Okurluk zor iştir ama sora sora da Bağdat bulunur

MURAT K. MURAT
Abone Ol

Okurluk zor iştir ama sora sora da Bağdat bulunur. Stephen Mallerme'nin işaret ettiği gibi "Bir nesneyi adlandırmak, azar azar tahmin etmekle ortaya çıkan şiir keyfinin dörtte üçünü yok etmektir; önermek... işte düş bu..." Öykülerimde yazar Ali Yağan yok, bir anlatıcı var. Bu anlatıcının varlığı biraz fazla belirgin olsa da hikaye hep onun yanında.

Murat Murat: Merhabalar Ali, öncelikle Dinozorların Son Günü hayırlı olsun. Yanılmıyorsam bu ilk kitabın. Bize biraz kitabın ve yazı serüveninin hikâyesinden bahseder misin?

Ali Yağan: Merhaba Murat, Öncelikle yazı serüvenimden bahsetsem iyi olacak sanırım zira bu kitabın hikayesini de kapsıyor. Yazma serüvenim şiirle başladı. İlk şiirim 2007'de Bireylikler dergisinde yayımlandı. 2013'te Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülleri'nde ismim anılmıştı fakat şiirde istediğim seviyeye gelemiyordum bir türlü. Sıddık Akbayır'ın (eşlerimiz kardeş) tavsiyesiyle de öyküye geçiş yaptım.

Dilimin öyküye yatkın olduğunu söylemişti bana. İki üç yıl yazıp attım; çünkü öykülerim de pek iyi olmadı. İstediğim noktaya varamadım. Zaten dergilerde de kendime yer bulamadım. Neyse deyip yeniden koyuldum yola. Yazma serüvenim yıkılıp yeniden yola koyulma maceralarımla doludur. Olmadı. Yine cevap alamadım. Yazmayı bırakmayı düşündüğüm günlerdi.

Post Öykü'den gelen olumlu cevap değiştirdi her şeyi. Temmuz 2017'de ilk öyküm yayımlandı. Kitap fikri de kafamda yoktu; amacım sadece yayımlatmaktı öykülerimi. Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri için bir dosyam vardı. İçerisinde değişiklikler yaparak bir dosya oluşturdum. Dergide yer buldukça beğenildi sanırım bunlar da. Ardından Ketebe aracılığıyla kitaplaşarak okura ulaştı.

Şiirle olan ilişkin ilgi çekiciymiş. Tam da bu noktada öykülerinin dilinin -şiirsel demeyeceğim ama- güçlü imgelerle bezeli, masalsı, müphem bir yanının olduğunu söylemem gerek. Metinlerinin zaman zaman tahkiyedense -sanki- yazarının içsel uzamlarına doğru geri çekilen, öznel yönü dikkat çekiyor. Şiirin o insanı kendine esir eden gücü, öykünü doğrudan etkiliyor olabilir mi?

Şiiri olmayan metin var mıdır bilmiyorum doğrusu, metin kıyıda dalgaların vurduğu taş gibidir, aşındıkça parlar, şiir gibi yani. Fakat ardına düştüğüm isimler de beni senin bahsettiğin alana daha kolay çekiyor sanırım. Calvino, Yaşar Kemal, Borges, Ferit Edgü, Virginia Woolf (özellikle Dalgalar) vs. isimler benim öykü evrenimde etkili oldular. Borges'in vurguladığı gibi, şair yeniden hikaye anlatacak ve biz de şiir ve hikayenin farklı olmadığını göreceğiz, geçmişte Homeros ve Virgil'deki gibi. Ayrıca yaşadığım coğrafya, içinde yoğrulduğum kültür benim yazı yolculuğumu şekillendirdi, şekillendirecek de. Dünya coğrafyasına baktığımızda doğuya aitim ben. Yazdığım da buraya ait öyküler. Şiirsiz bir doğu öyküsü de düşünülemez. Ancak batılı bir tür bu yazdığım, bu da imgesiz olmaz. Masalsılık, müphemlik, imgelerle bezeli olma durumu ise okuru metne daha rahat çekebilmek için yapılmış olabilir. Çünkü metin yazardan çıktıktan sonra onu alımlayacak zihni bekler. Okura yeterince alan bırakmadığım takdirde metni okura dikte etmiş olurum sanki.

Etkilendiğin yazarlardan bahsetmişken; öykülerinde metinlerarasılık oldukça yoğun. Okurunu çeşitli kanonlarda yer etmiş eserlerle, mitlerle, destanlarla örülü öyküler bekliyor kitapta. Öykülerinin kendi kurgu dinamikleri ile ayakta durmak yerine başka metinlere bağımlı kalmalarından ya da kimi okurun senin diğer metinlerle kurduğun türden bir ilişki kurmamış olmasından çekinmiyor musun?

