen başka başka kutucuklara uzanıp sessizce atomlarımıza ayrılışımız geliyordu aklıma. Hiç yaşayamadığım evler sekiyordu beyin koridorlarımda.

Seslerin, bardak ve tabak seslerinin, su seslerinin, çocuk seslerinin, kimi kederli kimi oynak türkülerin çınladığı kalabalık evler... Ahmet’e döndüm, onun gücenik duruşu iki yıl öncesine götürmüştü beni. Kira bedeli olarak neredeyse servet istenen saray yavrularının arasında güç bela bulabildiğim bodrumdan bozma bu evde yalnızdım. Akşam ezanından evvel kapı çalınmıştı. İhtiyar ev sahibemiz mahcuptu: “Bizim torunlar akşamları çok tepiniyor üzerinde, sana da ayıp oluyor, kusura bakma evladım.” Kayıtsız gülümseyişim rahatlatmıştı merdivenleri çıkarken ayağı aksayan teyzeyi. Geceleri bazen coşkulu bağrışmalar, anlam veremediğim tepinişler geliyordu yukarıdan. İçten içe kızıyordum fakat o sesler de olmasa yaşadığımı hepten unutacağımı düşünerek teselli ediyordum kendimi. İyi ki o sesleri, sabahın köründe bile olsa duyabiliyordum. Canlılık belirtisiydi onlar. İçinde boğulduğum kıpırtısızlıktan çekip kopararak dünyaya geri getiriyorlardı beni.

Uyuma vakti geldiğinde sobanın yalazlı gümbürtüsü kesilmişti. Yorgun ve öfkeliydim. Ahmet’in derdest ederek bir köşeye bıraktığı kâğıttan soframızı tam sobaya atıyordum ki kolumda sert bir dokunuş duyumsadım. Sayfaların bir köşesinde buruşuk duran haberi nasıl olduysa son anda fark edebilmişti Ahmet. Dur bir dakika derken, nasıl da heyecanlıydı. Kıvrımlarını teker teker açarak göz gezdirmeye başladı buruşuk sayfalarda. Şuristan’ı mesken tutan ve sırrı çözülemeyen garip yaşayışlı bir kabileden söz ediliyordu. Oraya ne pahasına olursa olsun gitmeliyiz, dediğinde umursamamıştım Ahmet’i. Yarın düşünürüz, demekle yetindim. Buhar tüten bir ılıklığın sarmaladığı yatağıma sırt üstü uzandığımda, sıvaları dökük tavana odaklanıp savruk düşüncelere dalmak yerine kaşınan gözlerimi sımsıkı yumdum.

Suspusların yaşadığı bir yerde gevezeler cehenneme düşmüş sayılır. Öyle bir cehennem ki burada alevden eser yoktur. İki ayaklı odunlar boyunlarında mücrim yazılı kapkara levhalar ile dolaşmazlar. Cehennemin kapısında Rıdvan görünmez. İrinli sözcüklerin fokurdadığı koca kazanlar baş aşağı edilmiştir ve kavrulan lafazanlar mücerret çığlıkların arasında kaybolur gider.

İçimizi hazımsız kurtçuklar misali kemiren derin sükût yaprakları dahi hışırtısız bırakıyordu. Saçlarımıza hafifçe değiveren rüzgâr hasmını öfkelendirmemek için kılı kırk yaran korkak bir savaşçıydı. Hâlbuki sarp dağlarla çevrili yüksekçe bir düzlüğün tam ortasındaydık. Kum renkli keçelerden yapılma kıpırtısız bedevi çadırlarını görebiliyorduk. Anlaşılan çadırlar boştu. Etraflarındaki derme çatma çitlere çanların dizili olduğu geniş patikalar keçi, koyun, kadın ve erkek kaynıyordu. Hayvanlar ürkek adımlarla geziniyor, bakraçlara sarkıtılmış gibi duran sular yeni yatağına yavaşça iniyor, insanların ağzını nedense bıçak açmıyordu. Aralarında bin yıllık bir akit varmışçasına yeknesak adımlarla yürüyen çocuklar, gürültüsüz patırtısız, ipek kumaşın üzerinde pürüzsüzce kayıp giden kılıçları andıran kadınlar ve erkekler, gündelik işlerini sessizce gören bir dolu insan...

