Öykücülerin Sınavı

CEMAL ŞAKAR
Abone Ol

Aslında karnavallar hayattan çekilip giden bir şeylerin yeniden hatırlandığı ya da onun yerine ikame edildiği ritüellerdir. Böylelikle boşluk, yeni biçimlerle doldurulmuş olur. Ritüeller sayesinde insanlar hem sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar hem de arınırlar.

Modernist sanatla gerçekçilik arasında her zaman gerilimli bir ilişki olmuştur. Biri apolitik olanı, diğeri politik olanı temsil etmiştir. Tabii bu temsiliyet ilişkisinin soğuk savaş dönemlerinde kurulduğunu unutmamız gerekir. Modernist sanat yüksek estetiği savunurken; gerçekçiliği politik dogmatizmin savunuculuğuyla suçlamıştır; gerçekçiler de modernistleri burjuva idealizmini yüceltmekle. Burjuva idealizmi ile politik dogmatizm iddiaları soğuk savaşın iki kanadını temsil ediyordu. Bir anlamda modernizmin yazı-tura gibi birbirinden ayrılmaz, aksine birbirini tamamlayan iki yüzünü. Sonra 1960’lı yıllarla birlikte postmodernizm konuşulmaya başlandı. Modernizmin baskıcı, hegemonik bu iki yüzünü eleştirerek doğan postmodernizmin kuramsal çerçevesi 1970 ve 80’li yıllarda çizildi.

Burada iki tarihe dikkat etmeliyiz. Vietnam Savaşının bittiği 1975 ile Berlin Duvarının yıkıldığı 1990’lar. İki süper gücün yenildiği tarih, postmodernizmin kuramsal çerçevesinin çizildiği yıllar oldu. İki süper gücün mağlup olmasıyla birlikte bilhassa Batı Avrupa’da bir neşe, sevinç, en azından mahcup bir tebessüm yayıldı toplumlara. Özellikle Fransa’daki aydınlar yeni bir dünya düzenini müjdelediler. Hiyerarşilerin olmadığı, dolayısıyla tahakkümün sona erdiği, karnavalın, çok sesliliğin hükümferma olacağı bir dünya. İşte bu dünyada ne modernist yüksek estetiğe, ne de gerçekçiliğin politik söylemine yer vardı. Şimdi burjuva estetiğinden koparılan pastişlerden, gerçekçiliğin politik söyleminin parodilerinden yeni bir sanat kuramı çıkıyordu. Hazzı, eğlenceyi, parodiyi, pastişi önceleyen; yüksek burjuva ideallerini sokağın politik söylemiyle; sokağın politik söylemini yüksek burjuva idealleriyle harmanlayan yeni bir sanat anlayışıydı doğan.

Ülkeler arası sınırlar silikleşip daha geçişken olurken; yerel kültürler, etnik kimlikler, giderek küresel bir köye dönüşen dünyanın renklerini oluşturuyordu. Tam bir karnaval havası meydana geliyordu; her şey bu karnavalda yan yana, iç içeydi. Tabii ki karnavalı meydana getiren renkler arasında biri diğerinden daha değerli değildi. Şimdi bu köyde kimse diğerine bir hakikat dayatmadan, hep birlikte, hep aynı hizada yaşayıp gidecekti. Aslında karnavallar hayattan çekilip giden bir şeylerin yeniden hatırlandığı ya da onun yerine ikame edildiği ritüellerdir. Böylelikle boşluk, yeni biçimlerle doldurulmuş olur. Ritüeller sayesinde insanlar hem sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar hem de arınırlar.

Postmodern sanat kuramı biraz böyle bir atmosfer içinde neşvünema buldu. Yüksek estetik ideallerin ve politik söylemlerin geri çekildiği bir dönemde ister istemez oyun, eğlence ve haz bu geri çekilenlerin yerini aldı. Karnavala uygun olarak estetik zevk, sanat eserinden değil de onun geri çekilmesiyle yerine bıraktığı boşluktan, izden, yani sanat fikrinden alınır oldu. Zira postmodern karnaval, hayatımızdan çıkıp gitmiş olanın boşluğunu anlatmanın, anlamanın çabasından ibarettir.

