Neden korkuyorum bilmiyorum

ARDA AREL
Abone Ol

Duygusal varlıklarız. Neden korkuyorum bilmiyorum. Benden her zaman problemi çözen adam olmam beklendi. Böyle büyüdüm. Güçsüz nasıl olunur emin değilim. Konuşan değil dinleyendim.

Kimdir bu?

Ertuğrul Emin Akgün, düzenli Post Öykü okurunun elbette, dergileri kısmen takip ediyorum ve öykü okumayı seviyorum diyen birinin muhtemelen, deneysel öyküleri iştahla okuyup gözü daha özgününü arayanların muhakkak tanıdığı bir öykü yazarı. Söyleşi öncesinde bu ufak girizgâhı yapmak istedim çünkü: 1) Söyleşilerden önce böyle şeyler yapılabilir. 2) Ertuğrul hâlâ yağmurlu havalarda ıslanmamak için taksiye binecek kadar zengin ya da -daha makul bir sebep olarak- ben onu takdim etmesem de herkesin tanıyacağı kadar meşhur değil.

İlk kitabı Hepimizden Korkuyorum, 2015 senesinin Mayıs ayında Dedalus Yayınları’ndan çıktı. Öyküde zekâsını göstermekten çekinmeyen, postmodernizmin imkânlarını son zerresine kadar kullanmaktan usanmayan, hatta bundan keyif alan bir kalem. Modern insanın buhranlarını olabildiğince eğlenceli hale getirip gerçek acıların üstünü örtmekte de oldukça maharetli. Üstelik basit denilebilecek yaşanmışlıklarını büyük alt metinlerle -her öyküde birden fazla kez- kurgulayıp kadim hikâyelermiş gibi okura ustaca pazarlayabiliyor. Bu onun alametifarikası ama aynı zamanda kıyameti. Kısaca açıklamak gerekirse, bu bilinçle yazılan her metin yazarın tecrübelerinden -yaşadığı yahut okuduğu- beslenir, yazarı yer bitirir, onu hızla tüketir. Yani başka bir deyişle, iyi bir metnin bedeli olarak üretimde istikrarsızlığa, üretememeye sebep olur. Bu tür yazarların öykü sayıları azdır fakat bize nitelikli öyküler okuturlar. İşte o yazarlardan biri olan Ertuğrul Emin Akgün nihayetinde, neredeyse 5 senelik bir bekleyişin ardından, ikinci kitabını bir genişleme paketi edasıyla Ketebe Yayınları’ndan çıkardı: Hepimizden Çok Korkuyorum.

Dileriz, devamı gelir.

Arda Arel: Girizgâha gerek yok sanırım, doğrudan ilk soruyu sorarak başlamak istiyorum. Hepimizden korktuğunu, söylüyorsun; korkun mu daha gerçek Otorotokok Harbi mi?

Ertuğrul Emin Akgün: Korkarım cevabı Otorotokok Harbi. Biri kişisel diğeri arşiv. Medeniyet yok olsa ve sadece o filmin bu sahnesi geriye kalsa, Otorotokok Harbi gerçek zannedilecek. Peki, bu durumda benim öyküm? Eco’ya selamlar. Merhaba Arda.

Elbette Otorotokok Harbi, onu seçeceğini biraz da bildiğim için onu bir “b” şıkkı olarak ekledim. Çünkü bana kalırsa senin korkunun karşısına neyi koyarsak koyalım gerçeklik yarışında korkun sınıfta kalır. Korkun bir Otorotokok Harbi, hepimizin korkusu bir Otorotokok Harbi. Oralarda bir yerlerde insanlar savaşıyor, aç kalıyor, ölüyor. Bazen çok yakınımızda, bazen çoktan da yakın. Çünkü twitter var. Bu perspektiften bakınca her şey bir Otorotokok Harbi. Tabii sen bunu evvelden gördün. Seni takdir ettiğim nadir anlardan. Biraz da kıskandığım. Tadını çıkar.

