Toplumsal Mekanın Yırtılması

CEMAL ŞAKAR
Abone Ol

Devletin toplumsal mekanı düzenlemesi, yasallığın/meşruluğun ve yasal olmayanın/gayri meşruluğun sınırlarını da belirlemesi anlamına gelir. Yasallığı güçlü projektörlerle aydınlatıp bütün dikkati oraya yöneltirken; güçlü ışıklar aynı oranda yasal olmayanı karanlığa gömer.

Devlet toplumsal mekanı içerik ve biçim açısından düzenlemek ister. Biçim olarak düzenlemesinin temel dürtüsü, iktidarının tezahürü içindir. Devlet bizatihi görünür değildir, birçok araç üzerinden varlığını hissettirir. Bu hissedişin tezahürleri daha çok simgeler üzerinden gerçekleştirilir. Özellikle kamu binaları, meydanlar, meydanlara dikilen bayraklar, flamalar, heykeller, büstler söz konusu tezahürün en çok göze çarpan simgeleridir. İçerik açısından da resmi söyleme uygun olarak insan ilişkilerini belirler. Devlet toplumsal mekanın biçimsel düzenlenmesiyle insanlar arası ilişkileri ve etkileşimleri kuşatıp yönlendirir; böylece insanlar arası ilişkilere sızar.

Bu sızıntıyla birlikte toplumsal ilişkiler ve etkileşimler de aynı anda mekanın düzenlenmesine katkı verir. Karşılıklı bu canlı ilişki sayesinde iktidar mekansallaşırken, mekanda hayat bulan insanlar arası ilişkilerle buluşur ve onlarla kenetlenir. Özellikle devletin bekasına, vatanın bağımsızlığına ve bütünlüğüne yönelik saldırı anlarında sözünü ettiğimiz buluşmayı, kenetlenmeyi çok somut bir şekilde müşahede etmek mümkündür.

Bütünleşme anlarında devlet, kitleler üzerinden neredeyse bedenlenir ve somut bir varlığa dönüşür. Kitlesel bütünleşmeler üzerinden devletin vücut bulması simgesel değildir. Biraz aşırı yorumla vücut bulan bizatihi devletin kendisidir. Devlet, bizatihi kendisi olarak ortaya çıkma fırsatı bulduğu bu mesut anlarda yarattığı ciddi vakum etkisiyle her şeyi üzerine çeker ve merkezde toplar. Ancak her zaman mesut anları bozacak, yaralayacak arızalar baş gösterir. Bunlar istese de istemese de bir türlü bu bütünleşmeye, kenetlenmeye eklemlenemeyen insanların, grupların oluşturduğu meşum arızalardır.

Devletin toplumsal mekanı düzenlemesi, yasallığın/meşruluğun ve yasal olmayanın/gayri meşruluğun sınırlarını da belirlemesi anlamına gelir. Yasallığı güçlü projektörlerle aydınlatıp bütün dikkati oraya yöneltirken; güçlü ışıklar aynı oranda yasal olmayanı karanlığa gömer. Devletin çizdiği sınırlar haddizatında mekanda neyin görünür neyinse görünemez olacağına karar vermesi demektir. Aldığı kararlarla toplumsal mekanın içeriğine de katkı verir. Böylelikle toplumsal mekanın dışına itilenlerin toplumsallaşma, topluma ait olma olanakları da ellerinden alınmış olur.

Bir yandan siyasetin muhatabı olamama, diğer yandan da toplumsal mekanda kendini ifade edememenin yarattığı iletişimsizlik nedeniyle daima karanlık bir bölgeye itilip, görünmez olurlar. Bir anlamda var olma hakları ellerinden alınmış olur. Böylece yasallığın içindeki insanlar hem daha güvenli bir dünyada yaşadıklarını düşünürler hem de vicdanları rahatlar. Dahası devletin yasallığını belirlediği mekanda varlığını sürdürenler aynı zamanda diğerleri üzerinde bir iktidar da kurmuş olurlar. Çünkü beriki’lerin gücü, devleti yedeklerine alıp yasal olanı kabullenmelerinin yanında öteki’lerin yasal olmayışına bağlıdır. Yasal olan ne kadar önemliyse yasal olmayan o oranda değersizleşir ve bu iki durum arasındaki ilişkiye dair bilinç de böylece üretilip keskinleştirilir. Zaten yasal olmayanlar üzerlerindeki bu iktidarı da kabullenmişlerdir.

