İsveçli Acem

M. KAYAHAN ÖZGÜL
Abone Ol

“Prenses Mîrza Rıza Han Erfa” diye bir yazar mı varmış? Kim acaba? Pınar, kitabı tercüme edip Minareler Şehrinin Kadınları (İzmir, 1994) adıyle bastırırken, hâlâ yazarın kimliğine dair araştırmaları bir sonuç vermemiş olacak ki, önsözünde “kitap ve yazarı hakkında bilgi sahibi olanlar”ı iletişime geçmeye davet ediyordu.

Mîrza Rıza Han Erfauddevle, son Erivan hanı Mîrza İbrahim Han’ın torunudur. Biz Türklerin onu hatırlayışının ilk sebebi, 1879’da Arap harflerinin Türkçe’yi ifadede yetersiz kaldığını söyleyen bir lâyiha hazırlamasıdır. Erfauddevle İstanbul’a, İran Sefareti’nin birinci sekreteri olarak gönderildi ve hızla yükselerek önce Kafkasya’dan sorumlu konsolosluğa, sonra da tam yetkili sefirliğe terfi etti. Yıllar boyu, İstanbul’un hariciyeci, entellektüel ve edibleriyle samimi dostluklar kurdu; Sultan Hamid’in teveccühünü kazanarak murassa mecidi nişanı aldı. Eşi ve kızları da Türk kadınının dünyasına dâhil oldular; gidegele pek çok ekâbir konağının haremi kadar, mahremiyetine de girmeyi başardılar.

Mîrza Rıza Han, Lahey Konferansı hakkındaki kitabını da İstanbul’da bastırdı. (Echos de la Conférence de La Haye, 1903; Âvâze-i Bezm-i Sulh-i Lâhey adıyle Farsçasının basımı için verilen 13 Rebîulâhir 1323 tarihli resmî izin: Başbakanlık Devlet Arşivi, Maarif Nezareti Mektûbî Kalemi, Dosya: 864, Gömlek: 46. Kitap peşi peşine tam on altı dile tercüme edilmiştir.)Ömer Ferid (Kam) onun Manzûme-i Sulh Ve Re’y-i Dâniş’ini, Mustafa Reşid Bey de Tulû-ı Ömr-i Tabiî-i İnsân’ı (İst., 1320) ile Âvâze-i Bezm-i Sulh-i Lâhey’ini (İst., 1323) Türkçe’ye tercüme ettiler.

Mîrza Rıza Han daha Stockholm’de iken, Elsa Lindberg (1874-1944) ile tanışıp evlenir. Böylece, “Prenses Mîrza Rıza Han Erfa” nâmını kullanmaya başlayan Lindberg-Dovlette, İstanbul’da bu isimle tanınırken, yazdıklarındaki imzası da budur. Lindberg, İskandinav ülkelerinde tanınmış bir yazardır. İlk eseri olan Ann-Lis, en bok om människors barn, Stockholm’de neşredildiği 1901 yılında iki baskı yapmıştır. Ardından gelen Viola: schilderingen uit een menschenleven (Utrecht, 1912 ve 1916),Almanca (Eine Geigerin, Berlin, 1914 ve 1918),Fince (Viulutyttō, Helsinki, 1924 ve 1926) ve Fransızca (Un violon chanta, Paris, 1926) olarak da basılmıştır.

Lindberg İstanbul’da yıllarca yaşadıktan sonra artık Türk kadın hayatını yakından tanımış bir yazar olarak, gözlemlerini Kvinnor från minareternas stad (Stockholm, 1908) adlı bir hikaye kitabında toplar. Kitap o kadar beğenilir ki, Felemenkçe’ye (Vrouwen uit de minarettenstad, Utrecht, 1916), Almanca’ya (Konstantinopel: aus dem Tagebuch einer jungen Türkin, Berlin, 1916; Frauen aus der Stadt der Minarette, Berlin, 1926) ve Fince’ye (Naisia minareettien kaupungista, Helsinki, 1926) de tercüme olunur. Främling, boken från Konstantinopel, historier om Astri-Anisa, Condjagull och Yasmine’i (Stockholm, 1924) biraz da önceki kitabının topladığı ilgiyi sürdürmek için yazmış gibidir.

