Sonsuza varmadan bir önce

İSHAK KARAVEZİR
Abone Ol

İstasyona gelince hayvanı bir direğe bağladı ve üzerine çarşaf örttüğü mezar taşını sırtlayıp trene doğru yürüdü. Platformda çoluk çocuk denkler içinde çömelmiş başlarında kırmızı fesleriyle kızamık salgını gibi insan kaplamıştı her yanı. Ellerini gözlerine siper edip etrafı kolaçan etti. Çarşafların uçlarından taşan taştan kavukları görmesi uzun sürmedi.

  • "Askerler İsa'yı götürürken, kırdan gelmekte olan Simun adında Kireneli bir adamı yakaladılar, çarmıhı sırtına yükleyip İsa'nın arkasından yürüttüler."
  • Luka-23

Önce Aziz Kiril'in, savaşlardan ve yağmalardan, selden ve yangından, paşaların haris kölelerinden ve prenslerin uyuşuk musahiplerinden, Macar tacından ve bey sarığından, haydutlardan ve voyvodalardan, köylülerden ve memurlardan arta kalan üç sayfalık el yazmasını yani Miroslav Müjde'sini sonra da Akova eşrafından Musa oğlu Mehmet'in 15 Cemaziyülevvel 1441 tarihli mezar taşını çalmıştı. Hırsız değildi. En azından yatağının hep soğuk, şarabının hep sıcak olmasını tercih ettiği o uzak şafak vaktinden beri. Annesinin sadece bir kez dönüp baktığı, babasınınsa onu bile yapmadığı manastırın alçak ve dar kapısından çıkışlarından bugüne otuz yıl geçmişti. Ninesinin dişsiz ve vakumla emilmiş gibi duran ağzına benzetti o kapıyı bunca yıl boyunca. Belki de tütsü kokularının, kutsal yağların ve İsa'nın onulmaz acısının onu ilk defa kucakladığı günün, ninesinin tabutuna çocuk gözleriyle baktığı gün olması ile ilgiliydi.

  • Hafif kararmış yüzü, çenesinin altından bağlanmış eşarbı ve iyice içine gömülmüş ağzı ile sarı bir tabutun içinde öylece yatıyordu. Sanki dünya ağzının içindeydi de sabahı inkâr eden bir gece tarafından yutulmuştu. Manastıra ne zaman girip çıksa doksanlık bir ihtiyarın son akşam yemeği gibi hissetmişti kendini. Şimdi son kez o dişsiz dudaklar açılacak ve kendisini İstanbul'a doğru kusacaktı. Akova'nın hafif mora çalan kireç taşından yapılmış ve tepesine sanki sahibi yaşarken kafasında kaskatı kesilip öylece kalmış gibi duran bir kavuk yerleştirilen mezar taşını enlemesine uyuz bir eşeğe yükledi. Çatlamış deriden, rengi gittikçe kararsızlaşmış çantasına özenle koyduğu parşömenleri son kez kontrol etti. Tren istasyonuna bir tam günlük yolu vardı. Dönüp son kez manastıra baktı. O anda çatı katındaki küçük pencerede bir ışık görür gibi oldu. Bir an için. Asla emin olamayacağını bilerek bir süre bekledi. Bu saatte kimsenin olmayacağını bilmesine rağmen içini bir ürperti kapladı.

Ninesinin tabutunun içinde bir anlığına gözlerini kırpıştırdığını zannettiği o günküne benzer bir ürperti. İkisi de aynı şeydi. Neden sonra omzunu silkti, arkasını dönüp eşeğin yularını çekiştirdi. Yanı sıra yürüdüğü derenin şırıltısı ve geceyi aydınlatan ayın ışıltısı kendini iyi hissetmesini sağladı. Aziz Miroslav, Sava'nın kenarında tıpkı kendisi gibi yürümüştü. Dilinde kutsal kelimelerden müteşekkil bir sözlük, Güney Slavlarına müjdeler getiriyordu. O da yüz yıllar sonra aynı müjdeyi bu kez İstanbul'a, Balat'a götürüyordu. Babasının ancak çok sarhoşken bahsettiği İstanbul'a. Bütün gece hiç durmadan yürüdü. Tıpkı kendisine ne kadar yem verilirse o kadar yutan ve doygunluk hissi olmayan balıklar gibi. Sabahın ilk ışıkları gözlerini kamaştırdığında eşeğin huzursuzlukla anırdığını fark etti. Yakındaki değirmende mola vermeye karar verdi. Kararmış bir çanağa doğradığı ekmeğini şarapla ıslatıp karnını doyurdu.