Seninle her türlü iletişimimiz saçma bir hal alıyor. Şimdi ben de sen burada olsan ne yazarsın diye düşünüyorum. Bunu ben evvelden görmedim sadece üzerine gittim. Göstergebilimciler ya da yeni medya filozofları bunu çok önce anladı. İçinde bulunduğumuz edebi ortamda ve coğrafyada lirizmi ciddiye almayıp, ironiyi de temele koymadan yeni bir şey denedim. Bu belki benim öykülerimin tek benzersiz tarafı. Doğal olarak muhatap bulmadı. Benim korkularımın da kıymeti tam dediğin gibi gerçeğin karşısında yok. Ama esas soru şu, karşılaşılacak bir gerçek kaldı mı? Son epik şairimiz kim? Sen olsan sanırım şöyle derdin; Otorotokok Harbi gerçek değil ama bizim tek gerçeğimiz. Ormandaki gerçeğe yani belki ölüme çokça hastalığa ve bolca yaraya o kadar uzağız ki bu mesafeyi bir şekilde doldurmamız lazım. Modern insanın obsesif olması gerektiğine inandım hep. Bir süre denedim de ama olmuyor İstanbul’da. Düşünsene, her şeyi akılla açıklıyorsun ama metrobüse biniyorsun. Ben bunu görmezden gelemedim. Yok sayamadım. Düşündüm ve sonrasında daha imanlı geri döndüm. Eve. Son olarak sen hep beni takdir ettin. Dediğim her şeyi de yaptın. Tek sorun, her zaman iki yıl geriden geliyorsun.

Aslında geriden gelmiyorum. Çünkü gelmiyorum. Ben o yoldan ayrıldım: Asfalt yoldan. Kendime bir patika buldum. Araziden gidiyorum. Sen hala görüş mesafemdesin. Arada sana sesleniyorum. Sesimi her duyduğunda geriden geldiğimi sanıyorsun. Ya da işine öylesi geliyor; ilerlemek yerine birini beklemek. Temel problem ne? İstisnasız her genç öykü yazarı ilk kitabından sonra bir dönüşüme girer. Sen neden dönüşemedin? Öykün neden evrilmedi? Yoksa olduğunu mu düşünüyorsun? Olduysan neden bize olduğunu gösteren yeni öykülerini okumuyoruz? Öyküden mi sıkıldın? Öyküden sıkıldıysan neden hâlâ Menteşvari ilk romanını yazamadın? Yazabileceğini biliyorum ama anlamıyorum neyi bekliyorsun?

Keşke pokemon olsaydık çok kolay cevaplardım bu sorunu. Neyi beklediğimi bilmiyorum. Bunun afili bir cevabı yok. Beklediğimden de emin değilim. Heyecanım aynı. Belki daha fazla hatta. Dönüşmek istedim aslında. Bu samimi bir cevap. Ama olmadı. Pek çok nedenin peşinden patikalara gidebilirdim ama sen zaten oralardasın. Bulduklarının üstüne çökecektim. Buldukların güzel mi? Evet, çok güzel. Benim için yeterli mi? Değil. O yüzden yüzümü sana çevirmeden bekledim bir süre. Sen oyalanmaya devam ediyorsun. Belki de tek mümkün cevap hayatın kendisi. Edebi bir “kariyer” planım yok. Olmadı. Profesyonelleşmediğim tek alanın öykü olarak kalmasını istiyorum. Günlük hayat, sosyal çevreler manipülatifken burası öyle değil. En azından benim dâhil olduğum çete öyle değil. Biliyorsun. Samimi kalmayı önemsiyorum. Kızım büyüyor. Allah sağlıklı, güzel bir ömür versin. Düşünüyorum acaba ilerde beni nasıl tanısın? Reklamcı, iletişim danışmanı, akademisyen, girişimci, yazar? Sanırım bundan sonraki hayatımı bu cevap belirleyecek. Ben cevabı biliyorum.