Tutku merak ve arayış
Post Öykü

Böyle bir kaygım hiç olmadı. Benim yazdıklarıma "yanlış okumalar" yön veriyor olabilir; ancak bu durumda dahi benim bir "etkilenme endişem" yok. Kimseyle bir baba-oğul ilişkim de. Yazmak benim için okurluk deneyimimin bir parçası aynı zamanda. Roland Barthes, metni, bitmiş ya da sonlanmış bir ürün olarak değil de başka metinlerle sonsuz kez örülen bir yapıya benzetiyor. Benim için de böyle bu. Fakat şunu da belirtmeliyim, yaptığım bu işleri bazen hesapsızca bazen de planlı bir biçimde yapıyorum. Ayrıca edebiyat tarihinde de buna benzer örnekler mevcuttur. Kafka'nın Gregor'u bir gecede böcek olmadı. Bunu anlamak için Goethe'nin ve Dostoyevski'nin metinlerine alıcı gözle bakmak yeterlidir. Sıradan bir Dönüşüm okuru için bu metinlerle kurulan bağ önemli midir? Bence değildir. Tolkien'in yarattığı evrenle karşılaşan birisi için onun esin aldığı mitolojik kaynaklar için de geçerlidir bu söylediğim.

Hikâyeyi, hikâye anlatıcılığını, hikâyelerle düşünmeyi, anlamayı, var olmayı önemsediğin çok açık. İnşa ettiğin kurmaca evreni, insanın büyük anlatısının bir uzantısı olarak gördüğünü söylesem sanıyorum itiraz etmezsin. Senin için hikâyelerin, hikâye anlatmanın anlamı/maksadı nedir? Anlattığın bir hikâyenin muhatabında ne tür bir etki bırakmasını umarsın?

Dünya hikâyeler üzerine kuruludur. "Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış." Bu bir dönemin yöneticisinin rastgele yazdırdığı üç beş cümle değildir. Bu bir milletin harcıdır. Hikâyemizin başlangıcıdır. Hikâyeler toplumların belleğidir. Bir hikâye, okurunu ya da yazarını güvenli dairesinden çıkarabilmelidir. Eskiden şöyle derlerdi hatırlarım; askere gitsin adam olur o. Bu cümlenin anlamı; onun henüz bir hikâyesi olmadı, yola düşmedi, yol onu iyi eder, demektir. Dede Korkut hikâyelerindeki ad koyma merasimini de böyle görebiliriz; adın olsun istersen bir hikâyen olmalı. Galeano da şöyle der: "Çek git, dostum! Her şeyi terk et ve çek git! Yayından çıkmayan ok ne işe yarar ki? Odun olarak kalmaya devam etseydi, ud o ahenkli sesleri çıkarabilir miydi?" Bütün bu söylediklerime ek olarak insan olmanın da gereği olan "haz" peşinde olmayı da göz ardı edemeyiz; estetik olanın verdiği tarifsiz haz duygusu...

Ben yola fantastik yazacağım diye çıkmadım. Zaten öyle bir hikâye evreniyle yoğruldum.

Hikâyelerle güvenli alanımızın dışına, -bir yolculuğa- çıkma fikri oldukça heyecan verici. Kitap boyunca zaman zaman yazan, -bir şekilde okur olduğu vurgulanan- kurmaca evrenlerle içli dışlı öykü kişileriyle karşılaşıyoruz. Hikâyelerden umduğumuz o dürtüyü de hesaba katarak, hikâyeden ziyade hikâye anlatıcısına odaklanmak, -bir bakıma- içe dönük metinler, okurun teklif edilen yolculuğa ikna edilmesini zorlaştırmaz mı?

Daha önce de söyledim; benim için yazmak bir okurluk deneyimidir aynı zamanda. Okur yazardan ya da metinde karşılaştığı anlatıcıdan bağımsız bir biçimde metni katmanlandırır. Benim senin bahsettiğin gibi bir kaygım olmasa da vurguladığın tipte kişilerimin olması, okuru benim istediğim alana yaklaştırır. Ayrıca okurun benim yazdıklarımı olduğu gibi takip etmesini istemiyorum. Anlatıcıya bir navigasyon görevi yüklenilmemeli. Okurluk zor iştir ama sora sora da Bağdat bulunur. Stephen Mallerme'nin işaret ettiği gibi "Bir nesneyi adlandırmak, azar azar tahmin etmekle ortaya çıkan şiir keyfinin dörtte üçünü yok etmektir; önermek... işte düş bu..." Öykülerimde yazar Ali Yağan yok, bir anlatıcı var. Bu anlatıcının varlığı biraz fazla belirgin olsa da hikaye hep onun yanında. Gölge oyunu gibi görmeliyiz bunu. Perdenin ardında ne olduğunu biliyorum ama bu Karagöz'le Hacivat'ı şen kahkahalarla izlememe engel değil.