Ninesinin tabutunun içinde bir anlığına gözlerini kırpıştırdığını zannettiği o günküne benzer bir ürperti. İkisi de aynı şeydi.

Eşeğin önüne biraz ot koydu. Eşek otları yedikçe sırtında bir kavuk sallanıp duruyordu. Öldükten sonra bile hüküm vermeye devam eden bir Türk gibi. Fazla oyalanmadı. Yola devam etti. Trenin buharları uzaktan görüldüğünde artık ayakları bastıkları toprağa kök salmak ister gibi ağırlaşmış, dizleri titremeye başlamıştı. Eşek ise nefes nefese tamamen tükenmiş bir halde sahibinin arkasında adeta sürükleniyordu. İstasyona gelince hayvanı bir direğe bağladı ve üzerine çarşaf örttüğü mezar taşını sırtlayıp trene doğru yürüdü. Platformda çoluk çocuk denkler içinde çömelmiş başlarında kırmızı fesleriyle kızamık salgını gibi insan kaplamıştı her yanı. Ellerini gözlerine siper edip etrafı kolaçan etti. Çarşafların uçlarından taşan taştan kavukları görmesi uzun sürmedi. Tek olmadığını biliyordu ama bu kadar çok olacaklarını kestirememişti. Yine de pek umursamadı. Mezar taşları ile yolculuk eden bunca insan arasında yanında bir müjde taşıyan sadece kendisiydi.

Tren buharını salınca artık vaktin geldiğini anladı. Üçüncü mevkide kucağına yatırdığı taş kesmiş Türk ile birlikte artık bu uzun ve zahmetli yolculuğa hazırdı. Hayatı boyunca hazır olmaktan yapılmış bir adam olduğu için bundan sonra ne yapması gerektiğini bilememek onu tedirgin ediyordu. Gözlerini karşısında oturan kadının ayaklarına dikti. Çamurun kadının ayakkabılarında bıraktığı izlerden anlamlar çıkarmaya çalıştı. Orada şehit edilmiş bir azizin göğsündeki bıçaktan havuç toplayan tavşanlara kadar bir dizi imge yarattı. Uyku bastırıp onu savunmasız bırakmadan önce son gördüğü İsa'nın tüfeğini temizlediği bir sahne idi. Akova köylüsü bir kadının çamurlu ayakkabılarında Via Dolorese'de yürümeye başladığını gördüğünde ise artık rüya aleminin güvenli sınırlarından çoktan geçmişti.

  • ---Sonra GÖZÜNÜ bir açtı, karşıdan karlı DAĞLAR geçiyor, bir daha açtı başımda bir ÇOCUK, kalk abi diyor Kars'a geldik. ----
  • DURDUR. DİĞER SEKMELERİ KAPAT. SOĞUK SUYLA YIKA YÜZÜNÜ. PARMAK UÇLARIN UYUŞTU, EM ONLARI.
  • OYNAT.

Sonra gözünü bir açtı karşıdan parıltısını ucuz kumaşa borçlu lacivert üniforması ile polis kendisine doğru geliyordu. Bir umut kadının ayaklarına baktı. Ayakkabılar orada ama kadın yoktu. Avuçları terlemeye başladı. Midesinde soğuk bir bulantı. Polis yaklaşmaya devam ediyordu. Kadın nerede, ayakkabıları neden burada derken...

  • DURDUR.
  • HALA MAVİ TİK YOK. YAZIYOR. VAZGEÇTİ. YAZIYOR. VAZGEÇTİ. SEN ARTIK BİR DİN DEĞİLSİN. GÖNDER. HAYIR VAZGEÇ.
  • OYNAT.