Derken, Der Gesang der dunklen Wasser, Ein Buch von Konstantinopel Tübingen’de neşredilir ve 1927-1929 arasında iki baskısı daha yapılır. Lindberg, İsveçli bir yazar olmasına rağmen, sanki büyülenmiş gibi, Türk hareminin etkileyici atmosferinden çıkamamakta ve bu ısrarı, Avrupalı okur tarafından sürekli olarak ödüllendirilmektedir. Nitekim, Bakom stängda haremsdōrrar (Helsinki, 1926) da bu ısrarın bir ürünü olur ve iki dile tercüme edilir. (Le roman d’un harem, Paris, 1929; Haaremin ristikon takaa, Stockholm, 1931) Türklerin gizli dünyasını anlattığı için, Avrupa’da geniş bir hayran kitlesi oluşturan Lindberg-Dovlette’i biz ne kadar tanıyoruz? Hiç! 1994’te, Berlin’de bir sahaftan Frauen aus der Stadt der Minarette’i satın alan İlhan Pınar’ın şaşkınlığı, aslında herkes için müşterek...

“Prenses Mîrza Rıza Han Erfa” diye bir yazar mı varmış? Kim acaba? Pınar, kitabı tercüme edip Minareler Şehrinin Kadınları (İzmir, 1994) adıyle bastırırken, hâlâ yazarın kimliğine dair araştırmaları bir sonuç vermemiş olacak ki, önsözünde “kitap ve yazarı hakkında bilgi sahibi olanlar”ı iletişime geçmeye davet ediyordu. O günden bu yana başka kitabını tercüme etmediğimize ve hakkında yazılmış birşeyler okumadığıma göre, Lindberg hakkındaki ilgisizliğimiz ve bilgisizliğimiz devam ediyor olmalı. Bu satırları, geç kalmış bir bilgilendirme gayretine yorun.

BOŞ KELİME

“Banliyö”yü şehirden kaçmak isteyen zenginlerin kurduğu küçük ve müreffeh köyler olarak anlamaya başlayışımız çok yeni... Fransızca’da “banlieu”nün eski anlamı zoraki iskanla bağlantılıdır. Kelime, “ban” (sürgün) ve “lieu” (fersah) şeklinde iki parçadan oluşur. Eskiden, şehirde oturması istenmeyenler, bir fersah uzaklıktaki sürgün alanında yaşamaya zorlanırdı; kelime de oradan gelme... Klasik çağda, Topkapı surlarının dışında yaşamak gibi...

Bu eski mânânın çoktan unutulmuş olacağını düşünürken, 2005’te Paris’in banliyölerinde patlak veren ve ekseriyetini Kuzey Afrikalı müslümanların oluşturduğu isyan tam tersini gösterdi. İsyanın akabinde, “Campement Urbain” sanatçılarından Sylvie Blocher bir proje gerçekleştirdi. Banliyö sürgünlerine/sakinlerine, her biri kendi seçtiği bir slogan cümlenin yazılı olduğu tişörtler giydirdikten sonra onları kayda aldı. En çarpıcı cümle, muhtemelen Arap olan mahzun bir hanımın önünde -hem de üç dilde- yazıyordu: “Je veux un mot vide que je puisse remplir.” (İçini doldurabileceğim boş bir kelime istiyorum.)

İçimi burkan bu fotografı gördüğümden beri düşünüyorum: İfade edemediğimiz bir hâl, nesne, duygu veya fikirle tanıştığımızda, onu karşılamak için mi kelime arıyor, bulamayınca da icat ediyoruz; yoksa elimizin altında zaten kelimeler var da içlerini biz mi dolduruyoruz? Önce logos var idiyse, sözün bir yanda duradurduğu ve ihtiyaç duydukça oradan kelime çıkarıp içini doldurduğumuz mu düşünülmeli? Gitgide içi boş kelimeler azalıyor ve onlar azaldıkça bizim anlayış, kavrayış, söyleyiş imkanlarımız da daralıyor olabilir mi?

İçini doldurmak için hamle ettiğimiz her kelime hemen kapılıyor ve kasdetmeyi düşündüğümüzden başka bir anlamla tıkabasa doldurularak, ağzı kör tıpayla kapatılıyor gibi... Önce “adalet”, “hürriyet”, “uhuvvet” gibi kelimeler kapıldı; yakınlarda “global”, “liberal”, “sosyal” gibi sıfatların içi dolduruldu. Tam da şu sıralarda “post-modern”in içini dolduruyorlar. Bir kere ağzına tıpayı takarlarsa, artık onu içindeki ile kabullenmek gerekecek. Yok mu içine farklı bir malzeme koymaya çalışan?... Bu son fırsattır!