Okeyle açan kazanır

EMETİ SARUHAN
Abone Ol

Benim muhasebeci sandığım adam meğer gizli servis görevlisiymiş. Burhanettin Söğüt'ü takip ediyormuş ve tabii yanı sıra diğer gazetecileri. O yüzden her gece gelip burada bulmaca çözüyormuş. Bunları söyledi, yüzüme baktı.

Kendimi bildim bileli ajan olmak istemişimdir. Vurdulu kırdılı filmlerdeki, uçanı kaçanı affetmeyen ajanlar vardır ya! Hani şu, on adamla dövüşüp saçı bile bozulmayan, herkesi yere yığdıktan sonra yüzünde alaycı bir gülümseme ile kravatını düzelten ajanlardan bahsediyorum. Gözünüzde canlandı değil mi? Heh işte, o ajanlardan biri olmayı kafama koymuştum. Hayalimde kendime bir karakter bile oluşturmuştum. Gizli bir servis, ajan yetiştirmek için yetimhanelerden kimsesi olmayan çocukları seçip alıyor, gizli merkezinde bebekliklerinden itibaren yetiştirmeye başlıyordu. Tabii ki bu çocuklardan biri de bendim. Yıllar süren dil, yakın dövüş, deli gibi araç kullanabilme, silah eğitimleri sonunda süper yetenekleri olan bir ajan olarak yetişmiştim. Hayalimde buddylerimle gizli görevlere gidiyor, kâh rehineleri kurtarıyor, kâh gizli evrakları ele geçiriyordum. Bazen düşman ajanlarından birine aşık oluyor ve bu imkansız bir aşk oluyordu çünkü görevime sonuna kadar sadıktım.

Yan masada hararetle okey oynayan ekip başta dikkatimi çekmemişti.

Liseye başladığımda yakın dövüş sanatlarından birini öğrenmenin şart olduğunu düşünüp bir salona yazıldım. Ama kariyerim uzun sürmedi. Henüz ısınmayı öğrenmeden uçan tekme atmaya çalışınca ayak bileğimi sakatladım, salondan da sepetlediler. Ama ümidimi yitirmedim. Maymuncukla kapıları, steteskopla dinleyerek kasaları açabilirsem, az çok da bilgisayar öğrenip, birkaç site hackleyebilirsem dövüş sanatlarına ihtiyacım olmadan da ajan olabilirdim. Ancak lise son sınıfa gelince üniversite sınavı gerçeği kafama dank etti. Çocukluğumdan beri, sakin sessiz odalara sığınıp ördüğüm hayal dünyam, oyun kartlarından yapılmış kale gibi yıkılıverdi. Gerçek dünyada ajanlık majanlık yoktu, sınav vardı, ders vardı. Babam bir üniversiteye kapağı atmazsam beni sanayiye çırak olarak vereceğine dair tehditler savuruyordu. Dediğine göre aklım bir karış havadaydı. Sizin de anlattıklarımdan öğrendiğiniz gibi pek de haksız sayılmazdı.

  • Babamın hemen başlamamı istediği dershaneye gidip, ajancılık hayali kurarken dinlemediğim dersleri telafi etmeye çalıştım. Her ne kadar geç kalmış bir çabaysa da bu sayede bir üniversiteye girmeyi başardım. İletişim Fakültesi, Gazetecilik bölümü. Arkadaşlarımın ağız birliği etmişçesine her vesileyle, Gazetecilik bölümünü okumanın ne kadar gereksiz bir iş olduğu hakkında söylev çekmelerini de umursamadım. Çünkü iyi ya da kötü, gerekli ya da gereksiz bir üniversiteden mezun olmam gerektiğine karar vermiştim. Fakültenin daha ilk günlerinde hocalar devam zorunluluğu olmadığını ilan etti. Ben de bölüm arkadaşlarım gibi bir gazetede stajyer olarak başlayabilmek için Babıali'nin yollarını aşındırmaya başladım. Gerçi Babıali'de gazete falan kalmamış, hepsi plazalara taşınmıştı. Birkaç gazeteye gidip sivri uçlu, sivri topuklu stilettolarıyla "buralar, buralar, oralar, hepsi benim" havasıyla dolaşan İK'cıların acıyan bakışları altında form doldurup bıraktım.

