Öykünün de bir matematiği var

MUSTAFA APLAY
Abone Ol

Yaptığımız bütün eleştirileri bir kenara koyup, arka kapak yazarlarına has bir coşkuyla final yapacak olursak Alaybozan'ı şöyle tanımlayabiliriz herhalde: Epey ilginç temaların çevresinde dolanan ve tüm iyi niyetiyle bize hikâyeler anlatmak isteyen bir ilk kitap. Ama sanırım öykü, bundan çok daha fazlasına ihtiyaç duyuyor.

Şiirleriyle tanınan Zeynep Tuğçe Karadağ, Alaybozan adlı kitabıyla öyküye ilk adımını attı. Dönüp şöyle bir edebiyat tarihine baktığımızda şairlerin öykü yazma girişimlerinin, bazen bizim gibi salt öykücüleri kıskandıracak kadar başarılı olabildiğini görüyoruz. Son dönemde okuduğum Metin Eloğlu ve İzzet Yasar'ın öykülerini buna örnek olarak gösterebilirim. Belli avantajları var tabii bu geçişin. Türkçe biliyorsunuz en azından, günümüz öykü vasatında hiç de fena sayılmayacak bir avantaj bu. Edebiyatla bir ilişki kurmuşsunuz, birçok kurmaca metinle de ilk "karşılaşma"nız çoktan gerçekleşmiş. Bunlar güzel ama bir de ciddi bir dezavantajı var türden türe yapılan bu göçün. Çokça karşılaştığımız bir şey, şiirini sırtlanıp öyküsüne taşıyan talihsiz şairler ellerindeki akçenin her yerde geçmediğini anlamakta zorlanabiliyor.

Buradan başlayalım, Zeynep Tuğçe Karadağ öyküye şiir taşımış mı? Şiirine vakıf değilim ama ben "şiirsel" diye tanımlanabilecek bir pasajla fazla karşılaşmadım. ("Unutuşun toprakları kolayca eski haline dönmüştü" gibi birkaç talihsiz cümleyi kolayca göz ardı edebiliriz.) Tersine, öyküler "Ben hep burun olmak istedim." diye açılabilecek kadar hikâye anlatmaya meyilli. Bir başka ilk cümle: "O gün trene 3 kaplan bindi." Yazar muhtemelen Çehov'un tavsiyesine uyup yazdığı ilk paragrafı bizden gizlemiş. Merak uyandıran, iyi bir giriş. Peki sonra? Birçok yazarın sendelediği bölümü geçtik. Şimdi karşımızda öykünün matematiği duruyor. Bir hikâye anlatmalıyız evet, ama bunu öykünün matematiğine sadık kalarak yapmak zorundayız.

Son söylenecek şeyi en başta söyleyeyim: Yazar, öykünün matematiği dediğim şeyi, yani iyi bir yazarın kurmaca metin inşa ederken sezgisel olarak sahip olduğu bazı refleksleri henüz öyküsüne yansıtamamış. 3 kaplanın trene binmesi çok güzel, fakat bu kaplanlar tek başlarına bir dramatik gerilim yaratıp sonra da okurun üzerinden o gerilimi çekip alamaz. Burada yazarın yardımı gerekiyor ve öykü matematiği dediğim şey işte bundan ibaret. Kaplanların insanları öldürmesi durumu belli bir gerilim oluşturuyor, merak duygusundan pek emin değilim ama bir gerilim yaşıyor okur. Peki sonra ne oluyor? "Bu esnada kırk yaşındaki gazeteci, ipuçları buldu." cümlesiyle düğüm çözülüyor. Daha önce öyküde kendisinden hiç bahsedilmeyen gazeteci nereden çıktı? Ani bir kararla tepemize atlarken yanına neden kırk yaşında olduğu ayrıntısını da aldı? Öykünün bu kadar beklenen bir intikam hikâyesinin açığa çıkmasıyla sonlanması anlaşılabilir, her öyküden sürpriz bekleyemeyiz ama kurmacanın doğası gereği, okurlar olarak üzerimizde biriken gerilimin tamamen boşaltılmasını arzularız. Bu bağlamda, kitaptaki birçok öykünün kusurlu olduğunu düşünüyorum.

Sözgelimi kitabın son öyküsü "Sözcükler Çekildiğinde" de tıpkı "Kaplanın Ağzı" gibi ilginç bir hâle gelebilecekmiş gibi görünüyor fakat yazarın öyküyü kurma biçimi nedeniyle bu potansiyele yaklaşamıyor. Finalde verilen ayrıntının başta verilmesi türünden basit ve temel numaralar bile hem söz ettiğim öykünün hem de kitabın bütününün seviyesini bir tık yukarıya çekebilirmiş bana kalırsa. "Suçbaz" adlı öyküde de aynı durumu görüyoruz. Orada da temel bir öykü matematiği kuralı uygulansa ve hikâye, okura da bir şeyler bırakarak, lafın tamamı söylenmeden anlatılmış olsa öykü yine seviye atlayabilirmiş. Bu halleriyle en iyi ihtimalle "aceleye getirilmiş" oldukları söylenebilir.

Son olarak, yanıltmaca üzerine kurulmuş öykülerden bahsedelim. "Mahir Bey" böyle bir öykü mesela. (İkinci tekil şahısla yazılmış olması nedeniyle mi bilmiyorum, anlatıcı bu öyküde "Mutsuzluğun çirkin bir muşambaydı." gibi tuhaf cümleler kurmaya daha yatkın.) Bir yanıltma girişimi var bu öyküde. Ama bana kalırsa "Kilitlerin Ardında" adlı öykü, okuru ters köşeye yatırma işini daha iyi yapıyor. Bu ters köşe girişimleri olumlu ve iyi niyetli hamleler olarak görülebilir. Kurgular derinleştirildiğinde ve yanıltmaca, hikâyenin dayandığı tek nokta olmaktan çıkıp onun bir parçasına dönüştüğünde daha iyi öyküler ortaya çıkacaktır.

Yaptığımız bütün eleştirileri bir kenara koyup, arka kapak yazarlarına has bir coşkuyla final yapacak olursak Alaybozan'ı şöyle tanımlayabiliriz herhalde: Epey ilginç temaların çevresinde dolanan ve tüm iyi niyetiyle bize hikâyeler anlatmak isteyen bir ilk kitap. Ama sanırım öykü, bundan çok daha fazlasına ihtiyaç duyuyor.