Şiir bursu mülakatı

AHMET MURAT
Abone Ol

Jüri dört kişi. Kırklı yaşlarda olan ikisini şair saymıyoruz biz. Haluk, Gürkan, ben. Heyecandan sesim çatallandı, kendi yazdığımı okuyamadım. Onun gözlerinden, çalıların ardından geçen kaplan gibi geçen bir parıltı gördüm şerefsizim. Şerefsiz. Ha öteki de karısından dayak yedikten sonra meşhur oldu.

Abi şair adamı bozmasın burs filan?

Şiir… hımm, öğrenmek, yok öyle değil de, çalışmak için diyelim, evet şiir çalışmak için bu bursa başvuruyorum. Sorarlarsa öyle.

Viyana’da dört ay. Ayda bin iki yüz euro. Günde iki öğün, üç kap sulu yemek. Sabahları iki kruvasan ve küçük boy amerikano. Atölyeler, karşılıklı çeviriler, Edebiyat Fakültesi’nde seminer programı: Çağdaş manifestolar, şiirde maduniyetin ve oryantalizmin temsilleri, bir de gösteri toplumunda imgesel gerçekliğin tartışmalı durumu.

Jüri dört kişi. Kırklı yaşlarda olan ikisini şair saymıyoruz biz. Haluk, Gürkan, ben. Biriyle bir şiir gecesinde tanışmıştık, şu aynı zamanda tiyatrocu olanla. Aynı masadayız, ben bir şiirimi okuyorum, o da yanımda işte öyle sakallarıyla, yeleleriyle filan dinliyor. Heyecandan sesim çatallandı, kendi yazdığımı okuyamadım. Onun gözlerinden, çalıların ardından geçen kaplan gibi geçen bir parıltı gördüm şerefsizim. Şerefsiz. Ha öteki de karısından dayak yedikten sonra meşhur oldu. Hürriyet’teki şu kadın, ismi neydi, onunla röportaj yaptıydı. Göçmen Kuşkuların Dönüşü diye bir kitabı var. İsmi hatırladığım iyi oldu, mülakatta lazım olur belki.

Diğer ikisinden biri yaşlı bir kurt. İlk şiirleri de iyidir, son şiirleri de. Heybetlidir, yeşil kadife ceketleri vardır. Yaz kış siyah, ucu sivri botlar giyer. Güzel sigara içer. Yılmaz Güney’in bir filminde oynadı mıydı, yoksa Kartal Tibet’in miydi? Biraz da onun hatırına başvuruyorum bu bursa. Yirmi bir yaşındayım reis diyeceğim, şu bursu ver de iki şiir parlatalım. Beni anlayacaktır. Onun “kardan adam kadercidir” dizesini hatırladım bugün bir kardan adam görünce. Bunu da söylerim belki mülakatta.

Gelelim sonuncuya. Hemşerim. Küçük dayımın liseden arkadaşı. Edebiyat profesörü. Ulan dayı, ulan dayı. Dayımla aynı kızı sevmişler bunlar .İkisi de alamamış kızı. Dayım okumamış, esnaf olmuş. Simit fırını var memlekette. Bu da gitmiş, okumuş, büyük adam olmuş, profesör, dekan, dil kurumunda üyelik filan. Televizyonda program da yapıyor. Bir keresinde karşılaştık bu lavukla, bir dergi editörü abinin oğlunun nikahında. Hocam dedim, ben Zülküf Candan’ın yeğeniyim, Çumra’dan. Gözleri parladı birden. Dayımla aynı kızı istemişler, alamamışlar ama bu mühim adam olmuş ya, dayımı yendiğini düşündüğünü o anda anladım.

Tamam sonra dayımla arkadaş olmuşlar ama yemin ederim, o anda yüzünde o zafer ışığını gördüm: Simitleri yakıyor dayın, pekmezi çok sürüyor. Bedava tabi, sürsün. Dayımın kayınpederinin üzüm bağları var, onu diyor. Ulan ikiniz de alamadınız, neyin zafer,i neyin kini hala? Dayıma dedim, dayı bursa başvuruyorum, sen tut bunu ara, bizim yeğen iyidir Asım hoca, candır, ona verin bursu demiş. Yaktın beni dayı. Köylü dayı, taşralı dayı, sağcı dayı. Kandil simidi kutularının üstüne bastıracağı bir şiir yazma sözü vermiştim, nah yazarım: Kalbimizin kandilleri yansın / Bugün yolculuk var ötelere/ Ruhlar sılaya dönsün/ Dayıma yazıklar olsun.