Profesyonelleşmediğim tek alanın öykü olarak kalmasını istiyorum. Günlük hayat, sosyal çevreler manipülatifken burası öyle değil.

Allah kızına güzel ömürler versin. İleride ömrüm olursa ben de kızına bu cevabını okutacağım. Bak Burçak, baban soruma cevap vermemek için seni nasıl kalkan yaptı. Eyvallah. Profesyonelleşmek beni de çok korkutuyor. Ama bu korkuyu tanımlamakta güçlük çekiyorum. Oysa ne de güzel geliyor kâğıt üzerinde ve ne çok seviyoruz amerikan yapımı filmleri, dizileri. İş tanımlamaya, kavramlaştırmaya ve hatta adlandırmaya gelince senin eline su dökemem. O yüzden buyur, sendeyiz: Profesyonelleşmek bizi neden korkutuyor?

Amin. İnşallah. Eyvallah. Başlıyorum. Profesyonelleşmek her şeyden önce takvimli olmayı gerektirir. Birden fazla takvim hatta. Aylar sonraya set edilen toplantılar, seyahatler. Bu çok korkutucu. Misal 48 gün sonra uçuşum var. Bu benim ve senin için çok tedirgin edici. Biz hep, istediğimiz zaman her şeyden vazgeçebileceğimiz bir alanda oynamak istedik. Kıymet verdiğimiz ve vazgeçebileceğimiz. Bunu akranlarımızın anlaması çok zor. Modern anlamdaki potansiyele tercihen erişmeme keyfi. Bu fena güzel. Patron tabiriyle; çekici. Profesyonellikten korkmamızın nedeni ise çekirdek yazılımımızda olmayan bir şeye inanarak kariyer kasıyoruz. Orada kalabilmek için tutarlı davranıyoruz. Yükselmek, değişmek, üretmek için çaba harcıyoruz. Gece 12’de yaptığımız işi ekranda hayranlıkla izlerken, sabah 6’da uyanınca farklı düşüncelerle buluşuyoruz. Ve muhtemelen rüyamızda efsane savaşlar yapıyoruz; kılıcın, okun ve atın kıymetli olduğu çağlarda. Neyse. Babaların ontolojik sorunları olmaz Arda. Mutlu musun?

Düştüğüm yeni sahtelik, kurgu. İki taraf da anlaşarak çıkıyor yola. O yüzden buna sahtecilik demek, kurgu tüm eserlere yalan demek gibi olur.

Her zaman değil ama olmaya gayret ediyorum. Ertu senin öykülerinde beni en çok etkileyen şey zekâ oldu hep. Sende anlatı hep gerideydi. Bu kitapta da öyle. Buraya gülüşmeler yazılabilir. Belki de bu yüzden postmodernizmin tüm imkânlarını rahatlıkla kullanabildin. Nihayetinde gönderme, pastiş, parodi, kelime oyunları, alt metin, bilinç akışı vesaire hepsi zekâ işi. Sence bugünün öyküsünde bu, öykücü için olmazsa olmaz bir yeti mi yoksa sadece hedefe daha pratik ulaşmamızı sağlayan bir yöntem mi?