Dillerine kızgın demirlerle kilit vurulmuş olan bu zavallıların yanında dudaklarımızı oynatmayı hayal bile edemiyorduk. Düzlüğün daracık atmosferine zehirli bir gaz gibi yayılan kolektif huşu hali çenelerimizi çoktan uyuşturmuştu. Orada sahiden var mıyız, yok muyuz, bunu bizden başka kimse bilemezdi. Yabancı olanların tek bakışta anlaşıldığı ve usulen sonsuza dek görmezden gelindiği garip bir yerdi burası. Sağa sola habersizce kıvrılıp yanımıza sokulan, bazen üzerimizden geçer gibi yapan kalın çizgilerin arasında görünmez iki noktaya dönüşüyorduk.

Her şey onun başının altından çıkmıştı. Netameli efsanelere dayanamadığından ve seyahati tek başına göze alamadığı için ağzımdan girip burnumdan çıkmayı denemiş, o tehlikeli yolculuğa beni nihayet razı edebilmişti. Göreceksin, diyordu; yüzlerce kilometreyi nasıl kat ettiğimizi anlayamayacaksın bile. Yolların sıkıcılığına ancak konuşarak katlanabilir ölümlüler. Konuşulacak mevzu mu tükenir bizde? Olmadı, birbirimize masallar anlatırız yol boyunca... Haklıydı Ahmet. Çıktığımız yolculuk ile yaşam serüvenimiz arasında tam olarak kavrayamadığım bir yakınlık bulunuyordu ve ben esrarı çözene kadar atı alan Üsküdar’ı geçecekti.

Yolluklarımızı tedarik edip sabahın bir vakti trene atladık. Şuristan’a kadar takır tukur etmek zorundaydık üzerinde sürüklendiğimiz biteviye raylarla. Kemiklerime ayazlı gecelerden tanıdık ağrılar misafir olmuştu. Hırkamı iki kat yapıp bacaklarıma sardım, Ahmet ise o sırada insafsızca horluyordu. Konuşamadığı halde ürpertici, rahatsız edici, anlamsız, kısık, daha gür veya çatallı seslerin arasında kalakalan birinin duygularını olduğu gibi yaşamak korkunçtu. Yol boyunca okuduğum anlaşılmaz dizeler trenin içinden geçtiği uzun tüneller gibi kulaklarımın içinde sarsılıyordu. Kalp atışlarımın gümbürtüsüne kapılıp biraz olsun uyuklamayı denedim, uçuk hayallerime karışacak tatlı rüyalar görebileyim diye gözlerimi hafiften aralık bıraktım ama olmadı.

Yorgunluğumu Şuristan Tren Garındaki o sert bankın üzerinde atmaya çalıştığım sırada Ahmet muhtemelen ikinci paketin ilk sigarasını yakıyordu. Uyandığımda üşüyordum. Gözlerimi ovuştururken Ahmet’in yanındaki ihtiyarla koyu bir sohbete daldığını fark ettim. Bu tıknaz, uzun sakallı ve neredeyse kulaklarına kadar kıvrılan bıyığı bembeyaz serkeş görünümlü adam Ahmet’in bahsettiği köy muhtarı olmalıydı. Hiç tanımadığı iki genci karşılamak maksadıyla onca yolu üşenmeden, üstelik külüstür kamyonetiyle geldiğine göre iyi yürekli biriydi fakat sırt çantalarımıza, Ahmet’in okuldan ödünç aldığı video kameraya gösterdiği aşırı alakadan ötürü onun şöhret meraklısı işgüzar bir rehber olabileceğini düşünmeden edemedim.

Kamyoneti yedi köy sahibi bir ağa tavrıyla sürerken bir yandan da durmadan konuşuyordu. Söylentileri ciddiye alıp buralara kadar gelen ilk insan kafilesi bizdik sanırım. Baştan anlaşalım gençler, diyordu. Düzlüğe çıkan patikanın başında sizi bırakırım, ötesine gitmeyi yaşlı kalbim kaldıramaz. O beynamazlara yaklaşanlar çarpılabilir maazallah, dikkatli olun. Şimdiye dek çirkin hadiseler işitmedim ama tedbiri elden bırakmamak gerekir. Yanınızda bıçak, ustura, jilet falan, var mı bir şeyler? Bunları söylerken alaycı bir tebessüm yayılmıştı ablak suratına. Ahmet’in kaşları çatıldı. İsterseniz benim tek kırmayı alın yanınıza, diyordu şakacı muhtar ama aleni taşımayın elinizde, saklayın bir yerlere. Huylanan katırın çiftesi pek olur...

