Öykücünün Günlüğü

NECİP TOSUN
Abone Ol

Gün boyu Edebiyat dergisini ve Camus’nün Sürgün’ünü okudum. Şu an Edebiyat’tan çok sevdiğim Arif Ay’ın bir şiirini buraya aktaracaktım ne yazık ki babam soba tutuşturmuş Edebiyat’la. Yarın ilk işim Edebiyat dergisi almak olacak.

17.01.1981

Rahmi Kaya Çubuk’a gitmişti eve morali çok bozuk olarak geldi. Sürekli kendimizi suçluyoruz. Sanki tüm rezilliklerin sorumlusu bizmişiz gibi. Akşam Bursa’dan İki misafirimiz var. Kenan İnce ve Osman Bayraktar. Uzun uzun Mevlâna’dan, Nietzsche’den, Sezai Karakoç’tan söz ediyoruz. Hiç duymadığım şeyler duydum. Mevlâna Mesnevi’sini niçin Türkçe değil de Farsça yazdı konusu tartışıldı. Kenan İnce bol bol hatıra anlatıyor, sert, rijit biri. Kendisini dinletiyor. Osman Bayraktar ise daha derin ama az konuşan biri. Kenan İnce bağırarak konuşurken Osman Bayraktar neredeyse kendi kendine konuşuyor. Onu duymak için azami dikkat göstermeniz gerekiyor. Ortak vurguları Sezai Karakoç.

09.02.1981, Kırıkkale

Bugün Ömer, İhsan, Murat ile birlikte darbe sonrası tutuklanan MTTB’den arkadaşlarımız Arap ve Kamil’i hapishanede ziyaret ettik. Ardından DİSK davasından tutuklu dayımın oğluyla hapishanede görüştüm. Dayıoğluna diğer arkadaşlarımla görüştüğümü söylemedim. Hapishane atmosferi korkunç. Dayıoğlunu tanıyamadım. Tüylerim diken diken oldu. Hapishaneden allak bullak çıktım. İşkence insanlık dışı.

Gün boyu Edebiyat dergisini ve Camus’nün Sürgün’ünü okudum. Şu an Edebiyat’tan çok sevdiğim Arif Ay’ın bir şiirini buraya aktaracaktım ne yazık ki babam soba tutuşturmuş Edebiyat’la. Yarın ilk işim Edebiyat dergisi almak olacak.

10.02.1981, Kırıkkale

Öğleden sonra şehre indim. Dün dediğim gibi Edebiyat dergisini aldım. Aynı arkadaşlarla buluştuk, aynı esprileri yaptık, aynı konuları, aynı kelimeler ve aynı cümlelerle konuştuk on gündür gezdiğimiz aynı yerleri gezip aynı yere geldik.

Akşam Camus’nün Sürgün’ünü bitirdim. Büyük edebiyatçıların hayranlık uyandıran yanları hayata farklı pencerelerden bakabilmeleri. Böylece insan, hayatın ne kadar çok penceresi olduğunu öğreniyor. İkinci özellikleri ise karakterlere şaşırtıcı derinlikte nüfuz edebilmeleri. Sanki baktıkları insanların ruhlarını görüyorlar. İnsan, ancak bir edebiyatçının gözünden anlaşılabilir.

28.03.1981, Ankara

Burhanettin ile Zafer Çarşısı’nda kitapçıları dolaştıktan sonra asıl mekânımız Akabe kitapevine geldik. Orda Ümit’le karşılaştık. Daha sonra üçümüz Mavera dergisinin yönetim evine gittik. Orada TRT’de yapımcı Ahmet Bayazıt varmış. Daha sonra Yücel Çakmaklı da geldi. TRT’den, sinemadan, oyunlardan, hikâyelerden söz edildi. Ardından Erdem Bayazıt ve Cahit Zarifoğlu geldi. Cahit Zarifoğlu küçük dergi işleri verdi bize. Kendi sürekli ortalıkta dolaştı. Yücel Çakmaklı güçlükle konuşuyor hani neredeyse sözcükleri zor çıkarıyordu. Erdem Bayazıt ise tam tersine şiir okur gibi konuşuyor. Tıpkı filmlerdeki dublaj sanatçıları gibi.

Erdem Abi’nin tok ve gür sesiyle çıkardığı her sözcük âdeta herkesin yüzüne değiyor. Bizimse söyleyecek sözümüz yok. Hemen bir sandalyeye ilişmiş, ürkek dinleyici öğrencileriz. Erdem Abi benim iyi bir dinleyici olduğumu anladı. Cahit Abi’ye bir şey söylerken bile bana bakarak söylüyor. Cahit Abi ise onunla hiç ilgilenmiyor, nasılsa oyalanacak bir şey buluyor büroda. Öğle yemeği yememiştim, çaylar geldi gitti hiçbirine hayır diyemedim, midem yanıyordu. Akşam ezanı okunurken herkes hazırlık yaptı. Erdem Bayazıt kamet getirdi. Sokaktan geçen araba gürültüleri derginin bürosunda yankılanıyordu.