Sektöre erken girmek bir avantajdı. Fakat küçük bir sorunum vardı. Referans! Benim gibi Anadolu'nun bağrından kopup gelen, bugüne kadar kafasını sadece kurduğu ajanlık hayalleri ile doldurmuş kavruk bir delikanlıya kim niye referans olsundu ki? Bir süre derslere devam ettim ama çok uzun sürmedi. Bir süre de avare avare İstanbul'un kaldırımlarını arşınladım. Medya camiasından tanıdık edinmem gerektiğinin farkındaydım ama nasıl olacaktı bu, en ufak bir fikrim yoktu. Bir gün yine amaçsızca sahil kenarında yaptığım uzun yürüyüşlerden birindeyken gözüme çarpan ilk nargile kafeye oturdum. Yan masada hararetle okey oynayan ekip başta dikkatimi çekmemişti. Fakat sesleri gittikçe yükselince, çayımı getiren garsona göz kırparken aynı anda başımı sallayarak masayı işaret ettim ve sordum. "Ne iş?" Garson, "bizim patronun arkadaşları. Gazeteci takımı. İdare et abi" dedi.

İşte tam o esnada fakülteden Enis'in bir kafeden bahsettiğini hatırladım. Yayın yönetmenleri, yazarlar falan gidip okey oynuyorlarmış. Acaba burası mıydı? Çaktırmadan masayı göz hapsine alınca birer birer tanıdım. Kimler yoktu ki! Yarın Gazetesi'nin yayın yönetmeni Burhanettin Söğüt, ölümüne rakip oldukları Işık Gazetesi'nin yayın yönetmeni Cavit Tatlısu'yu taşlıyordu. Yine Işık Gazetesi'nin yazarlarından Kemal Korkmaz, taşları takip ederken bir yandan da yanındaki sarışına nasıl per yapılacağına dair özel ders veriyordu. Masanın bir yanında ise basın camiasının ağır ablası Fatma Cesur, Kemal Korkmaz'a bıyık altından gülerken bir yandan da iğneli göndermeler yapıyordu. Yan masada da ayrı bir ekip vardı ki tahminime göre onlar da gazeteciydi çünkü ağır abilerin masası ile şakalaşıp laf atıyor zaman zaman masadan masaya gidip geliyorlardı. Ancak daha az ünlü kişiler olmalıydılar çünkü onları tanıyamamıştım.

Oturduğum sandalyeden uzun süre kalkamadım ve kafamda dönmeye başlayan planlar da bir nihayete ermedi. Sonraki akşam, ondan sonraki akşam yine aynı kafeye gidip aynı masaya oturdum. Gazeteci ekibi de gelip kendi masalarına oturdu. Bir süre takip ettim. Akşama doğru müdavimler tek tek düşüyor, yancıları da eksik olmuyordu. Gece yarılarına kadar taş diziyorlardı. Ağır işçilik! Yavaş yavaş kim kimdir tanımaya çalışıyordum. Yakınlarındaki bir masaya oturuyor, kendi kendime takılıyor, önümdeki kitabı okur gibi yapıp konuşmalarına kulak kabartıyordum. Galiba on, on beş gün böyle geçti. Nereye varacağımı bilmiyordum ama başka bir şey de aklıma gelmiyordu. Mekanın başka müdavimleri de vardı. Yavaş yavaş onları da tanıyordum. Mesela benim çaprazıma denk gelen köşede her akşam kendi başına, kimseyle konuşmadan, sakin sakin nargilesini içip giden bir adam vardı. İnzivaya çekilmiş karizmatik bir yazar havasındaki bu adamın üniversite terk bir hamal olduğunu, mekana takılan gazetecilerden birinin kendisiyle yaptığı röportajdan öğrenmiştim. Sırtında küfesiyle çekilmiş fotoğraflarda bile karizmatikti.