Hurdadan, çöpten yapılan heykellerin yanında, bilgisayar programları sayesinde üretilebilen romanlara kadar yeni sanatsal ifade biçimleri, sözünü ettiğimiz boşluğu anlatmanın, anlamanın en güzel örnekleridir. Zira anlamın, hakikatin olmadığı; onun yerine ritüellerin ikame edildiği bir ortamda elimizde sadece biçim kalmış demektir; öz çoktan uçup gitmiştir. Çünkü bir özden, anlamdan söz etmek, dünyayı o öz/anlam etrafında anlamak ve tanımlamak demektir. Oysa postmodern durum, dünyanın bir anlam etrafında tanımlanmasını hegemonik bir yaklaşım olarak kabul ettiği için ısrarla bundan kaçınır. Bu kaçınma hali nedeniyle elimizde sadece biçim kaldı demiştik; bu biçim, öz/anlamın çoktan buharlaştığı bir biçimdir; yani boş bir gösterge.

İşte bu noktada performans anahtar bir kavram haline gelmiştir .Daha çok biçimlerin kendilerini rahatça sergileyebildikleri bütün mekanlar bir sahneye, galeriye dönüşmüş oldu. Özden/anlamdan arındırılmış olduğu için anlık, gelip geçicilik her türlü performansın, enstalasyonun en belirgin yanıdır. Kumdan, buzdan heykeller; gösterimin sonunda kırılan, parçalanan, yıkılan, sökülen eserler; bir daha tekrarlanamaz doğaçlama gösteriler; bilgisayar marifetiyle oluşturulan hipermetinler yeni dönem sanatının bariz niteliklerindendir. Zaten bütün mekanların sahneye/galeriye dönüşmesiyle birlikte hepimiz hem oyuncu hem de izleyici haline geldik. Üstelik gelip geçicilik sayesinde bir daha tekrarlanamaz bu oyunları binbir şekilde yeniden kurabilirdik. Tam bir karnaval, her an yeni bir maskenin takılabildiği, bu sayede de yeni bir kimliğin edinebildiği rengarenk bir dünya.

Artık böylesi bir dünyada gerçeklikten söz edemeyiz. Gerçeklik, her an yapıp bozduğumuz oyunun taklididir; onu da oyunumuza uygun olarak her an yeniden kurup sökebiliriz. Çünkü salt biçim her türlü esnekliğe uyumludur; ona direnme gücünü veren anlamdır. Anlamdan soyutlanmış gerçeklik, gerçeklik olmaktan çıkarak oyuna tabi olur. Bu da bildiğimiz, tanıdığımız dünyanın çözülmesi ve performansımıza boyun eğmesidir. Artık her şey eskimiş, yararsız hale gelmiş, işlevini yitirmiştir; sadece kendisinin parodisini yapmaktadır. Hiçbir şeyin güzel ya da çirkin sayılmadığı, dahası böylesi bir tasnifin küçümsendiği yeni bir dünyadayız. Bu yeni dünyayı postmodernler, anlamın egemenliğinden kurtulmak olarak müjdelemektedirler.

Sanat da yüksek estetiğin egemenliğinden kurtulmuş oldu. Zaten sanatın işlevselliğine karşı çıkan modernler, kendi elleriyle kazdıkları kuyuya düşmüş oldular. Yeni dönemde sanatın bir tek işlevi vardır, o da hiçbir işe yaramadığını göstermektir. Gelinen bu nokta bizler açısından üzerinde derince tefekkür etmemiz gereken bir noktadır. Zira Müslüman olmak, hakikate inanmak anlamını mündemiçtir. Biz bu hakikat sayesinde varlıkla anlamlı bir ilişki kurarız. Üstelik bu ilişki keyfi de değildir, insanı bir seçim yapmaya zorlar. Kur’an’ı Kerim, inanmak isteyenler için yerde ve gökte yaratılanlarda ibret dolu mesajlar olduğu konusunda insanları sıkça uyarır. Dahası insanın yeryüzünde başıboş bırakılmadığını ve dilediği gibi hareket etmeye hakkı olmadığını söyler.

Bu bağlamda edebiyat, sözünü ettiğimiz anlamlı ilişkinin sanatçıda yarattığı haşyet, hayret, heyecan, sevgi, nefret… vb. duyguların, bir form içinde tezahürüdür. İnsanın hem yerde ve gökte yaratılanlarla kuracağı anlamlı ilişki hem de başıboş bırakılmamış olması bir bütünlüğü gösterir. Edebiyatı ‘‘duyguların, form içinde tezahürü’’ olarak tanımladıktan sonra, Müslümanların yüzyıllar içinde ürettiği geleneğe bakarak, bugün öykümüz için kimi ilkeleri oradan devşirebiliriz. Başka bir yazının konusu olmakla birlikte bazı ilkeleri hızlıca hatırlayabiliriz. Tevhid sözünü ettiğimiz ilkelerin başında gelmektedir. Yerde ve gökte yaratılanları ve iman ettiğimiz gaybi konuları bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmek ve öyküde bu bütüncüllüğü kaybetmemek.