Düzlüğe çıkan patikanın başında korkuyla durup birazdan gireceğimiz tuhaf âlemi uzaktan temaşa ederken bütün söylenceyi söylencenin içindeki asli bir kahraman gibi yeniden yaşıyorduk. Onların arasına yazılı evrakla, muhtelif anlamlar içeren herhangi bir işaretle, konuşarak veyahut hırıltılar çıkararak girmemiz olanaksızdı. Bütün bunlar binlerce yıl öncesinde kabile reisleri tarafından kati surette yasaklanmış. Gıkımızı çıkarmamız halinde sese duyarlı yarasalar gibi bu dilsiz şeytanların saldırısına uğrayabileceğimiz uyarısını önceden almıştık. Yaklaşık iki yüz senedir bu civarda görülmelerine karşın kendilerine orada yoklarmış gibi davranılıyordu. Çevre köylere, yaylak avındaki Yörük kafilelerine, Çingene katarlarına, en önemlisi onları çepeçevre kuşatan şu dünyaya bütünüyle bigâne kalmayı başarmışlardı.

Kimseyle alışveriş etmiyor, konuşmuyor, savaşmıyor, hiçbir devlete vergi vermiyor, yetiştirdikleri hayvanlarla beraber kendi hallerinde bu düzlükte yaşayıp gidiyorlardı. Anlatılanlara bakılırsa kimseler onların yanına bir dağ boyu kadar bile yanaşmaya cesaret edemiyormuş. Kâfir bir büyücünün soyundan geldiklerini düşünenler olduğu gibi onların insan suretine girmiş azılı bir cin taifesi olduklarını söyleyenler de vardı. Bu korkunç gerekçelere rağmen üzerlerine doru atlı süvarilerle, çelik gövdeli tanklarla, topla, tüfekle hücum edilmemesi Allah’ın hikmetinden sual olunmaz bir takdiri olmalıydı.

Dedikodular yersiz sayılmazdı. Bedeviler bizi umursamıyorlardı. Bir müddet nefesimizi tutmuş, ayakkabılarımızı çıkarıp dikenlerin, tozun toprağın içinde yalınayak, sessizce yürümüştük. Ahmet’in içine nereden geldiği belirsiz bir cesaret iksiri dökülmüştü en sonunda. Çılgınca bağırıp çağırıyor, tuhaf hareketleri ve iğrendirici sırıtışı eşliğinde bedevileri tahrik etmeye çalışıyordu ama kimse Ahmet’in yüzüne bile bakmıyordu. Asabımız iyice bozulmuştu. Yaşananların kötü kalpli bir büyücünün işi olduğuna ciddiyetle inanmaya başlamıştık. Bütün simgelerden arındırılmış, som ve kaskatı bir kürenin içine sıkıştırılmış gibiydi iri gözlü bedeviler. Kürenin üzerinde gezinen kirli, upuzun tırnaklar hangi ciheti işaret ederse oraya yönelen bu mankurt sürüsünün arasında kalakalmıştık.

Başımız dönüyordu. Soluklanmak için çömeldiğimizde karşıdan bize doğru tuhaf el kol hareketleri yapan, galiba bizi yanına çağıran heybetli birini gördük. Adamın yüzü bembeyaz bir peçeyle sarılı, uzaktan rahatlıkla seçilen çıplak ayakları ise kapkara ve kocamandı. Ahmet’in yüzüne bir rahatlama ifadesi yayılmıştı, ters dönmüş veya çapraz ayaklı bir ifritle muhatap olmayacağımızdan emindi artık. Yanına vardığımızda sağır ve dilsiz birinin anlayış bekleyen tavırlarıyla karşılaşacağımızı sanıyorduk, o ise dostane, keskin ve vakur bakışlarıyla ötedeki yamacı işaret ediyordu bize. Yabancının ardına düşüp uzunca bir süre sessiz, telaşsız, içimizdeki tedirginliği gizlemeye çalışarak dolambaçlı patikaları birer birer adımladık.