Masamın karşı tarafındaki masada da hemen hemen her akşam, otuz beş kırk yaşlarında bir adam oturuyordu. Mekanın garsonu Halit, bende hiçbir heyecan uyandırmayan bu adamın yakınlardaki bir şirketin muhasebesine baktığını söylemişti. Tek başına masada oturup gece yarısına kadar önündeki bulmacaları doldurarak vakit geçiriyordu. Verdiğim çay paralarına acımaya başlamıştım ki bir akşam "Şisst çocuk" sesiyle irkildim. Gerçekten kitaba dalmışım. Başımı kaldırdığımda Yarın Gazetesi'nin yayın yönetmeni Burhanettin Söğüt'le göz göze geldim. Bana sesleniyordu. "Okey oynamayı biliyor musun?" Heyecanımı saklamaya çalışarak başımı salladım. "Gelsene dördüncümüz eksik." Nazlanmadan masaya oturdum. Şansım dönmüştü galiba. Taşları önüme doğru ittiler. Ben dağıtmaya başladığımda Gelecek Gazetesi'nin köşe yazarı Şamil Yandançarklı Halit'e "Niye çaylamıyorsun bizi" diye kızıyordu.

Aynı gazetede editörlük yapan Kemal Günebakan beni baştan aşağı süzerken ne iş yaptığımı sordu. Gazetecilik okuduğumu öğrenince, arkadaşlarımın gazetecilik okumanın gereksizliği üzerine yaptıkları esprileri bir de onlardan duymanın şokunu yaşamadım dersem yalan olur. Oyunculuğumdan memnun kalmış olacaklar ki sonraki günler yedek dördüncü olarak masada yerimi aldım. Zamanla bu tanışıklıktan hareketle bir gazetede staja başlamayı umuyordum. Belki daha iyisi de olabilirdi çünkü giderek beni sevdiklerini anlayabiliyordum. Mekana erken geldiğim bir akşam muhasebecinin karşı masadan gözlerini dikmiş bana baktığını fark ettim. Bu tuhaftı. Oralı olmadım, kitabımı açtım, okumaya başladım. Biraz sonra kalkıp geldi ve önümde durdu. "Müsaade var mı?" diye sordu. Masaya buyur edip Halit'e iki çay söyledim. Hemen konuya girdi. Lafı dolandırmaya vakti yoktu herhalde. "Burhanettin Söğüt'le aranız iyi galiba" dedi.

Şaşırmıştım ama belli etmedim. Belki de ettim bilemiyorum. Böyle zamanlarda kendimi dışarıdan göremediğim için emin olamıyorum. "Siz de hep burada olduğunuz için fark etmişsinizdir, birkaç el okey oynadık. Onun dışında pek bi tanışıklığımız yok" dedim ama arkasından da hemen ekledim. "Siz hayırdır? Neden sordunuz?" Bu soruyu sorarken cevabının beni hayretten hayrete sürükleyeceğini bilmiyordum tabi. Bilseydim belki sormazdım. Yok yok kendimi tutamaz yine sorardım. Bundan sonra anlatacaklarıma inanıp inanmamakta serbestsiniz. Ben olsam inanmazdım. Zaten başta inanmadım da. Başladı Emin Türker. Yani bana söylediği adıyla. Benim muhasebeci sandığım adam meğer gizli servis görevlisiymiş. Burhanettin Söğüt'ü takip ediyormuş ve tabii yanı sıra diğer gazetecileri. O yüzden her gece gelip burada bulmaca çözüyormuş. Bunları söyledi, yüzüme baktı. Ben de "gizli kamera nerede?" diye sordum. "Ne kamerası?" dedi. "Bu şaka değil mi? Sonunda birlikte kameraya bakıp el sallamayacak mıyız" dedim.

Kendimi bildim bileli ajan olmak istemişimdir. Vurdulu kırdılı filmlerdeki, uçanı kaçanı affetmeyen ajanlar vardır ya!

Sinirlendi galiba. Kamera falan yok diye çıkıştı. Sonra bana "Hayatın boyunca ajan olmak istememiş miydin? İşte sana fırsat veriyorum." dedi. O an acaba hangi lise arkadaşım bana şaka yapıyor diye düşündüm. Çünkü İstanbul'a adım attığımdan bu yana ne bu konudan kimseye bahsetmiştim ne de aklıma gelmişti. Emin Türker bana ailemle ilgili, arkadaşlarımın asla bilemeyeceği detayları saymaya başlayınca bir süre boş boş baktığımı hatırlıyorum. Sonunda bana fazlaca yüklendiğini düşünmüş olacak ki, "Bak kardeşim, iyi düşün. Sana yardımcı olacağım, gazetede işe gireceksin. Hem de hep düşlediğin ajanlık kariyerin başlayacak. Cebin para görecek. Karşılığında sadece Burhanettin Söğüt'ün çantası olacaksın." Çantası olmak mı? Çanta derken? "Nası yani?" diye sordum. "Yani o nereye, sen oraya. Her yerde yanında olacaksın. Gak dese yemek, guk dese su yetiştireceksin. Her adımını da bize rapor edeceksin." Dedikten sonra bu konuşmadan kimseye bahsetmememi, yoksa sonunun iyi olmayacağını söyleyip omzuma tozunu alırcasına pat pat vurdu. Cebinden 10 lira çıkartıp masaya çay parası diye bırakıp gitti.

