Roman gelirken

MAHMUT COŞKUN
Abone Ol

Gelişimine buradan bakılsa bile roman, romansların komedi üslubu ve hep mutlu sonla biten finallerine oldukça uzaktır. Bu durumda olsa olsa destan ve mit geleneğinin bir devamı niteliğindedir. Bir destan dilinin bir hiciv unsuru olarak günlük meselelere uygulanmasından doğan bu üslupla gelişen romanda, asıl unsur kahramanın yolculuğu ve değişimiydi.

Roman, Türk edebiyatına gelirken nasıl bir yol izlemişti? Roman terimiyle karşılaşana kadar Türk edebiyatı ne yaptı? Bu soruların cevabı romana nereden bakıldığıyla ilgili elbette. Margaret A. Doddy "Batı'da bir edebiyat biçimi olarak roman, yaklaşık iki bin yıllık kesintisiz bir tarihe sahiptir." diyor. Türk edebiyatı için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bana kalırsa söyleriz, aksini de reddetmiyorum çünkü Walter Raleigh'in "Romanın soyu karışıktır ve kötü bir şöhrete sahiptir. Bu yüzden roman, edebiyat türleri içinde saf bir öze sahip olmakla böbürlenecek son türdür." Değerlendirmesine açıkça katılıyorum. Her ne kadar edebiyat tarihi romanın destandan çok Orta Çağ ve Rönesans'ta yazılmış romanslardan doğduğunu ifade etse de bu kadar basit açıklanamaz. Çünkü bu daha çok Fransa'dan İngiltere'ye romans örnekleri taşındığında "Novel" olarak adlandırılması sonucu İngiliz edebiyat tarihçilerinin yaptığı bir çıkarım. Nitekim "novel" kelime kökü itibariyle "yeni" demek.

Fakat burada da şöyle bir sorun ortaya çıkıyor; dönemin İngiliz yazarları yazdıkları bu türe novel dememişti, Daniel Defoe bu başka bir şey demişti, bu yakıştırma yine edebiyat tarihçileri tarafından yapılmıştı. Gelişimine buradan bakılsa bile roman, romansların komedi üslubu ve hep mutlu sonla biten finallerine oldukça uzaktır. Bu durumda olsa olsa destan ve mit geleneğinin bir devamı niteliğindedir. Bir destan dilinin bir hiciv unsuru olarak günlük meselelere uygulanmasından doğan bu üslupla gelişen romanda, asıl unsur kahramanın yolculuğu ve değişimiydi. Walter J. Ong'un "Romansların dili alegoridir, gülden bülbüle bahçeden çeşmeye dek hemen her nesne romansın ayrılmaz parçasıdır ve her edim bir erdem veya kusurun temsilcisidir." Romans için bu değerlendirmesi de aslında bizdeki mazmun kalıplarıyla birebir örtüşüyor. Buna yine geleceğim. Öncelikle romanın, kapitalist ve bireyci insan fikriyle beraber yayıldığını söylemek gerekiyor. 18. yy. İngiltere'siyle dünyaya yayılan bu türün önceki örnekleri isimlendirilmemişti.

Burada da açıklanması gereken başka bir konu gündeme geliyor; isimlendirememek yok demek midir? Elbette değildir. İngiltere'nin hızla bireyselleşmeye gittiği o yüzyılda romanın parlamasının en önemli sebebi şudur; roman kendinden önceki edebî türler gibi genel bir anlatıyı değil bireyi merkeze alıyor. Dolayısıyla toplumda ben duygusunun ön plana çıkması bu türü de daha cazip kılıyor. Türk edebiyatı roman terimiyle 1850'lilerde tanıştı. Elbette bu tanışıklık, isimlendirilmiş ve belli sınırları çizilmiş, üstüne kafa yorulmuş bir türle tanışmaktı. Bu sebeple çok büyük bir türle karşılaştığını sanan Tanzimat aydını büyük bir bocalamanın içine düştü. Halbuki, Abidin Dino'nun aktardığı şu tespit çok yerindedir; "Bizde romanın ilk örnekleri on sekizinci yüzyılın başlarında ortaya çıkan ve kabadayıların yaşam serüvenleri içinde, batakhanelerde ve İstanbul'un eski mahallelerinde yaşanan birtakım aşk serüvenlerini anlatan realist halk öyküleridir.

Romanın gerçek manada şekillenmesi onun psikolojiyle tanışmasıyla olmuştur, romanı diğer türlerden ayıran kahramanın iç dünyasıyla ilgilenmesidir.