Büyükçe bir mağaranın önündeydik. İçeriden dışarıya süzülen ılık aydınlık bizi derdest ederek kendine çekmek istiyordu. Kemik yığınları, kan lekeleri, iri dişli canavarlarla karşılaşmamak adına gözlerimizi sımsıkı yumarak mağaraya girdik. Yalnızca sürmeli kara gözlerini açıkta bırakan beyaz peçeyi sıyırınca adamın yüzündeki kırışıklıklar gün yüzüne çıkmıştı. Mağara duvarına bir şekilde sabitledikleri cılız yalazlı kandile yağ akıtıyordu. Bağdaş kurup oturduğumuz deri şiltelerin üstünde bir müddet suskun kaldık. Kuru dudaklarını saatler, belki de asırlar sonra ilk kez kıpırdatarak konuşmaya başladığında şaşkınlığımızı gizleyemedik. Girizgâhı tövbe istiğfar ile yaptı, ehveni şer ilkesine uyarak bir nevi obasının selametini gözetme vazifesi uyarınca böyle bir aptallığa giriştiğini, esasında biz gibi idrak yoksunu yabancılara dil dökmenin beyhude bir uğraş olduğunu söylüyordu.

Kabilenin evveliyatıyla ilgili edindiğimiz ilk malumat yiğitlikte Ali’ye seste Davud’a yaklaşan bir cengâverin torunu olduklarıydı. İmruü’l Kays dedikleri bu delikanlı esasında soylu bir şehzade imiş. Yüz binleri hizaya getirip saraylarına ram eden, surlarla çevrili korunaklı şehirlerde taş üstünde taş bırakmayan dünyevi kudret adı aşk olan incecik hayal karşısında hiçbir işe yaramıyormuş. Güzellikte Samanyolu’na eş Fatıma’nın gönlünü bir türlü çelemeyen İmruü’l Kays içine düştüğü yakıcı ıstırabın şiddetiyle dağlara çekilmiş, kurda kuşa kem bakmamış, hiçbir parmağın erişemediği dolunayla, vefalı yıldızlarla arkadaşlık etmiş. Yeğenini sarmalayan ölümcül perişanlığı işiten şair dayısı dağlara saldığı avazıyla onu yanına çağırmış. “Bende bir sır var ki o sırrı sana açtığımda yaralı kalbin sekînet sağanaklarıyla yıkanacak ama ileride bir kıyamet alametine dönüşerek dünyayı ateşe vermenden ölesiye çekiniyorum. Söz öyle bir sihirdir ki olmazları oldurur, zapt edilemez sandığın güneşin başına akarsulardan örülme bir taç bile geçirebilirsin. Ondaki kudreti yalnızca Fatıma’nın aşkını kazanmak için kullanacağına ant içersen şiir sanatının bütün ustalıklarını sana öğreteceğim!”

Yemin verip işe koyulan ve kısa sürede devrinin en erişilmez sözlerini söyleyen İmruü’l Kays Fatıma’nın gönlüne girmekle kalmamış onu nikâhına alarak dillere destan bir düğünle mutluluk kervanına karışmış. Zamanla şairlik istidatı iyice sivrilen, akıl almaz sırlara ilişkin daha derin vukufiyet kazanan ve yaşadığı hayattan sıkılmaya başlayan delikanlı olmadık tutkuların peşine düşmüş. Evi barkı terk ederek eğlence ve şarap düşkünü yolsuzların cirit attığı bir çöl çetesinin elebaşı olmuş. Yakıcı nefesine karışarak ruhani ve cevval nesnelere dönüşen şiirleri en namuslu addedilen evli kadınların gözlerini bağlıyor, bellerindeki kuşakları ateşe veriyor, göğüslerini saklayan demirden düğmeleri teker teker çözüyormuş. Böylece nice ocak sönmüş, yuvalar dağılmış, emzikli bebekler ortada kalmış, koynunda çiğnenmemiş üzümler saklayan bağlara, neşe dolu bahçelere kapkaranlık bulutlar çökmüş.

Dayısıyla imzaladığı akit kendi unutkanlığı yüzünden köhne bir yapının sıvaları gibi dağılıp toza toprağa karışan İmruü’l Kays’ın izzete, gururuna, binlerce yıllık kabile ahlakına çok düşkün olan hükümdar babasının kahredici hışmına uğraması fazla uzun sürmemiş. Şimdiye dek görülmemiş olan bu aile içi savaş onlarca gencin ortadan ikiye bölündükleri saflarda can vermesiyle hitam bulmayarak içinden çıkılmaz bir kan davası halini almış. İmruü’l Kays ilk bakışta ceset hükmü verdiren cansız kelimelere ruhaniyet giydirmeyi anlaşılmaz biçimde başarıyor, taraftarlarının derleyip topladığı parşömenlere onun yazdığı mısralar ağızlarında taş taşıyan dev kuşlara, alev kusan öfkeli ejderhalara dönüşerek hasımların üzerine yağıyormuş.