Sameeet!

Efendim abi. Manşetin spotlarını okudun mu tashih var mı? Okudum abi. İstihbarat şu sauna çetesine birini yolladı mı? Takip ediyorlar abi. Kimi yollamış Mehmet? Şakir'i yollamasaydı. Sümsük herif iki lafı bir araya getiremiyor. Yok, Ahmet gitti abi. Söyledim Burhanettin abi Şakir'i istemiyor, önemli haberlere yollama diye. İyi hadi o zaman, toparlan da çıkalım. Bu akşam iki okeyle açmazsam ben de Burhanettin Söğüt değilim. Ceketimi alırken gerçekten adamın çantası oldum diye geçirdim içimden. Samet aşağı, Samet yukarı. Samet gel, olmadı git... Muhasebeci görünümlü gizli servis elemanı Emin Türker'le görüşmemizin üzerinden yaklaşık altı ay geçmişti. Nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kendimi Burhanettin Söğüt'ün yanında bulmuştum. Daha öğrenciydim. Gazeteciliğin g'sinden anlamıyordum ama bunlar pek sorun olmamıştı. "Öğrenirsin, boşver" demişti. Zaten beni özel sekreteri gibi kullanıyordu. Birine bir şey mi söyleyecek, beni yolluyordu. Gazetede hakkındaki dedikoduları mı öğrenmek istiyor, ben devreye giriyordum.

  • Arada da işle ilgili bir şeyler öğreniyordum. Gece de yine okey oynamaya gidiyorduk. Tabii bizim bu sıkı fıkı ilişkimiz gazetedekilerin de gözüne batmaya başlamıştı. Ara sıra hırslı editörler, kendini asrın kahini zanneden burç köşesi yazarı yaşlı cadaloz, hatta çaycı Cevat abi bile şakayla karışık imalarda bulunuyorlardı. Salağa yatıyordum tabii. Emin Türker, "ben seninle irtibata geçerim" deyip ortadan kaybolmuştu. Hani mucizevi şekilde gazetede işe başlamasam, konuştuklarımızı hayal ettiğimi falan düşünecektim. Bu adamı neden takip etmek istediklerini de anlayamıyordum. Tamam gazetenin anlı şanlı yayın yönetmeniydi ama 65 yaşında hantal bir amcaydı söz ettiğimiz. Sabah gazeteye gelip akşama kadar odasında film izliyor, yayın toplantılarında cep telefonuyla oynuyor, yüksek mevkideki tanıdıklarının haberinin büyük girmesini takip edip başka haberleri umursamıyor, kendisine yalakalık yapanlara gazetedeki en iyi imkanları sunuyordu. Gerçi bugün canciğer kuzu sarması olduğu adamla bir ay sonra kanlı bıçaklı da olabiliyordu. İşin püf noktası yalakalıktı.

Her dediğine "Evet abi, haklısın abi, bu süper bir fikir abi" demen gerekiyordu. Hiçbir şey bilmeyen ben bile bir şeylerin yanlış gittiğini anlayabiliyordum. Yayın yönetmeni dediğin böyle olmamalıydı. Akşama kadar bu tempoda takıldıktan sonra gece de okey oynamaya gidiyorduk. Bu nasıl ajanlıktı ya Rabbi? İsteğim, hevesim, hiçbir şeyim kalmamıştı. Sabahları sürünerek yataktan kalkıyor, Burhanettin dangozunun bir daha "Sameeeeettt" diye seslenmesine tahammülüm kalmadığını hissediyordum. Ama yine de evden çıkıp 85A'ya biniyor, gazetenin alt caddesinde inip 5 dakika kadar yürüyor, yoldaki pastaneden beyefendinin çok sevdiği yağlı poğaçalardan alıyordum. Yüzüme yılışık tebessümümü kondurup, abi abi diye dolanmaya başlıyordum. Her an firar edebilirdim. Edebilir miydim bilmiyordum aslında. Her ne kadar artık gerçekmiş gibi gelmese de şu gizli servisten tırsıyordum içten içe.