Gözden kaçırılan, gayri meşru ilan edilen ve sonra da adına yeraltı denilen alan böyle adlandırılmakla toplumsal mekandan dışlanır. Dışlanmak demek, toplumsal ilgiden de dışlanmak demektir. Böylece toplumsal bir bilincin gelişmesine de engel olunur. Dahası görünürlüğün dışına itilince siyasal olanın konusu olmaktan da çıkarılır.

Meşru alanın dışında kalanların oluşturduğu en büyük tehdit yasanın denetiminin dışında olmaları nedeniyle itaatsizlikleridir. İkonoklasttırlar, tabu yıkıcıdırlar. Devletin söylemi, bunların etkilerini kırmak için genellikle marjinaller, anarşistler, deliler, göçmenler, dilenciler, katiller, kaçak işçiler, madde bağımlıları olarak tanımlar. Bu tanımlamalar her zaman insanda uyandırılmaya çalışılan duygularla sarılı bir şekilde verilir; halk düşmanıdırlar, korkutuculardır, pistirler, bayağıdırlar, gözü karadılar, genel insani değerlerden pay almamışlardır, hayvani içgüdülerin esiridirler.

Bu yüzden ne zaman ne yapacakları belli olmayan tekinsiz, tehlikeli yaratıklardır. Aslında daha temelde gayrimeşrusu olmayanlar olarak tanımlanarak öteki’leştirilirler, marjinalleştirilirler. Böylesi imgeler, bütün duyularımıza seslenecek şekilde kurgulandıkları için çok güçlü imgelerdir. Bu yüzden tam zıttı duyguları harekete geçirerek beri’kilerin ne kadar doğru, yasal, meşru oldukları duygusunu pekiştirir ve yeraltında yaşayanlara karşı genel bir duyarsızlık, ilgisizlik hatta belirgin bir tiksinme duygusu oluşturur.

Resmi söylem en başta medya üzerinden üretilir ve sürekli olarak servis edilir. Öteki’nin tekinsiz dünyası üçüncü sayfa haberleri şeklinde hep hafızalarda taze tutulur. Burada ironik olan, bu haberlere maruz kalanların, aslında görmedikleri, gitmedikleri, bilmedikleri bir yerin haberlerini dinliyor olmalarıdır. Haberler, görünür olanlara yönelik olarak kurgulanır. Doğal olarak bu tür haberler, görünür olmayanlara dair olduğu için her türlü yoruma ve manipülasyona açıktır. Böylelikle beriki’nin huzuru, güvende oluşu teyit edilir.

Öteki’lerin anlatımında kullanılan resmi söylemde zaman ve mekan belli olsa da ‘bu karanlık dünyada bu işler böyle olagelmektedir’ şeklindeki bir ifade yaşanan bütün çatışmaların anlatımının ortak ifadesine bürünür. Böylelikle öteki’lerin dünyası tarihüstüleştirilir. Bu sayede öteki’ler bağlamsızlaştırılır; onların meydana getirdiği olaylar ve durumlar, nedensizce, sadece kendi içlerinden gelen hayvani içgüdülere boyun eğmeleri ya da kaderle açıklanır. Onları suça itecek hiçbir neden yoktur; tek neden kendi dürtülerine yenilmeleri ya da kaderdir. Dolayısıyla toplum içinde yer almamalıdırlar. Olaylar tekilleştirilemediği için de bir kimliğin taşıyıcısı haline gelemezler.

Bu söylem berikilerle/ötekiler, yasalla/yasal olmayan, meşruyla/gayrimeşru arasında bir sınır çizer. Ama sınırlar bir şeyleri birbirinden ayırırken aynı zamanda birleştirir de. Sınırın doğasında güven, emniyet yatar. Sınır öncelikle korur, bu yüzden güvenli bir alan yaratır. Böylece kişiye güvenebileceği bir zemin verir; tehlikeye karşı korur. Bu sayede kişi için belirsizlik ortadan kalkar. Bu iki yönlüdür; sınır-içi belirlidir/güvenlidir, sınır-dışı belirsizdir/güvensizdir. Ancak sınırın belirlediği güvenli ve güvensiz alanlar arasında her daim gerilim sürer. Sınırı ihlal etmek, aklını terbiye etmemiş her insanın içinde en azından bir tecessüs olarak vardır. Devletin kabusu da burada yatar. O, bu tecessüsü müesses mekana bir saldırı, direnme ve oradaki ilişkiler ağını sorgulama gibi algılar. Mekansal bir yırtılmaya izin vermek istemez. Ama buna rağmen gayrimeşru olanı hiçbir zaman istediği uzaklığa itemez. Çünkü sınırı ne kadar uzağa çizerse çizsin, sınır daima ayrıştırdığı kadar birleştirir de.