Polis çapraz sırada oturan yaşlı adamın pasaportuna şüpheyle bakarken elleriyle mezar taşına daha sıkı sarıldığını fark etmemişti bile. Sorsalar en az üç durak geçti diye yemin edebileceği kadar uzun bir süre bekledikten sonra ucuz ve parlak lacivert gelip önünde durdu. Gözleri birbiriyle karşılaştığında bir kukla gibi elini ona doğru uzattı. Yeteri kadar bir süre elinin havada karşılıksız kaldığını fark edip bu kez soran gözlerini dikti. Günlerdir bu anı merak ediyordu. Nihayet yapması gerektiğini yaptı ve kucağındaki gezgin ölünün üzerinden çarşafı hafiften araladı. Polis bununla yetinmemiş olacak ki sert bir hareketle çarşafı mezar taşının üzerinden tek hamlede çekti. Eliyle taştan kavuğa şöyle bir dokundu. Sonra bu mezar taşı-pasaportun gerekli izinlere sahip olduğuna hükmedip arkasını dönüp gitti.

  • DURDUR.
  • DÜNYANIN EN GÜÇLÜ ORDULARI. TIKLA VE GALERİYE GİT. KUZEY KORE. İSPANYA. KAPAT. MELEK YATRMCI NEDİR, ENTER. DİD YOU MEAN MELEK YATIRIMCI. TIKLA. BİR HAFTADA İKİYE KATLAMAK. KAPAT.
  • OYNAT.

Mezar taşları ile yolculuk eden bunca insan arasında yanında bir müjde taşıyan sadece kendisiydi.

Gözlerini bir kez daha kapattı. Aziz Kiril cama belli belirsiz kargacık burgacık el yazısı ile bir şeyler karalıyordu. Camdan gelen ve insanın içini kıyan seslerin kulağına bir ilahinin en coşkulu anı gibi geldiğini söylemek istedi ona. Ama ağzı açıldıkça dişleri eline döküldü. Ninesinin ağzına hava üflüyormuş gibi hissetti. Aziz Kiril gittikçe daha fazla kendinden geçiyor ve trenin camına durmaksızın bir şeyler yazıyordu. Coşkusu gittikçe bir öfkeye dönüşüyordu. Bir günah büyüyordu tren raylarından ileri doğru. Cübbesinin kolları ile cama yazdıklarını silip tekrar kaldığı yerden devam ediyordu Tekrar ve tekrar. Ve nihayet kafasını cama vurup alnını parçaladı.

  • DURDUR.
  • THE BEAUTİFUL MİND. ADAM ŞİZOFREN. YENİ SEKME AÇ. YEMEKSEPETİ. PİDE SÖYLE. YENİ ADRES EKLE.
  • OYNAT.
  • DURDUR. HALA YAZIYOR. YİNE VAZGEÇTİ. YAZIYORUM. SEN ARTIK BİR DİN DEĞİLSİN. SİL. SİL. CEHENNEMDE BİR ALLAH GİBİ YALNIZIM. GÖNDER.
  • OYNAT.

Sonra gözünü bir açtı karşıdan geometrik anız kütleleri ve yanı başında ellerinde oraklar uzun ekmekler gibi adamlar geçiyor. Kendi aralarında konuşuyorlar geçen trene bakarken. Tıslayarak yavaşlıyor koca yılan. Bu kez ucuz lacivert değil daha ucuz yün patiskalar biniyor. Eski partizanlar. Şimdi hepsi kadroya geçti. Yaşlı olanı yüzüne yerleştirmeye çalıştığı fakat son savaşta bir şarapnel çukurunda bıraktığı sert bir ifade ile kendisine doğru yürüyor.

  • DURDUR. MEMURLAR. NET. 2008 KPPS SONUÇLARI-1. YERLEŞTİRME. KAPAT SEKMEYİ. BON JOVİ. SİGARA YAK. TERS YAKTIN. SÖNDÜR. SESİNİ KIS. MAVİ TİK YOK SİLSEM Mİ? SİLSEM BİR ŞEY YAZDIĞIMI DA ANLAR. YAZ BİR DAHA. ÇARMIHTA BİR İSA GİBİ BEN ISTIRAP ÇEKTİM. GÖNDER.
  • OYNAT.

Patiska kadrolu partizan da çarşafı sıyırıyor. Taş kavuk hükmediyor yine. Çarşafı kapatıyor. Neredeyse baş sağlığı dileyecek. Üzgün bir ifade ile arkasını dönüp gidiyor. Kadının ayakkabılarına bakmaya devam ediyor. Bu kez kadın baldırlarına kadar var. Gerisi yok. Sofya'da inmiş olabilir mi kadının gövdesi? Lanet olası partizanlar. Lanet olası Ruslar. Lanet olası federaller.