Madem üçkâğıt yapmıyoruz; samimi bir yanıt vereyim. Anlattığın teknikler benim metnimin ta kendisi. Onların dışında teknik anlamda başka bir şey yapmıyorum. Anlatı eksikliği dediğin sendrom da buradan kaynaklanıyor. Anlatı ya da hikâye artık ne diyorsan, aslında o eksik değil sadece diğerlerini öne sürüyorum. En başından beri yazdığım tüm metinlerde çeşitli katmanlar var. Tam anlamıyla lirik, obsesif ve alıngan bir tutumla yazdığım bir kat. Bu bana en yakın yer. Otobiyografik. Ama bu çok mahrem. Bunu kamuyla paylaşmak istemem. Buradaki numaraları Elif, sen ve Aykut abi anlıyor. Son öykülerin bir kısmında Sami de bu çembere dâhil oldu. Özetle; en yakınımdakiler için yazdım hep. Sonra en eğlendiğim şey başlıyor. Bence öyküyü bu yüzden sevdim hep. En yakınımdakiler için yazdıklarımın üstünü zekâyla kapatıyorum hiç açık vermeden. Ve okurlar için yayımlıyorum. Bugünün öyküsünde olmazsa olmaz bir yeti bence. Zekâsına tav olamadığım bir metinden zevk almıyorum. İçinde yaşadığımız dünyada imaj ve zekâmızla atıyoruz her adımı. Kartvizit insanları. Hal böyleyken kalkıp word sayfasında gözyaşı dökmeye gerek yok. Acımı, beceriksizliğimi, hayal kırıklarımı paylaşamayacağım birine göstermek istemiyorum. Birkaç mektup dışında hayatımdaki en romantik paragrafı yazdım. Oldu mu Arda? Hala mutlu musun?

Oldu gibi. Mutsuzsam da mutsuzluğum söyleşiden bağımsız. Romantik paragraflar yazan lirik bir Ertuğrul olmak seni neden korkutuyor? Sahtelikten kaçınırken yeni bir sahteliğin içine düşmek şahsen istemezdim. Temelde hepimiz duygusal varlıklarız, yoksa değil miyiz? Benim mesela, çok çabuk gözlerim doluyor, beni üzme Ertuğrul.

Düştüğüm yeni sahtelik, kurgu. İki taraf da anlaşarak çıkıyor yola. O yüzden buna sahtecilik demek, kurgu tüm eserlere yalan demek gibi olur. Duygusal varlıklarız. Neden korkuyorum bilmiyorum. Benden her zaman problemi çözen adam olmam beklendi. Böyle büyüdüm. Güçsüz nasıl olunur emin değilim. Konuşan değil dinleyendim. Üzülürsen kısa kes.

Öykü yazmak da bana bir nevi kendime ait bir problemi çözmek gibi geliyor. Senin öyküye daha naif yaklaştığını biliyorum. Aslında bu naiflik mi yoksa umursamazlık mı çoğu zaman emin olamıyorum. O zaman sen söyle, öykü senin için ne ifade ediyor?

Ha şöyle. Biraz okurun seveceği sorularla gel bana. Naiflikle umursamazlığı birbirine yaklaştırmak, işte bu güzel. Bence bu gerilim kıymetli. Önemsiyorum ben. Çünkü hayat da böyle bir şey. Acayip hijyenik bir hayat yaşıyorsundur ama ne bileyim, şehirden uzaklaşınca bunu bir kenara bırakıyorsun. Bir rolden diğerine geçiyorsun, kabulleniyorsun ve devam ediyor her şey. Öyküde de aynı matematik işlemiyor mu? Okurun hatırına cevaptan daha fazla kaçmayayım. Öykünün benim için ne ifade ettiğinden emindim. Ya da doğrusu günün birinde emin olacağımdan emindim. Öyle olmuyormuş. Öykünün ne olduğu, nasıl yazıldığı vs. tümünü her yeni metinde tekrar öğreniyorsun. Güzel olan da buymuş.

Basit bir soru soracağım ama basit bir cevap beklemiyorum. İlhama inanıyor musun?