Efendim anne? İyiyim, sıra bekliyorum. Bilmiyorum anne. Maaş değil anne, burs. Evet para, da yani… neyse. Tamam anne okurum. Onu bilmiyorum, elham okurum. Peki anne, ararım. Kapat anne.

Ulan dayı.

Kravatı cebime sokuşturdum. Mülakattan çıkınca işe döneceğim. Koton’dan indirimden aldığım gri takımı giydim. Ne şık, ne salaş. Gösterişsiz, üzerinde konuşmaya değmez. Randevuya vaktinde geldim. Ama şimdi içeri giren şu ikisine bak. Herifte saç, sakal, kargo pantolon, jack wolfskin mont, küpe. Küpe. Kız, etnik yelek, ikinci el deri sırt çanta, fıstık yeşili bot. Şimdi onlar mı şaire benziyor, şu mali işler biriminden Ahmet mi? Ulan Eliot da öyle, kravatlı, bıyıklı, vezne tipli bir adam değil mi? Sezai Karakoç? Hasan Ali Toptaş? O zaten vezne.

Evet, burası, şu oda.

Beni burada çalışan biri sandılar, fütursuz konuşuyorlar. Asım Hoca’dan bir ders almıştım geçen yıl. Bununla, gezi olayları zamanı işte, Kadıköy’de yürüyüşlerde filan çok karşılaştım. Yazdığım bir iki şeyi gösterdim bi ara. Yayınlasana bunları filan, dedi.

Oğlan gevşek mi desem, gevrek mi desem, sözcükleri o anda icat ediyormuş gibi zahmetle konuşuyor. Kurmaya başladığı cümlenin sonunu ve hatta bir sonraki cümleyi çoktan tasarlamış ve bu sebeple hali hazırdaki cümlesini mecburen bitirmekteymiş gibi bıkkın, hevessiz. Şair o anlaşılan, kız da onun kırığı.

Mesaj geldi. Zeynep: Şairim viyana kapılarında :) dua ediyoz kızlarla… Ben: Çok tatlısınız. Seni de götüreceğim viyanaya.

Takımın altına kırmızı bir konvers çekseydim, kravat da taksaydım. Bambaşka olurdu her şey. Buradan işe geçerken de ayakkabıyı değiştirirdim. Surat böyle sinek kaydı, saç traşı dersen yedi liralık. Tipe bak. Şair mi, pazarlamacı mı? Fazla mı uyanık görünüyorum; hevesli, atletik?

Kız hafif çilli. Fransız filmlerindeki kızlar gibi. Buradan çıkınca vespasına binip minik çiçekçi dükkanını açmaya gidecek. Kapıdaki küçük zil, çın, içeride tombul bir kedi, ismi Bulut ya da Dize. Lavantayı çok seviyor. Aslında şiirden pek anlamıyor ama şairleri ilginç buluyor. Kederli, doğal psikolog olan kızlardan. Bana bakıyor. Bana niçin bakıyor? Ben mali işler biriminden, ma lşairiniz Ahmet, bakmayınız lütfen.

Bu yayınevinin kapaklarını çok seviyorum. Kız dedi. Pastel renkler, logosundaki balık, çok şeker. Sehpadan aldığı katalogu karıştırıyor. Kurt Vonnegut’u bunlar mı basıyordu? Yo o başkaydı. Senin Asım hocanın da kitabı var, bak: Şair ve Gelenek - Bellekte Bir Arkeolog.

Sabah beni içeri alan kırmızı saçlı kadın giriyor hole. Tam bir editör. Elinde yeşil çay fincanı, göz altlarında halkalar, omzunda bir eşarp; eşarpta Dublin yazıyor. Peşi sıra tek gözü kör bir kedi. Patileri, sırtının tam ortası kınalı. Kediye kına yakmışlar. Kedi sevmem, bunu hiç sevmedim.

Ayyy.

N’oluyor ya?

Yerim, yerim. Manyak şey gel buraya. Fransız, çilli kız, kediye saldırdı. Kediyi mıncık mıncık mıncık. Kedi dünden gönüllü. A kızın parmak uçları da kınalı.

Hadi oğlum Ahmet, hiç şansın kalmadı, ufak ufak kaybol sen. Kedi kınalı, kız kınalı, oğlan küpeli. Bu burs yatar.