Bir sabah yine poğaça almak için pastaneye girdiğimde onu gördüm. Emin Türker'i. Masaya oturmuş sakin sakin çayını içip gazetesini okuyordu. Hemen masaya süzüldüm. "Abi nerdesin yaa" dedim. "Napıyorum ben, naptığımı anlamadım. Bu adamı niye takip ediyorum?" Yine omuzuma tozunu alır gibi pat pat vurdu. "Bu hafta gözünü dört aç aslanım, tuhaf bi durum olursa beni haberdar et. Numaram kayıtlı" deyip elime bir telefon tutuşturdu. İnsanoğlu tuhaf. Canım sıkılıyordu. Şimdi de hayatıma hareket gelmişti ama korkmaya başlamıştım. Ne görecektim? Başıma ne gelecekti? Gözlerimi şahinin avına diktiği gibi Burhanettin abinin üzerine kilitlemiştim. Telefonda ne konuşuyor, hangi filmi izliyor, hangi internet sitesinden yaşına hiç uymayan renkli spor ayakkabılar almaya çalışıyor, hepsine ekstra dikkat ediyordum. Birkaç gün her şey aynı devam etti. Aklımı yitirdiğimi düşünmeye başlamışken, bir akşam Burhanettin abi bana; "Samet, ben kendimi iyi hissetmiyorum. Bu akşam okeye gelemeyeceğim." dedi.

Bugüne kadar hiç böyle bir şey olmamıştı. "Hayırdır abi hasta mısın?" diye sordum. "Kalbin mi sıkıştırdı, istersen acile bir uğrayalım." diye ceketine uzandım. "Yok yok, sağol. Sen çık keyfine bak." dedi. "Olur mu abi!" diye üsteledim. "Bak ölümü gör hastaysan, eve bırakayım seni. Kimse var mı evde? Çay çorba kaynatayım sana." "Off Samet, çık dedim oğlum. Git evine, başka işin yok mu senin? Git kendine sevgili falan yap!" diye çıkışınca "Tamam" dedim kendi kendime. Bunda bir iş var. "Tmm o zaman abi, ben gidiyorum" dedim demesine ama gitmedim tabii. Güvenlik kulübesinin orada Ahmet'le lafladım biraz. Yarım saat oldu olmadı, "Burhanettin Bey çıkacak, arabasını hazırlayın" anonsu geçtiler Ahmet'in telsizine. Ahmet arabalara doğru giderken ben de köşedeki taksi durağına doğru seğirttim. Kalbim küt küt atıyordu. Sonunda ajan olmuştum. Heyttt bee! Ajan bu boru mu? Taksiye atladım, o sırada kapıdan çıkmakta olan arabayı gösterip o havalı cümleyi söyledim. "Şu arabayı takip et."

Samett, Samettt. Şisst uyansana lan. Bir yerlerden Burhanettin abinin sesi geliyordu. Gözümü açmaya çalıştım. Son hatırladığım şey taksiciye "şu öndeki aracı takip et" dediğimdi. Sonra ne olmuştu? Neredeydim ben ya hu? Ellerim uyuşmuştu. Kıpırdatmaya çalışınca bağlı olduğunu farkettim. Arkadan bağlanmıştı, üstelik başka birinin ellerine. Burhanettin abi! Burhanettiinn abiii Sus bağırma! Abi... nerdeyiz biz ya! Sana ben evine git demedim mi şerefsiz! Abiiii! Abi diyor bi de. Ne işin vardı peşimde? Şey, hastayım deyince, merak ettim. Başına bi iş gelmesin diye.. Sus, yalan söylemeyi bile beceremiyorsun. Bir süre sustuk. Ama sonunda dayanamadım. Neredeyiz Burhanettin abi? Neler oluyor? O sırada kapı açıldı. Elinde tespih, takım elbisesinin içine giydiği sarı gömleğinin yakası bağrı açık, kıvırcık saçlı, bıyıklı bir adam girdi içeri. Yani başka zaman olsa Müslim Baba'nın gençliği diye sempati bile duyabilirdim adama.