Şükrü Elçin'in ancak altısını tespit edebildiği (Sansar Mustafa, Hançerli Hanım, Letaifname, Tayyarzade, Cevri Çelebi, Tıflî ile İki Biraderler Hikâyesi) bu öykü formlarının konu, üslûp ve dil bakımından Tanzimat roman ve öyküsünü etkilediğini unutmamak lazımdır." Yani henüz adlandırılmamış olsa da romana benzerlikleri oldukça yüksek eserler veriliyordu. Peki niçin, romandan ne farklılıkları vardı bu eserlerin? Burada iki önemli unsur var; birincisi eskiler ya konuşur ya yazardı. Peki bu ne anlama geliyor? Yazdıkları divan edebiyatı etkisiyle verilmiş eserlerdi, dolayısıyla şiir ön plandaydı, divan nesrinde kurmaca neredeyse hiç yoktu. Konuştukları ise halk hikâyeleri, efsaneler ve destanlardı. Aslında romanın konusu olabilecek birçok unsuru içinde barındırıyordu. İkincisi ise Türk toplumunun bireyleşmeyle çok geç tanışması. Tanzimat'a kadar böyle bir düşünceden bahsedemeyiz. "Birey" fikrinden uzak duran bu eserler tam bir roman formuna bürünememişti.

Don Kişot'un romanslarla dalga geçmek için yazıldığını biliyoruz. Cervantes'in bunun için büyük bir nedeni vardı; askerdi, savaşmıştı, esir düşmüştü ve bu hiç de böbürlenecek bir şey değildi. Dolayısıyla Cervantes bu büyük kandırmacayla dalga geçmeye başladı. Esasen birçok yönden romanslara benzeyen bu eseri özgün kılan tarafı şuydu; Sancho gerçekçi bir adamdı ve her seferinde efendisine o meşhur soruyu soruyordu; "Hangi devler?" Bu soru Don Kişot'u romanslardan ayırıyordu. Maurice Z. Shroder, "Edebî Bir Çeşit Olarak Roman" makalesinde bu konuyu şöyle özetliyor; "Don Kişot'tan bugüne kadar romana özelliğini veren öz, nispeten basittir. Roman tecrübesizlikten tecrübeliliğe, cehaletin mutluluğundan hayatın gerçeklerini kabul edecek olgunluk seviyesine geçiş sürecini hikâye eder. Öyleyse teması bakımından roman, kendisini kahramanlık mertebesine yüceltecek olan potansiyellerini gerçekleştirerek hakiki bir kahraman olduğunu ispatlayan bir karakterin maceralarını hikâye eden romanstan farklıdır."

Romana kaynaklık eden metinlerin birçoğu destanlar ve mitlerden oluşuyordu. Peki bunu doğrudan metinlerin içinde görebiliyor muyduk? Hayır. Burada bir anlatı üslubu kazanmaktan bahsediyorum. Yazar tarafından kahramanın anlatılması mit ve destanlardan alınarak onu gerçekçi bir zemine oturtup romanda kullanmasıyla gerçekleşen bir ilişki. Northrop Frye "Hikâye türünde yazılan eserler muhtemel ve akla yatkın oldukları ölçüde başarılıdırlar." sözüyle romanın sınırlarını da kendince çizdi. Roman gerçekçi bir zemine oturmalıydı. Bu elbette 18. yy. dünyasının bir dayatması. Buna katılıp katılmamak bir tercihtir. Fakat romanın başlangıcıyla ilgili ilk araştırmaları İngiliz eleştirmenlerin yaptığı göz önünde tutulursa, bu artık bir kabul boyutuna ulaşıyor. Romanın dünyadaki tarihiyle daha fazla uğraşmayacağım, nitekim Philip Stevick'in şu sorusunu ve değerlendirmesini çok yerinde bulurum, "Neden romana sürekli bir başlangıç aramak zorundayız ki, belli ki bulamıyoruz." Bu gerçekten de işimize yarayacak bir bilgi olmayabilir.

Don Kişot'un romanslarla dalga geçmek için yazıldığını biliyoruz. Cervantes'in bunun için büyük bir nedeni vardı; askerdi, savaşmıştı, esir düşmüştü ve bu hiç de böbürlenecek bir şey değildi.