Eşyayı, kendi kaderi içinde görebilmek de diyebiliriz bu ilkeye; yani her şeyi yaratılış gayesi içinde, onunla ilgili takdir, hesap ve mizan içinde değerlendirebilmek. Bütünsel bakış açısı aynı zamanda estetik anlayışımızın temellenmesinde güzelin, ahlakla, iyiyle, doğruyla olan organik bağının kopmaz olduğunu da hatırlatacaktır. Öyküyü, yaşanan duygulanımların dışavurumunda bir enstrüman, bir araç olarak görmek. ‘Yüksek estetiğin’ bir gereği olarak modernistlerin sanatı, edebiyatı bir amaç olarak görmeleri sanat tarihi bakımından bir sapmadır. Geleneğimiz açısından baktığımızda her zaman mesele, kıssadan hisse çıkarmaktır. Burada öncelikli olan insanlara bir sözü söylemenin güzel bir yolunu bulmak; bir sözünü en güzel biçimiyle söylemektir. Zira Kur’an-ı Kerim, güzel sözün sağlam bir ağaç gibi köklerinin derinde olduğunu ve onun Allah’a uzandığını beyan eder.

Öykünün işlevsel olması bir başka ilkedir. Zaten öyküyü bir amaç değil de, bir sözü güzelce söylemenin bir yolu olarak gördüğümüzde işlevsellik zorunlu hale gelmektedir. Allah’ın insan için sınırlar çizdiği, bu sınırların aynı zamanda insani bir etkinlik olan edebiyatı da bağladığı; sanatçının eserinden dolayı da hesaba çekileceği; eserin insanlara neyi tebcil ettiği, neyi zemmettiği; kimlerin yüreğine su serptiği, kimlerin yüzünü güldürdüğü gibi daha birçok ilkeden söz edebiliriz. Söylediklerimizden, gelenek içinde üretilmiş belli bir formu sıkıca ve olduğu gibi tekrar etmemiz gerektiği çıkarılmamalıdır. Devirler değiştikçe, insanın sınandığı araçlar da değişir; hatta insanın sınandığı araçlar değişince, devrin de değiştiğine hükmederiz. Değişen devirle birlikte değişen araçlar hem yeni formların doğmasını hem de kimi geleneksel formlara yeni imkanlar eklenmesini zorlar.

Öyküyü, geleneksel tahkiye formlarından farklı olarak anlatmak yerine yazmak temelli tanımladığımızda, onun nevzuhur bir tür olduğuna hükmetmemiz de bir sakınca yoktur. Dilin plastikleşmesi, görselliğin baskın hale gelmesi, kurgunun, biçimin baskın hale gelmesi, öyküyü geleneksel tahkiye formlarından farklılaştırmaktadır. Artık elimizde modernliğin armağanı olarak öykü diye yeni bir edebi form vardır. Bugünün öykücüsü yazımızın başında tanımlamaya çalıştığımız yeni bir sanatsal iklimin altındadır. Bir yandan içinde yaşadığı iklim diğer yanda da imanının çizdiği çerçeve öykücünün sınavıdır. Bugünün öykücüsü ya modernliğin bir ürünü olan öykünün oynak, esnek, hemen içine girdiği her kabın biçimini almaya meyyal hafif şımarık yanıyla oynamanın keyfini sürecektir ya da bağlandığı imani ilkelerle onu buluşturmanın derdinde olacaktır.

Sınav zor. Çünkü hazır cevaplara sahip değiliz. Her öykücü derdiyle baş başadır. Öykücülere düşen bu dertleriyle hemhal olarak yazmaktır. Belki birkaç kuşak sonra cevaplar daha netlik kazanacak ve kimi eleştirmenler, ürünlerden yola çıkarak cevapları derleyip toplayabilecektir.

  • Doctor Who: Modern kahramanin sonsuz yolculuğu. Campbell, bin dokuz yüz bilmem kaçta kahramanın yolculuk kuramini yazmıştı. Doctor Who bu dersi “AA” ile verdi. Aksi halde 50 yıllık bir dizi yapmaları mümkün değildi. Metinlerarasına doğası gereği elverisli olması senaryo yazımını besliyor ve doktorun zamandan muaf sonsuz koşuşturmacası devam ediyor. Bu arada 8. sezon da başladı. Hepimize hayırlı olsun. (A.A)