Kurmaca Nedir?

OKTAY YİVLİ
Abone Ol

İki farklı özün eşitlenmesinin yanı başında yer alan ikinci sorun; insan toplumlarına özgü etik ölçütle kurmacaya yönelmektir. Doğru/yanlış, iyi/kötü, gerçek/yalan gibi kavram öbeklerinin oluşturduğu değer yargıları ahlaki dünyanın ürünüdür.

Edebiyat bilimi ve anlatı bilimi çalışmaları alanında “kurmaca” sözcüğünü, İngilizcedeki “fiction” terimini karşılamak üzere kullanıyoruz. İlkin eski Fransızca ile orta İngilizcede görülen bu terimin Latince “fictio” sözcüğüne kadar gidip dayandığı düşünülüyor. Hem Batı’da hem Türk edebiyatında ilgili kavramın ilksel ve dar anlamı, sanatsal yaratmaya dayalı edebî anlatıları işaret ediyor. Özellikle her cinsten öykü, novella, roman gibi anlatısal türler fiction/kurmaca terimiyle damgalanıp raflarda diğer ürünlerin uzağına konuyor.

Son dönemde Batı’da gelişen ve bizde de yavaş yavaş kendini belli eden tutuma göre kavramın kazandığı geniş anlam, edebiyatın yasal sınırları içinde tanımlanan drama, şiir, öykü, roman gibi imgeleme dayanan her türü sarıp sarmalıyor. Bununla birlikte şiir, farklı cinsten bir edebiyat olduğu için özel bir vurguyu, kendisi için özel bir parantez açılmasını -böylesi bir yazıda bile- hak ediyor.

Biraz önce sözünü ettiğimiz türler kuşkusuz kavramın; kaynak dillerden gelen yaratıcı yazınla ilgili olma ve imgeleme dayanma niteliğini taşıyor. Ancak aynı kavram hedef dile geçer geçmez, sözcüğün etimolojisinden ötürü “kurulmuş olma” nüansını da kazanıyor. Diller arası taşınma sırasında oluşan artık anlam bağlamında düşündüğümüzde, öteki türlerin hem önsel hem sonsal olarak kurulmaya boyun eğdiklerini oysa şiirin, özellikle lirik şiirin yalnızca sonradan kurulmaya izin verdiğini görüyoruz. Esine, bilinç dışı süreçlere daha fazla kendini açarken planlamaya direnen şiir için yarı kurmaca demek bize daha doğruymuş gibi geliyor. (Elbette, bu kavramlaştırmada kullanılan sıfatın, imgeleme değil kurmaya/kurulmuş olmaya işaret ettiğini unutmamak koşuluyla.)

Fiction teriminin Türkçeye aktarılışında yapılan seçime kısaca göz atalım. Kavramın dilimizde kurmaca ile canlandırıldığını belirttik. Aynı söze karşılık olmak üzere örneğin “kurma” sözcüğü seçilseydi olgunun özünde bulunan yapıntı niteliği yine karşılanmış olurdu. Ancak aynı seçimle birlikte kavramın sahip olduğu oyun duygusu kesinlikle ıskalanırdı. Oysa çeviri sırasında zekice başvurulan “maca/mece” ses birimi, üstünde durduğumuz yazınsal alanın oyun potansiyelini gereği gibi açığa çıkartmış görünüyor. Argümantasyon konusunda ikna olmak için kurmacayla biçimsel akrabalık taşıyan “bilmece” ve “bulmaca” sözcüklerini bir kez anımsamak yeterli olur kanısındayım.

Kurmaca terimi nasıl, yaratıcı yazmaya ve hayal gücüne dayalı türleri çatısı altında toplamışsa aynı nitelikleri taşımayan edebî türlerin de “kurmaca dışı” olarak sınıflandırılması doğaldır ve nitekim edebiyat toplumu da buna uygun davranıyor. Kurmaca dışı türler her ne kadar kurulmaya, kompoze edilmeye düzenlenmeye uğrasalar da yaratılmaya ve imgeleme bulaşmadıkları için kurmaca sayılmıyor. Örneğin bu bağlam içinde düşünülen gezi, anı, deneme, yaşam öyküsü gibi türlerin kendileri için özerk bir dünya oluşturmadıklarını, okur olarak bizim de içinde yaşadığımız reel dünyayı nesne olarak ele aldıklarını biliyoruz. Oysa kurmaca, aynı uzamı nesne olarak değil en iyi olasılıkla model olarak alacaktır.