Bu da yazının infilak paragrafıdır. Romanla neden geç tanıştığımıza dair birkaç değerlendirmeye yukarıda yer vermiştim. Roman hakikatte insanın ihtiyaç duyduğu bir tür, peki Türk edebiyatı bu türün açlığını nasıl giderdi? Elbette öncelikle şu cevabı yinelemekte fayda var? Yeterince aç değildi. Çünkü bireyleşmeyi tatmamıştı Türk toplumu. Yine de birçok metnin içinde buna rastlamak mümkün. Fuzulî'nin Leylâ ve Mecnun'u buna en iyi örnektir. Mesnevinin yüzlerce varyantından ayrılır Fuzulî'nin eseri. Bu da şudur; Mecnun kendi yoluna gitmeyi tercih eder. Yani Leylâ'yı reddeder. Diğerlerinde bu fırsatı yakalayamamıştır Mecnun. Buradan ulaşılacak en net sonuç Fuzulî'nin kendi yolunda giden bir adam olmasıdır. Şikâyetname'de bahsettiği kadar birey ve yalnız bir adamdır Fuzulî. Türk toplumunun buradaki açlığı uzun anlatıdır, bu uzun anlatılar mesnevilerle, halk hikâyeleriyle, destanlarla karşılanıyordu. Tanpınar ve Yahya Kemal'in Mesneviler bizim romanlarımız, demesinin sebebi de budur.

Çünkü Müslüman toplumlarda anlatılar daima büyüktür ve insan merkezli değildir, insandan daha üst bir düzeye erişmenin mücadelesi verilir. Dolayısıyla mesnevi ve destanlardaki kahramanın serüveni bu güzergahta ilerler. Öte yandan Hristiyan toplumlarda bireyin kendini suçlaması, kendini cezalandırması daha doğuştan öğrenilir. Dolayısıyla romandaki bireycilikle oldukça özdeştir. Bu sebeple bugün roman dediğimiz türün bugünküne benzer örneklerinin Hristiyan toplumlarda görülmesi son derece doğaldır. Bizim ilk başlarda romandan anladığımız Peyami Safa'nın deyimiyle; "Düne kadar roman sözünden şunu anlıyorduk: Ayrı ayrı seciyeleri haiz birkaç insan." Bu elbette doğrudur, çünkü Tanzimat'ta karşılaştığımız roman örnekleri -ki bunda yapılmış kötü roman çevirilerinin etkisi çoktur- bu sözü doğrular niteliktedir. Ahmet Mithat Efendi esası itibarıyla bir Meddah'tır. Meddah'ın geleneği de birtakım olayları anlatırken bilgi vermek, öğüt vermektir.

Diğer taraftan Namık Kemal ile başlattığımız edebî roman kavramı da acıklı birkaç olayı anlatmakla yetinmiştir. Romanın gerçek manada şekillenmesi onun psikolojiyle tanışmasıyla olmuştur, romanı diğer türlerden ayıran kahramanın iç dünyasıyla ilgilenmesidir. 18. yy.'da romanın bugünkü anlamdaki örneklerine rastlamamızın sebebi de budur. İnsanlık psikolojiyi adlandırmaya başlamıştır. Adı verilmemiş bir tür var olmaya devam eder, ta ki ona bir ad verilene kadar. Adı verildikten sonra miladı başlar. Türk edebiyatı için adlandırmada gecikmenin bir bocalaması vardır. Nihayetinde roman, Avrupa'da o kadar uzun bir sürede pişmiştir ki bugünkü o heybetli yapısına ulaşmıştır. Buradaki asıl soru şu, Türk edebiyatında elli altmış yıl gibi zamanda nasıl oldu da bu türde yetkin eserler verilmeye başlanmıştır? Elbette cevap basit, Türk romancısının sahip olduğu bir anlatı geleneği vardır; mesneviler, halk hikâyeleri ve destanlar. Bu anlatı geleneği Türk romancısının işini oldukça kolaylaştırmıştır.

Mesneviler ve halk hikâyeleri elbette bugünkü anlamda bir roman formuna sahip değildir. Ancak toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak anlatılar ve eserlerdir. Bir türün şekillenmesi, gelişmesi ve varlığını devam ettirmesi elbette toplumun bunu talep etmesiyle gerçekleşir. Diğer türlü ortaya çıkacak ve kaybolacaktır. Roman geldi. Tanpınar bir Türk romanı var mı yok mu sorusunu ortaya attığında yıl 1936'ydı. Soruya şöyle devam etmişti Tanpınar, elbette vardır ve çok da okunmaktadır. Onun kastettiği "Yabancı dillerde lezzetle okuduğumuz romanlardan neden yoktur?" sorusuydu. Ve Tanpınar bu cümlesinden sekiz yıl sonra 1944'te Mahur Beste'yi tefrika etti. Yani sorduğu bu sorunun bir çeşit yanlış okuması da şöyledir, "Yani ben henüz bir roman yazmadım." demek istiyordu Tanpınar. Tıpkı Orhan Pamuk'un ödül konuşmasında bu soruyu hatırlatıp konuşmanın sonunda "Evet, bir Türk romanı artık vardır." demesi gibi. Tanpınar ve Pamuk'tan bağımsız olarak söylüyorum ki; Roman geldi. Ve bir Türk romanı var.