Arda, Betül’le yaptığımız bir söyleşide acayip karizmatik bir cevap verdim bu mevzularda. Başka artistliğim kalmadı. Özür dilerim. Şöyle, inanıyorum. Tabii inanıyorum. Her ne kadar zekâ şovu desek de boş kaleye gol kaçırabilirsin bazen. İlham bence tam noktada devreye giriyor. Yani topu kaleye kadar götürmek lazım. Bunun öncesi de takım oyunu. Okursun, çalışırsın, planlarsın üretirsin. Sonra ortaya çıkan şey iyiyse senin de dediğin gibi bir yazar olarak şükür dersin. İlham burada devreye giriyor. Tüm yemeği yapıyorsun. Süper. Ekleyeceğin o son baharatın miktarı. İşte o nokta benim elimde olmuyor öyküyü yazarken. Şunu yazarım diye oturup bambaşka kurguların peşinde koştuğum çok. Kitaptaki öykülerin tamamına yakını öyle ortaya çıkıyor. Sonra durup bakıyorum. İlk düşündüğümden daha mı iyi. Evet. Kesinlikle. Şükürler derim. Basit cevap beklemiyorum dedin strese soktun beni. Bilmiyorum. Oldu gibi mi? Sen Arda, ilhama inanıyor musun? On yıl önce mi daha çok inanıyordun, şimdi mi?

Okursun, çalışırsın, planlarsın üretirsin. Sonra ortaya çıkan şey iyiyse, bir yazar olarak şükür dersin.

10 yıl önce net inanıyorum derdim. Şimdi benim öyküyü çekip çıkarttığım damar bambaşka ama özne ben değilim sensin. İlham dedim ve bir şeyler söyledin. Peki, heyecan? Hem okumaların hem de yazma denemelerin için soruyorum. Eski heyecanını muhafaza edebiliyor musun? Çalışarak okurduk mesela seninle, hâlâ öyle okuyor musun? Yazarken de bazen bir yarış bazen bir ispat heyecanımız vardı. Daha fazla açmama gerek yok. Sen neyi kastettiğimi çok iyi biliyorsun.

İkimizin öyküleri üzerine konuşurken özne seçmek zor Arda. Ben kendi metnimi anlatırken senden ve Aykut abiden bahsetmeden edemiyorum. Senin için de aynı şey geçerli. Beni anmadan anlatacakların eksik kalır. İlk kitaplarımız bile, birlikte okunduğunda tamamlanıyor. Bu böyle. Kimileri için korkunç. Ben şükrediyorum. O eski heyecanım yok. Acemiliğin, yazacağın öykünün iyi olup olmayacağına yönelik o heyecan yok. Öğreniyorsun. Okumayı da yazmayı da. Çalışarak okumaya zaman ayırıyorum hâlâ. Ama ilk yıllarım kadar değil. Eskiden okumak ve yazmak için çok enerjim vardı. Şimdi yok. Daha verimli olmayı öğrendim. Daha iyi hazırlanıyorum metne artık. Bu da farklı bir heyecan. Sınırlarım var. Ve bu çemberin içinde iyi bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Sanırım. İspat, yarış, kıskançlık. Kastettiğin motivasyonumu koruduğumu sanıyordum. Yakın zamanda böyle olmadığını fark ettim. Üzüldüm. En azından ilk yıllarım gibi değil. Yazma tecrübem her zaman seninle ve Aykut abiyle bağlantılıydı. Sonra ben bu çemberin dışına çıktım bir süre. Orada, durduğum yerde nasıl yazılır bulamadım. Hiç eğlenceli değildi. Gelecekte bana neler teklif edecek, bilmiyorum. On yıl önce Üsküdar çok güzeldi. Çaylar elli kuruş. Hayırlısı.

Kemıl Soft içiyor, kolay mutlu oluyorduk. He bir de yaklaşınca şehla bakan kızlardan hoşlanıyorduk. Hayat devam ediyor Ertu. Velhasıl soracaklarım bu kadar, teşekkür ediyorum. İnşallah birlikte daha güzel günler görürüz.

İnşallah. Yaşlılığımızda sen nalbur, ben kuruyemişçi oluruz muhtemelen, yan yana iki dükkân. İki tabure bir sehpa. Anlatacak güzelliklerimiz olsun.