Hazır sohbet öykünün imkânları gibi bir yola girmişken, kimi metinlerin öykü postuna girmiş poetik manifestolar sanki. Biraz bundan bahsedebilir misin?

Kitaba ismini veren öyküde şöyle bir ifade var: "Tanrıyı gördüğüm göz, onun beni gördüğü gözle aynı." (Roland Barthes - Metnin Hazzı) Benim öykülerimim senin sorduğun manada omurgasını bu cümle oluşturur. Özetle Barthes şöyle der: Metinde bir özne nesne ilişkisi yoktur, yazarın okura bir tahakkümü de. Seyirci de oyuncu da aynı sahnededir. Bu yüzden öyküyü yorumlayacak olan da yazarın poetikasına ortak olmak zorunda. Yani okur da imgelerin içine dahil oluyor böylece. Fakat başka bir okur da şöyle diyebilir; yazar bu tip cümlelerle okurun gözüne ayna tutuyor ve okuru doğru yolundan saptırıyor. Belki de doğru bakış açısı olarak bu yorum ele alınabilir. Okuru doğru yoldan saptıran yazarın şeytani bir imgeye dönüşmesi. O kadar çok cevap verebilirim ki bu soruna. Ama "Şinasi" öykümün son paragrafında bir cümle var Calvino'ya ait, şöyle der: "Ardına iyi bir iz sürücü düşerse orada onu alıp götüren umulmadık yollar vardır." Bu cümle bir cevap olabilir belki.

Paylaştıkları kahramanlar, mekanlar ve olaylarla kimi öykülerinin fantastik, büyülü bir kurmaca dünya inşa ettiğini söyleyebiliriz. Kuşkusuz içinde yetiştiğin kültürün izlerini rahatça takip edebiliyoruz. Dahası yabancı kültürlerden de beslendiğin çok açık. Genellikle bu dengeyi kurmak pek kolay olmaz. Senin sırrın nedir?

Öncelikle teşekkür ederim güzel sözler bunlar. Eyvallah. Çocuktum. Yaşlı yengem anlatırdı. Babamların büyük bir teyzesi varmış. Erkek gibi ata binip gezen. Bir gün çaydan karşıya geçerken bir "cin" atının terkisine atlamış ve biz sudan geçemeyiz beni de geçir, demiş. Büyük teyze, geçiririm ama senin soyundan hiçbiri benim kanımdan kimseye kıyamete kadar musallat olmayacak, demiş. Cin kabul ediyor. 20.yy'da hepimizin inanarak dinlediği bir hikâye bu. Ben yola fantastik yazacağım diye çıkmadım. Zaten öyle bir hikâye evreniyle yoğruldum. Elbette Ursula K. Leguin'in ya da Tolkien'in fantastik evreniyle çocukluğu, ilk gençliği Adana ve Gavur Dağlar'ında geçmiş birinin fantastik evreni doğal olarak aynı olamaz.

Bir diğer unsur ise ben halk söylencelerini alıp öykülerime koydum. Bu matematiği sağlayan belki de bu oldu. Ben cinlerle insanları ya da mitolojik figürlerle insanları alıp herhangi bir zamanda modern sayılabilecek bir evrenin içine koydum. Bunu yaparken bana en yardımcı olan teknik "mekanı ve zamanı tayyetmek" oldu. Kısacası fantastik sayılabilecek öykülerimi senin dediğin noktaya özgünlük getirdi. Bunun yanı sıra öykülerim tek kaynaktan beslenmedi. İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi almış olmam benim bakışımı oldukça genişletti. 17-18 yaşlarında Batı'nın temel isimleri Chaucer, Milton, Shakespeare, Marlowe, Dante, Boccacio, gibi isimlerle tanıştım. Batı metinlerine kaynaklık eden Yunan Mitolojisi ve onun oluşturduğu Antik Yunan oyunlarını yine o yaşlarda okudum. Bu isimleri çoğaltabiliriz. Sanırım bunlar da aradaki dengeyi sağlayan önemli unsurlar oldu benim için.

Eyvallah Ali, güzel sohbet oldu. Samimi cevapların için teşekkür ederim. Son olarak senden Post Öykü okurlarına 3 öykü kitabı önermeni istesem?

Ben teşekkür ederim. Önerecek(haddimeyse tabi) yerli ve yabancı çok kitap var. Birini söylesek diğerinin hatırı kalır kütüphanemde. Ben yerli üç kitap sıralamak istiyorum: Murathan Mungan - Cenk Hikayeleri Ayfer Tunç - Aziz Bey Hadisesi Engin Türkgeldi - Orada Bir Yerde.