  • Adam tespihini sallayarak yaklaştı. "Ne Burhanettin abisi lan. Gerçek Burhanettin Söğüt bundan 5 yıl önce Mossad tarafından öldürüldü. Bu onun yerine geçen Moşe Kohen" dedi. Adetim olduğu üzere bir süre boş boş adamın suratına baktım. Sonra ağzımdan, "Ne diyosun lan! Dalga mı geçiyorsun?" sözleri döküldü. Adam yaklaşıp tespihini burnuma doğru salladı. "Sana yalan borcum mu var aslanım?" diye güldü. O sırada Burhanettin Abi'nin inlediğini duydum. Adam devam etti. "Mossad 5 yıl önce büyük umutlarla operasyon yapıp Burhanettin Söğüt'ü öldürdü ve yerine ona tıpatıp benzeyen Moşe Kohen'i geçirdi. Ardından yayın yönetmeni olmasını sağladı. Plana göre Moşe medya içinde yakın ilişkiler kurup bazılarının sırlarını öğrenecek, medyayı yönlendirecekti. Fakat o ne yaptı? Gidip okeyci tayfaya takılmaya başladı. Dağıttı kendini, okey salonlarına düştü. Ne için orada olduğunu unuttu. Okeyle yatıp kalkmaya başladı. Üstelik bugüne kadar okeyle bitmeyi bile beceremedi."

Arkamdan Burhanettin abinin ya da Moşe Kohen'in canhıraş itirazı yükseldi. -Yalannnn! Yalannn! Kaç kere açtım okeyle. Samet de gördü. Değil mi Samet? "E e evet abi" diye kekeledim. "Kaç kere okeyle açtı. Ben şahidim." Junior Müslüm Gürses korkunç bir kahkaha attı. -Göreceğiz bakalım. Adamlarına işaret etti. "Çözün ellerini." O sırada kenardaki okey masasını gördüm. Burhanettin Moşe'yi sürükleyerek masaya götürüp oturttular. Junior Müslüm Gürses de masada yerini almıştı. İki kişi daha seçtiler. Okey başladı. Ben saatlerdir bağlı olduğu için uyuşan ellerimi ovuştururken onlar çoktan ilk ele başlamışlardı. Kapıyı açık görünce adeta bir yengeç gibi santim santim yana kayarak kendimi dışarı attım. Issız bir alanın ortasındaki terkedilmiş bir binada olduğumuzu fark ettim. Koşmaya başladım. Koşabildiğim kadar uzağa koştum. Takip eden var mı diye arkama baka baka. O akşam cep telefonumdan sim kartımı çıkartıp fırlatıp attım.

Okur Dergisi'nin hikâyesi
Post Öykü

Emin Türker'in verdiği cep telefonunu da denizin dibine yolladım. Bir daha ne gazeteye ne de eve uğradım. Memlekete de dönmedim. Ege'de sakin bir sahil kasabasına kaçtım. Bir markette iş buldum. Kasada. Arada gazeteyi açıp künyesine bakıyordum, Burhanettin Söğüt adı duruyordu. Ne olduğunu çok merak ediyordum. Ama ne gazeteyi ne de Burhanettin Moşe abinin cebini aramaya cesaretim yoktu. Günler sonra televizyonda bir tartışma programında rastladım ona. İyi gözüküyordu. Hatta üstüne bir özgüven gelmişti. Orta Doğu üzerine konuşuyordu. Sunucu, "Ne dersiniz Burhanettin Bey, Orta Doğu'da kartlar yeniden dağıtılıyor diyebilir miyiz?" diye sordu. Burhanettin Moşe abi, "Şunu söyleyebilirim ki okeyle açan kazanır" diye cevap verdi. Sonra kısa bir es verip devam etti: "Keşke tüm sorunlarımızdan Ege'de bir sahil kasabasına kaçarak kurtulabilseydik." Bunu söylerken belli belirsiz göz kırptı. Ya da bana öyle geldi, bilemiyorum. Televizyonu kapatıp eşyalarımı toplamaya başladım.