20.04.1981

Rahmi Kaya, Nuri Pakdil’den gelen dayanışma telgrafını evimizin panosuna astı. Üstad, Emek 42/3 sakinlerine duyarlık için teşekkür ediyor, selam gönderiyor. Çok mutlu olduk. Rahmi “birlikte çıkalım” diyor. Evden çıkarken Rahmi posta kutusundan büyük bir paket çıkardı. Ona gelmiş bir paket. Meğerse artık ayrıldığı/bozulduğu bir arkadaşına gönderdiği tüm mektuplarını geri istemiş, bu pakette de gönderdiği o mektuplar varmış. Paketi eve bırakmadı, yanına aldı. Rahmi bu mektupları bana Emek’ten Ulus’a kadar ki yürüyüşümüzde bir bir okudu. Şairin mektupları müthişti. Rahmi gür sesiyle ve nefis tonlamasıyla mektupları âdeta yaşıyordu. Bir başkasına yazılmış mektupları dinlemek tuhaf bir duygu. Rahmi belli ki artık bittiğinden emin olduğu bir ilişkiye benim tanık olmamı istiyordu. Mektuplar bittikten sonra düşüncelerimi sordu: “Haksız mıyım?” Ne diyeceğimi bilemedim. Ben nedense yol boyunca kendimi muhatabın, mektup yazılan kişinin yerine koyarak dinledim. Bu yüzden asıl benim Rahmi’ye sorularım vardı: “Ama niçin…”

22.05.1981

Kırıkkaleli arkadaşım Murat Yağlı ile aynı sınıftayız ve aynı evde kalıyoruz. Genellikle okula birlikte gidiyor ve dönüyoruz. Okulda tanıdığım dört-beş kişi daha var, o kadar. Mehmet Çetin, Ahmet Cemil Işıldar…

Bugün derste yanıma biri geldi. Adının Cemal Şakar olduğunu söyledi. Cemal sınıfta solcu olarak biliniyor. Bizim yanımıza yaklaşmazdı pek. Bana “Murat Özel”i tanıyor musun?” dedi. Ben de “tanımıyorum” dedim. “Ya nasıl tanımazsın, solcu iken Müslüman olmuş, şair” dedi. O an bende jeton düştü. “Ya” dedim, “Bu İsmet Özel olmasın?” “Evet” dedi Cemal Şakar, “İsmet Özel.” Sonra meseleyi anlattı. Cemal, bir solcu arkadaşına Müslüman olmaya karar verdiğini söyleyince, o da “Oğlum bari onların entelektüelleri, edebiyatçıları var onları bul, tanış, gericilerinden uzak dur,” demiş. Cemal de Müslümanların entelektüellerini arıyormuş.

Cemal ile o gün derste birlikte oturduk. Sanat edebiyat konuşmaya başlayınca aslında aynı kişiler olduğumuzun farkına vardık. Yarın Zafer Çarşısı’ndaki Akabe’de buluşmak üzere ayrıldık. Düşüncem Cemal Şakar’ı Edebiyat dergisine, Mavera’ya götürmek entelektüel camiayla tanıştırmak.

23.05.1981

Bugün beni Akabe 2’de bekleyen Cemal Şakar ve Kamil Ulubeyli adlı arkadaşları kararlaştırdığımız yerde hazır buldum. Yanımıza Ümit’i de alarak dördümüz Mavera dergisine çıktık. İçerisi çok kalabalık olduğundan yan tarafta oturduk. Cahit Zarifoğlu yanımıza geldi, biraz sohbet etti bizimle. Bol bol gezmemizi, tüm insanları tanımamızı öğütledi. “Bir fotoğraf makinesi alın çıkın dışarı” dedi. Sözlük okumanın yararlarından söz etti. “Çünkü gündelik dilde konuştuğumuz sözcük sayısı 200’ü geçmez”, dedi. “Ben de” dedi, “en fazla 250 kelimeyle konuşuyorumdur.”

Cemal Şakar, Zarifoğlu’na bayıldı. Ben Cemal’i bizim de entellektüllerimiz var diye Zarifoğlu’na getirmiştim ama nasılsa Cahit Zarifoğlu namazını kılıp yanımıza gelmiş ve kafasındaki takkeyi çıkarmayı da unutmuştu. Cemal’in hep bu görüntüden ürkeceği kaygısını taşıdım. Ancak Zarifoğlu tam günündeydi. Rilke’den Behçet Necatigil’e, Sezai Karakoç’tan Kemal Tahir’e geçiyordu. Bizim kendisini anladığımızı fark edince felsefeden tasavvufa âdeta döktürdü. Cemal takkeli bir entelektüel görmüştü sonuçta.

Cemal Şakar ve Kamil Ulubeyli ile birlikte bizim eve gittik. Akşam yemek yedikten sonra Mavera’da karşılaştığımız Rahmi Kaya ve Metin Başlı akşam bize geldiler. Bunca karmakarışık insanların nasıl bir araya geldiklerine şaşıyorum. Ama hiçbir durumda ortak menfaatler bir araya getirmedi, bunu biliyorum.