  • DURDUR.
  • KAHVE AL. ORTAĞINA DA VER. ARABADAN GÖZETLE. ARABA YOK BALKONA ÇIK. DEPOZİTOLU ŞİŞELERİ SAY. ORTAK YOK. 17 ŞİŞE. KÜLÜ DÖK. GÖRDÜ, MAVİ TİK. NİYE YAZMIYOR. NİYE YAZMIYORSUN? GÖNDER.
  • OYNAT.

Sonra gözünü bir açtı karşıdan martılar intihara meyilli Japon pilotlar gibi trenin üzerine pike yapıyor. Sirkeci. Uyuşmuş ayaklarını açmaya çalıştı boş yere. Nihayet onları bir çuval gibi sürükleyerek koridora çıktı. Kadının ayakkabıları halen duruyordu. Trenden indi. Mezar taşını sırtladı ve yürümeye başladı. Gardan sırtlarında mezar taşları çıkan insanları tuhaf bir ürperti ve şaşkınlıkla seyre dalan ahalinin içinden kızıl denizi yaran bir Musa gibi geçip gitti. Gümrükte onu burnunda tuttuğu mendille şişman bir adam bekliyordu. Kafasını salladı şaşkınlıkla. Bir mezar taşına bir yüzüne baktı. Sonra gülerek "deklare etmek istediği bir malı ya da ziyneti olup olmadığını" sordu. Hemen arkasındaki sivri sinek suratlı kırmızı yanaklı Türk, söylenenleri Sırpçaya çevirdi. Başıyla sadece mezar taşını gösterdi. Şişman adam mendili ile burnunu silerken güldüğünü mü sümkürdüğünü mü anlayamadığı tuhaf sesler çıkardı.

Nihayet gümrükten çıktıktan sonra sahile doğru yürüdü. Denize yaklaşınca bunca zaman yanında taşıdığı, taştan Türkü yavaşça suya bıraktı. Önce gövdesinin sonra kavuğunun batışını izledi. Nihayet patrikhaneye vardı ve büyük ceviz kapının açılmasını bekledi. Ağır ağır açılan kapının ardında sadece yere bakan irice bir adam basit bir el hareketi ile içeri davet etti. Adımını avluya atarken kapının tok bir sesle kapandığını duydu. Adam yine yere bakarak önüne geçip ona mihmandarlık etmeye başladı. Orta kapıya geldiklerinde bir el hareketiyle onu durdu. "Patrik hazretleri seni burada kabul edecek".

Eşiğinde durduğu orta kapıda tam beş yüz yıl önce bugünkü patriğin ikincisi, ki kendisi dördüncü oluyor, boynunda bir urgan, dili dışarıda topaç gibi dönmüştü. Sultanın emri ile asıldığı bu kapı şimdi bir müjdenin verilişine tanık olacaktı. Az sonra patrik hazretleri uzaktan gözüktü. Ağır adımlarla ona doğru yaklaştı. Burun buruna geldiklerinde hemen eğilip yüzük parmağını öptü. Sonra sessizce deri çantasından bir gazete kağıdına sarılmış ahşap bir kutu çıkardı. Patrik kutuyu alıp istavroz çıkardıktan sonra gazete kağıdını çözüp yere attı. Hareketlerindeki mutedil yavaşlık kaybolmuş, sinirli bir acelecilik onun yerini almıştı. Kutuyu açtığında kutsal emanetlere düşen bakışları alev alevdi. Gözlerini patrikten yere doğru kaydırdı. Buruş buruş gazetede alt manşetteki yazıyı bir kez daha okudu;

"Турк хукумети ески османлı мезартасларıнı ианıнда гетиренлере топрак ве ев верииор"

  • DURDUR. ALT YAZI SEÇENEKLERİ. TÜRKÇE SEÇ. ÇEVRİMİÇİ. TEKRAR YAZ. BENİ ÇARMIHTAN İNDİR. GÖNDER.
  • OYNAT.

"Türk hükümeti eski Osmanlı mezar taşlarını yanında getirenlere toprak ve ev veriyor! "