Nefesi giderek tükendiği, yaşlandığı halde şöhreti tüm yerküreyi kasıp kavuran şair uzak bir diyarın haşmetli hükümdarından hürmet ve hasret ifadeleriyle dolu yaldızlı bir davetiye almış günün birinde. Ardında bıraktığı yıkıntıları hiç umursamadan, şimdi gözüne serap gibi görünen saadet dolu o eski anlarını yeniden yaşayabilmek ümidiyle tası tarağı toplamış, güvertesinde güvercinlerin uçuştuğu koca bir gemiyle yola koyulmuş. Burada gözlerini açtığı yeni yaşam çocuksu bir mahmurlukla, leziz bir şarap gibi akıp giderken İmruü’l Kays’ın bir dolu inciri berbat edecek kadim alışkanlıkları öz ruhu bile duymadan gün yüzüne çıkıyormuş. Hükümdarın güzel karısına kur yapmadan, onu baştan çıkarıcı içli şiirler ithaf etmeden duramamış. Gerçi aralarında edebe mugayir bir münasebet gelişmemiş ama kraliçeyi deli gibi kıskanan, üstelik tahtında şairin gözü olduğu vehmiyle içi içini yiyen hükümdar İmruü’l Kays’a zamanla hayranlık maskeli derin bir nefret besler olmuş.

Ertesi yılın sonbaharında İmparatorluğun gümüş rezervleriyle ünlü güney eyaletlerinde dış destekli bir isyan patlak vermiş. Kara kara düşünen hükümdar, biraz da şairi merkezden sonsuza dek uzaklaştırmak maksadıyla dâhiyane planını devreye sokmuş. Bir taşla iki kuş vurmanın hesabındaymış. Tertiplediği şölende şaire onun en etkili hicivlerinin, gürzlerden, oklardan, bükülmez hançerlerden daha etkili sözlerinin altın ipliklerle işlenmiş olduğu servet değerinde bir hırka armağan etmiş. Sefere çıkacak ve o şuursuz asileri tepeleyecek taburun başına geçmesi için heyecan verici serüvenlere hasret kalan şairi ikna etmesi hiç de zor olmamış. İmruü’l Kays henüz en sağlam zırhlardan daha sağlam hırkasıyla yola çıkmadan evvel acı haber asilerin otağına bir yıldırım gibi düşmüş, büyük bir infiale yol açmış. Yenileceklerini anlayan elebaşları can havliyle çöllere kaçarken şairlerin sultanı yolu yarılayamadan hasta düşmüş. Bedeninin her yerinde ölümcül yaralar, kurtçuklar peyda olmuş. Maksadına eremeden acılar içinde can vermiş. Meğer kıskanç hükümdar altın işlemeli hırkanın iç astarına İmruü’l Kays’ın eski bir hasmına yazdığı, akıl almaz beddualar içeren ve okuyanı saniyesinde perişan eden efsunlu mektubun adi bir kopyasını iliştirmiş.

İşte böyle, diyordu karşımızdaki Bedevi. Sözlerle olan husumetimiz binlerce yıl öncesine dayanıyor. Onlar atalarımıza şeamet getirdi, dertlerimize deva olmadı, dünyamızı cehenneme çevirdi. Konuşmadığımıza, kimseye ses etmediğimize bakılarak isterse ebeden yok sayılalım, meczup ilan edilelim, ruhsuz olmakla suçlanalım. Konuşabildiği halde hayatta olmayan sayısız cesetle aynı kaderi paylaşmayı istemiyoruz. Yaşamak, yaşadığını söylemekten daha başka bir şeydir.

Derme çatma çitlere dizdikleri o çanlar serilmişti gözlerimin önüne. Bin yıllık suskunluk oruçlarına yalnızca onlar eşlik ediyordu. Mors alfabesine benzeyen, şifreli bir iletişim sistemi kurmuş olmalıydılar kendi aralarında. Çan sesiyle insan sesi arasındaki farkı düşünüyordum. Yazının, sözün, yere tesadüfen sıçrayan mürekkep damlalarının dahi lanetli sayıldığı bu yerde tek şeye anlam verememiştim. Mağaranın yüksekçe bir yerine görkemli bir kitap asılmıştı.