Fiction kavramına karşılık olmak üzere Türkçede kullanılan bir diğer terim “kurgu”dur. Ancak bu sözcük, çoğul anlamları çağrıştırdığı ya da işaret ettiği için hem sınırlandırılmış bir kavram alanına sahip değildir hem de üstüne oturduğu yüzey fazlasıyla kaygandır. Kurgu, tümel bir adlandırma olarak filmi de kapsamına alıyorken öykü ve roman türleri özelinde ise anlatma tekniklerini ve stratejilerini karşılayan yeni bir tanımla daha donanıyor. Bununla birlikte aynı terim illa yazınsal anlatılar için kategorik bir terim olacaksa yanına bir sözcük daha almak zorunda kalacaktır: Kurgu sanatı. (David Lodge’un The Art of Fiction adlı kitabının Türkçe çevirisi buna iyi bir örnektir.) Belki de en iyisi, kurmaca ile kurgu terimlerini, işaret ettikleri özgül alanlar adına korumak ve ortaya çıkan çoğulluğu da Türkçenin semantik olanağı olarak görmektir. Ayrıntılar üstüne harcadığımız bunca söze ve yaptığımız tartışmaya karşın yeri gelmişken terim olmanın doğasının altını çizelim: Uzlaşım sağlanmaya görsün, bütün tartışmaları aşarak ve kimileyin de işaret ettikleri sözcük anlamlarına aykırı olarak terimler, yalnızca olmalarını istediğimiz şey olacaklardır.

Kurmaca yalan mıdır? Bu bağlam üstüne oturan tartışma, bana iki açıdan sakıncalı geliyor. Soru olumlandığında hem kurmacayı reel dünyayla eşitlemiş, özdeşleştirmiş olacağız hem de etik alanı ilgilendiren bir değer ölçüsüyle estetik alana yaklaşmış olacağız. Oysa kurmacanın sözle inşa ettiği estetik dünyayla, somut olarak içinde soluk alıp verdiğimiz fizik dünya başka cinsten güneş sistemlerine, başka türden atmosferlere sahipler. Biri fizik, öteki değil. Ama fizik olmayan, fiziği aşıyor. Örneğin, modelini içinde yaşadığımız toplumdan alsalar bile öykü ve roman kahramanları hiçbir zaman gerçekten var olmadılar ya da içine doğdukları yapıtlarla birlikte kurmaca bir dünyada son okura kadar var olmayı sürdürecekler.

Belki de benzerlik düşüncesi, gerçeklik yanılsaması oluşturmak için reel dünyaya çokça gönderme yapan klasik anlatı kurmacası tarafından hazırlandı. Bununla birlikte anlatı geleneği, modernist evreyle birlikte bu tutumundan büyük oranda vazgeçmiş görünüyor. Üstelik biri doğaya, diğeri kültüre ait olan bu iki ekoloji birbirinden farklı gerçeklik düzlemlerinde yer alıyor. Buna paralel olarak ikisinin içselleştirilmesi de farklı biçimlerde gerçekleşiyor. Kurmacanın ortaya koyduğu gerçeklik, estetik olarak ve söz üzerinden; insan dünyasınınki ise etik olarak ve eylem üzerinden deneyimleniyor. Peki, eğer her ikisi farklı karakterlere sahiplerse özdeş oldukları inancı nereden kaynaklanıyor? İşin aslı, her ikisinin de mümkün dünyalar olması benzerlik illüzyonunu besliyor ve sürdürüyor.

İki farklı özün eşitlenmesinin yanı başında yer alan ikinci sorun; insan toplumlarına özgü etik ölçütle kurmacaya yönelmektir. Doğru/yanlış, iyi/kötü, gerçek/yalan gibi kavram öbeklerinin oluşturduğu değer yargıları ahlaki dünyanın ürünüdür. Oysa sanatın yerküresinde aynı kavramlar iş göremeyecek, işletilmeye çalışılsa bile doğru sonuçlar vermeyecektir. İmgelemden oluşmuş bir dünya kendi doğasına uygun şekilde etiğin değil, estetiğin normlarıyla yorumlanmayı ve değerlendirilmeyi isteyecektir. Bu bekleyiş uzun sürse bile.

Peki, kurmacayı doğru/yanlış, iyi/kötü, gerçek/yalanla ölçemeyeceğimizi anladığımıza ve hakkında düşündüğümüz olgu, doğal dünyaya özgü bir gerçeklik sunmadığına göre onu deneyimleme, tüketme -postmodern bir sloganla- nedenimiz ne olabilir? Yanıt sorunun içinde yer alıyor bence. Doğada ve ahlaki dünyada bulamayacağımız cinsten bir gerçeklik ya da yorum bulundurduğu için kurmacayı okuyoruz. Üstelik Alman düşünür Dilthey’a kulak verirsek onun yarattığı gerçeklik; doğa bilimlerinin en altta, tin bilimlerinin ikinci sırada bulunduğu piramidin en üstüne yerleşiyor.

* oktayyivli@hotmail.com