Unutuluyor Mu Sahiden?

NURSENA YILDIZ
Abone Ol

Kitapta yer alan on dört öykünün hemen hemen hepsinde şahit olduğumuz bilinç akışı, okuru karakterin zihnine bağdaş kurdurup oturtuyor. Anlatıcının dış mekân tasvirlerinden ziyade şahısların düşünce koridorlarını tasviri yeğlediği hemen göze çarpar nitelikte.

"Kitabın bütünlüğünü bozmamak adına buraya bir epigraf yerleştirsem güzel olacak."

Unutmanın zikri hatırlıyor olmanın delaletidir ve bir paradoksun eşiğine getirip bırakır kişiyi. "Unuttum" diyen her seferinde tekrar tekrar tazeler unut(a)madığını ve film başa sarar. Senem Gezeroğlu'nun ismi 2016 yılında yayımlanan Zaman Dursun İstedim öykü kitabıyla aklımızda yer eder olmuştu. Yazarın geçtiğimiz Mart ayında yayımlanan ikinci öykü kitabı Unuttum Yalnız ile ise unutma ve hatırlama arasında sıkışıp kalmış karakterlerin zihinlerindeki nehirde yansımamızı seyre dalıyoruz. Sıkışmışlığın çaresizliğe denk düştüğü öykülerde paradoks bir karabasan gibi karakterlerin bilincine musallat oluyor. Peki bu karabasan onları nerelerde bulup kemiklerini kırarcasına kavrıyor?

UNUTTUM YALNIZ - SENEM GEZEROĞLU İZ YAYINCILIK

Kitapta yer alan on dört öykünün hemen hemen hepsinde şahit olduğumuz bilinç akışı, okuru karakterin zihnine bağdaş kurdurup oturtuyor. Anlatıcının dış mekân tasvirlerinden ziyade şahısların düşünce koridorlarını tasviri yeğlediği hemen göze çarpar nitelikte. Bunu yaparken yeni biçimler denemekten de geri durmayıp kâh önümüze aynalar çıkarıp yansımayı tahayyüle imkân veriyor, kâh matruşkaları andıran iç içe geçen paragraflarla öyküyü derinleştiriyor. Hatta öyle cesur davranıyor ki son öyküde okura "Öykünün sonu sana kalmış," diyor. Böylece okura özgürlük alanı açan anlatıcı, onu edilgenlikten etkenliğe terfi ettiriyor. Yazarın bir diğer ön plana çıkan özelliği ise şiir sevdası. Öykülerin arasında göz kırpan dizelerin yanı sıra bu sevda yazarın kelimeleri eğip bükme denemeleriyle de kendini gösteriyor.

Yer yer teklemelere sebep olsa da kelimeleri evirip çevirip kullanmadaki mahareti ilk defa Post Öykü'de okuduğumuz ve kitapta da karşımıza çıkıp kalbimize fırça darbelerini indiren "Ebru'nun Gecesi" isimli öyküde şaha kalkıyor. Öykülere usulca yedirilen travma unsuru kitap boyunca okurun tedirginliğini diri tutuyor. Travma sonrası birey unutmayı, yalnızlığı, ölümü sığınak sanıp köşesine büzülüyor ama nafile. İçine çekildiği karanlıkla kalakalıyor. Dipsiz, ıssız, soğuk bir karanlık. Kimi zaman göz alıcı aynalarda gizleniyor bu karanlık, kimi zaman rengarenk ipte yahut şekerlerde. Demem o ki anlatıcı, birey ve diğerleri arasında gerilmiş bir ipi son öyküye kadar elinde tutuyor ve bize de nefesimizi tutarak kopuş anını müşahede edip de ona müdahale edememek düşüyor. Ancak mırıldanıp kalıyoruz: "Hiç hatırlayanla unutan bir olur mu?"