Bu sınır, uyanmanın mümkün olmadığı bir kabus gibidir; hem korur, hem birleştirir. Tam da bu noktada edebiyat önemli bir işlev görür: Devletin yeraltına ittiği insanların, grupların üzerindeki karanlığı yırtmak, onları görünür hale getirmek. Çünkü toplumsal mekanda egemen olan resmi söylem daima gayrimeşru olanı ötelere itip karanlığa mahkum ederken, edebiyat karanlıkta olanı alıp toplumsal mekanın aydınlığına taşıyarak görünür kılar. Bakışlarını ısrarla başka yerlere kaydırarak görmezden gelmeye çalışan insanların bakışlarını hep kendi üzerine celbeder.

Edebiyatın burada yüklendiği temel sorumluluk yasal olmayan/yeraltı diye bir yaşam varsa, bu yaşam koşullarının oluşmasında ve bazı insanların oraya itilmesinde toplumun da önemli bir payı olduğunu beri’kilere hatırlatmaktır. Devletin meşru alanın dışına ittiği kişileri/meseleleri edebiyatın meselesi yapmak muhalefet etmenin/direnmenin bir yöntemidir. Devletin lanetlediği, dışladığı, suçlu ve gayrimeşru ilan ettiği insanı, meseleyi meşru alana taşımak direnmenin estetiğidir. Edebiyat öteki’ni görünüre taşımakla hem devleti hem de kabullenişi sarsar ve yüzleşme için vasat oluşturur. Bu vasat sayesinde yasallığın dışına itilenlerde devletin ve toplumun payı belirgin hale gelir.

Edebiyat da gücünü bu vasattan alır. Çünkü kendi okuyucusunun hiçbir zaman anlattığı/temsil ettiği kitle olmadığının farkındadır. Onun okuyucusu meşru alan içinde güvende olanlardır. Görünürün dışına itilenleri görünüre taşıyarak insanları huzursuz eder. Yoksul, yetim bırakılmışlar, iffeti elinden alınmışlar, bekar odalarına itilenler, evsizler, muhacirler, marjinaller, kayıt dışı işçiler görünüre geldikçe diğerleri onlardan çaldıklarını, onların kendi üzerindeki haklarını hatırlarlar. Huzursuzluğun gerçek nedeni burada yatar. Kırk odalı evlerde yaşayanlarda evsizlerin, servet içinde yüzenlerde yoksulların, zalimde mazlumun payı vardır.

Elbette edebiyatın görünür kıldığı gayrimeşrunun kendisi değil, temsilidir. Ama buradaki temsilde önemli bir nokta vardır. Burada yapılan gayrimeşrunun temsil edilmesi değil, devletin meşru/gayrimeşru ilanındaki ölçütlere, bir anlamda yasaya itirazdır. İtirazdaki muhalif ton, aslında yazımızın başında değindiğimiz toplumsal mekanın ve insanlar arası ilişkinin tanzime yöneliktir. Bir anlamda çalınan payın geri istenmesidir; kağıtların yeniden karılmasını talep etmektir. Edebiyat özünde muhaliftir, iktidarları her daim dışlar gibi romantik iddianın naifliğinin aksine, düşük düzeyli bir muhalefet gibi görünse de temelinde radikal itirazlar içerir. Yasallığın güveninde yaşayanların hep enselerinde hissettikleri meşum arıza tam da buradan kaynaklanır. Onların görmek, yüzleşmek istemedikleri, unutuşun derin kuyularına gömmeye çalıştıkları arızalarla karşı karşıya kalırlar. Bütün kazanımlarında gasp ettiklerini, karanlıktan çıkıp gelenler geri isteyebilecektir.

Yasallık içinde konumlanan edebiyatsa öteki’ni anlatırken, yasanın buyurduğu dile bağlı kalır. Tıpkı üçüncü sayfa haberleri gibi konuyu öteki’lerin tekinsizliği, uğursuzluğu, lanetliliği üzerinden kurar. Öteki bakılıp ibret alınacak şekilde nesneleştirilir. Uğursuzluk ve lanet öteki’nin yaşadığı yeraltına aittir; yasallığın aydınlattığı alan güvenlidir. Böylece beri’ki kendi içinde yaşadığı hırsızlığı, uğursuzluğu, iffetsizliği bilinçdışına iter ya da yasallaştırır. Çünkü kendine ait tüm çelişkileri öteki’ne hamleder. Yasaya uymayanın halini göstererek beriki’ne güven verir; konumunu haklılaştırır.