Kırmızı saçlı kadın bir süre bu mesut resme baktı. Bursu kıza yakıştırdı. Alo, şiire bakın siz hanfendi, kim şair ona bakın. Bana bakmadı. İçeri girdi.

Bir karar vermek zorundayım. Saat ilerledikçe başka adaylar da geldikçe, hepsi birbirinden kınalı, birbirinden küpeli oldukça, ohoo. Ulan şu mülakat yazın olsaydı, favorilerim, çenedeki sakalım filan iyiydi be.

Kaçıp gitmek istemiyorum. Elimle evrak çantamın dışından Zeynep’in hediye ettiği şiir defterimi yokluyorum. Sekiz bitmiş, altı yedi bitmemiş şiir. Bir gün birilerinin eline geçince bu defter -ki geçecek, yani geçsin lütfen- edebiyat tarihine katkısı olabilecek başka küçük karalamalar. Zeynep hepsini ezbere okuyor şiirlerimin. Henüz hiç birini yayınlamadım. Yani iki kez denedim ama dergilerden döndü. Kaçıp gitmek istiyorum.

İçeriden sesler geliyor, gülüşmeler, usturuplu takılmalar, metinlerarası şakalar, zekanın sesleri. Her şey ne kadar güzel. Mali işler için eleman ihtiyaçları var mı acaba?

Bi sigara içeceğim, geliyor musun?

Efendim?

Kıza diyor. Sigara diyor. Ayağa kalktı bu arada. Kınalı kız kınalı kediyi gönülsüz yere bıraktı, yerinden kalktı. İçeriden sesler geliyor. Kapı hafif aralık. Küpeliyle kınalı aşağı iniyorlar. İçerden gelen sesler yükseliyor. Bir sigara da ben yaksam. Bu şey değil mi, sakallı şair? Niye bağırıyor bu şimdi: “Bana itiraf etmek istediğin bir şey var mı?” Kadın kekeliyor: “Anlamadım.” Adamın sesi kısık: “Hani benim canımı sıkacak bir şey y.. belki… söylemeye…” “Neler saçmalıyorsun sevgilim? Beni korkutuyorsun.” Kadının sesi endişeli geliyor. Lan bunlar sevgili. Bu arada profesör elinde telefon dışarı çıkıyor, bir sigara yakıyor, telefonu kulağına yapıştırıp merdivenlere yöneliyor. İçerdeki adamın sesi boğuk, kesik, sevimsiz. Ama kadın bağırıyor: “Ne ölmesi, ölmek nerden çıktı?” Hayda. Yahu ne oluyor? “Sus kadın, sus dedim.” Girsem mi içeri yoksa? Kavga için benim mülakat günümü niye seçiyorsunuz? Gideyim ben en iyisi. “Ölürken bari yalan söyleme.” Adam ciddi. Ölürken mi, sen neler söylüyorsun? Ötekiler sessiz. Yahu medeniliğin sırası mı kardeşim, adam abarttı iyice. Baksana böğürüyor. “Kahpe, bir de onun ardından ağlıyorsun ha? Dur çırpınma, dur dedim!”

Çırpınma mı? Vallahi dayanamayacağım. Dalıyorum içeri. Güpegündüz bir kadını öldürecek, öbür medeni manyaklar da izleyecek. Bağıra çağıra giriyorum: N’oluyor ya, bi dakka ya, bırak kadını.

Tekli koltuklardaki iki şair kafası, üçlü koltuktaki bir şair ve bir kırmızı kadın kafası bana dönüyor. Ellerindeki çayları yudumlayan kafalar. İki saniye geçiyor. Bitmek bilmeyen, devasa bir böceğe dönüştüğüm iki saniye. Allah belanı versin Kafka, Allah belanı versin edebiyat. N’oluyor lan burada?

Othello, diyor kadın omzunu silkeleyip. Othello, şekerim. Adın ne senin? Başım dönüyor. Böceklerin başı döner mi? Karnımda bir yumru, gözümde bir karartı merdivenlerden aşağıya doğru koşuyorum.

Ahmet, diyorum.

  • Aşık Paşa’nın Garipname’si şiirle yazılmış tam teşeküllü bir felsefe metniyken Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend ile Terci-i Bend’leri memleketin şahs-i manevisini oluşturan değerlerin bir manzumesidir. Lisede okuyunca tü kaka etmesi pek kolay. Lütfen kıymetlerini bilelim sevgili kari! (BB)