Böylece yukarıda sözünü ettiğimiz bilinç sürdürülebilir bir hale gelir. Edebiyatın özünde muhalif olduğu inancının naifliği içinde, uzun yıllar boyunca ürettiği kimi ikonik imgelere tutunur ve bu imgeler sayesinde itirazlarını dillendirdiğini düşünür. Kardeşlik, özgürlük, eşitlik, adalet, hak, hakikat vb. dediğinde muhalefetini dillendirdiğini varsayar. Oysa toplumsal mekanın içerik ve biçim bakımından tanzim edilmesinde, kendisini konumlandırdığı muhalif alanın da yasallığın içinde ve bu bakımdan devlete dahil olduğunu fark edemez.

Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren şehirlerin etrafını karanlık güruhların sarmaya başladığından sık sık şikayet edildi. Bu karanlık, şehir ahalisini tedirgin ediyordu. Mekanın yeniden düzenlenmesiyle onların karanlık köşelerde kalmaları temin edilmeye çalışıldı. Gettoların oluşumunun engellenmemesi, tersine özendirilmesi söz konusu düzenlemenin bariz örneğidir. Yasadışı inşa edilmiş evlere yasal olarak elektrik, su, yol, cami, pazar ve okul gibi yasal hizmetler hiç zorluk çıkarılmadan sunuldu.

Bu kaç-göç sürmeye devam etti ve adına taşranın merkeze yürümesi denildi. Ancak son yıllarda bu olgu yeni bir biçim aldı. Özellikle Ortadoğu, Afrika ve Güneydoğu’daki savaş ve terör nedeniyle muhacir bir grup ortaya çıktı ve daha güvenli buldukları yerlere doğru yola çıktılar. Bugün Türkiye’de göçmenlerin her yeri sardığından şikayet ediliyor. Var olan toplumsal mekan düzenlemelerinin bu şikayeti izale edebilmesi mümkün değil. Mekan yırtılıyor; hatta yırtıldı. Ne yapacağı, ne isteyeceği belli olmayan bu yeraltı sakinleri, hiç beklenmedik yerlerde ve şekillerde şehir ahalisinin önüne çıkıveriyor.

Devlet yeni mutabakatlarla toplumsal mekanı yeniden tanzim etmek zorunda. Yoksa yırtılan yerlerden sızıntıyı engellemek mümkün değil. Buradaki asıl sorun edebiyatın öncü rolünü kaybetmiş olmasıdır. Toplumsal mekanda yaşanan hızlı değişimi; küresel siyasetin dünyayı hallaç pamuğu gibi atmasını takip edemez, gelişmeleri öngöremez oldu. Dolayısıyla yaşanan gelişmelere karşı pozisyon da alamadı, onları okuyup adlandıramadı. Kolay olanı seçti ve bütün bunlar yaşanmıyormuş gibi dünyanın altüst edilişine sessiz kalarak ikonik imgelerine tutunmaya devam etti.

Modern edebiyatın yükselttiği konuları, ikonik imgelerle ikonik mekanlar üzerinden anlatarak hem özündeki muhalefeti sürdürdüğünü hem de böylelikle evrenselleştiğini düşündü. Oysa savaşın ve terörün yıkıcı sonuçları bütün dünyayı etkilemeye devam ediyor. Neo-liberal politikalarla servet bir avuç insanın elinden toplanıyor. Savaşın ve terörün yerlerinden ettiği insanların önemli bir kısmı ancak yeraltının karanlığında kendilerine yer bulabildiler. Ayrıca neo-liberal politikaların yarattığı adaletsizlik ve eşitsizliğin sonucu karın tokluğuna çalışmaya razı insanlar iş bulabildiklerinde kendilerini mutlu addederken, diğerleri de muhacirler gibi karanlıklarda gözden kayboldular.

Böylelikle edebiyat muhafazakarlaştı. Oysa yırtılan bu toplumsal mekan yeni mutabakatlarla yeniden tanzim edilecekse ona düşen görev, yeraltının karanlığına itilmişlerin hakları lehine mutabakata katkıda bulunmaktır. Varlığını sürdürdüğü meşru alanda, ikonik imgelerle, ikonik mekanlarda neşvünema arayacağına, hiç olmazsa mekanın yırtılan yerinden öteye bakmalıdır. Öte’de, insanı insan yapan tüm asli değerler çoktan yıkıldı; öldürme, işkence, tecavüz, sürgün, açlık, yoksulluk giderek sıradanlaşmaya başladı. Muhalefet etmek, hükümet nefreti demek değildir. Dünyada yaşanan bütün bu altüst oluşlara kulak kesilmek; gözlerden saklanan, üzeri örtülen sorunların yanında yer almaktır. Çünkü muhalefet etmek öncelikle nerede, kimlerle yan yana durulduğuyla ilgilidir.