Zamanın Fevkinde ya da Şule Gürbüz’ün Tedirginliği

SELMAN BAYER
Abone Ol

Bu ve bundan sonra yazılması planlanan birkaç yazının amacı Şule Gürbüz hikayelerinde insan ne kadar, ne ölçüde ve ne minvalde vardır onu incelemek olacaktır. Şule Gürbüz’ün belli bir hassasiyetle not edilen cümleleri merkeze alınarak yazılacak bu yazılarda bir anlamda geleneksel şerh yöntemine benzer bir usul takip edileceğini peşinen ifade etmek gerekir.

İsmet Özel, Yunus Emre’den bu yana Türk edebiyatında insan yalnızca şiirde tartışılagelmiştir diyordu. Klasik dönemde nazmın tartışmasız hâkimiyetini hatırımıza getirdiğimizde, bu kabul edilebilir bir iddiadır. Lakin modern döneme gelindiğinde Özel’in bu dikkat çeken ifadesi epey tartışma götürür. Bu yazının amacı şiir üzerinden yürütülecek böyle bir tartışmaya dâhil olmak değildir. Bilakis bugünün insanının izlerini nesirde aramaya matuf bir çalışmadır. Nesir üzerinden bakıldığında bugün insan meselesi sürekli ıskalanan ya da ideolojik birtakım mühendisliklerin inhisarında yorulmuş bir meseledir.

Kanonsuzluğun gölgesinde hayatiyetini sürdüren edebiyatımızın insan söz konusu olduğunda tezahür eden hali pür melali özetle budur. Bu anlamda, bugün bitkisel hayatta yaşayan düşüncemizde de, niceliksel anlamda ciddi bir ilerleme kaydeden edebiyatımızda da insan meselesini yeniden tartışmak elzemdir. Bu ve bundan sonra yazılması planlanan birkaç yazının amacı da genelde nesirde, özelde ise Şule Gürbüz hikayelerinde insan ne kadar, ne ölçüde ve ne minvalde vardır onu incelemek olacaktır. Şule Gürbüz’ün belli bir hassasiyetle not edilen cümleleri merkeze alınarak yazılacak bu yazılarda bir anlamda geleneksel şerh yöntemine benzer bir usul takip edileceğini peşinen ifade etmek gerekir.

İhsan Fazlıoğlu “her hayat görüşü işe, insanı yenileyerek başlar; insanın yenilenmesi hayatın yenilenmesi demek olduğundan, her türlü fikri, dini ve siyasi hareket, insanı tanımlamakla yola koyulur” diyordu. Türkiye’nin kabuk değiştirdiği bugünün katastrofik ortamında bu ihtiyacın ehemmiyeti ortadadır. Yüzyıllardır devam eden buhranın sebeplerine ya da neticelerine bakacak olursak asıl sorunun insan meselesi olduğu daha aşikâr olacaktır. Fakat edebiyatımızın gidişatına bakılırsa bu sorun pek anlaşılmamış gibidir. Çünkü hâlihazırda insanı tanımlamaktan ziyade onun teçhizatına, boyasına ve manipülasyonuna yönelik endişe ve çabayla meşbu bir edebiyat söz konusudur. Mamafih bugünün edebiyatında maalesef insan yoktur denilebilir; nefer vardır, karikatürize edilmiş kahraman vardır, sinirleri alınarak kutsanmış ve müzeye çevrilmiş halk vardır ama insan yoktur.

İşte Şule Gürbüz tam da bu insansızlık çölünde kalem oynatmaktadır. Onun metinlerinin hemen hepsinde görülen, muhatap bulamamaktan dolayı kendisine dönük konuşan yorgun karakterlerin biteviye anlatmak istemesindeki muharrik kuvvet bizatihi bu çöldür. Bazen ümitsiz, bazen ironik, bazen fazlasıyla kanlı canlı ama cümlesinin sözlerine derinden derine yerleşmiş aynı hüznün kutsadığı karakterlerin hepsi bu çölün sakinleridir. Binaenaleyh Şule Gürbüz hemen bütün müktesebatıyla insan ile insansının, mahlûk ile kulun, beşer ile insan/insan-ı kâmilin arasındaki o ıssız çölde suyu arayan Hacer gibi koşturup durmaktadır. Bu say süresince de farkına vardığı ve kendi üslubunca kaydettiği birtakım hususları bize göstermekten imtina etmemektedir.

Gürbüz’ün Zamanın Farkında kitabı, yalnızca ismiyle bile bu farkındalığa dair derin imalar barındırmaktadır. Gürbüz’ün bu arayışta bugünün insanına dair gözlemlerinde, tercih ettiği tavır ve tarz-ı hayat önem arz etmektedir. Sosyolojik zaviyenin hakkını vermekle birlikte o, daima psikolojik bir zaviyeden yanadır. Bu, insanın yalnızca ve ısrarla kendisine bakarak insanı görmeye ve anlamaya çabaladığı bir zaviyedir. Bugünün sair edebiyatçılarının muhkem ve muhayyer mahfillerde birbirlerinden beslenerek devam ettirdikleri steril edebî hayatlarıyla karıştırılmamalıdır. İnsana dair gözlemin kısmî sosyolojik bir düzlem üzerinden olması bir yere kadar kabul edilebilir. Hakeza bu tip mahfillere itibar etmeyenlerin ve haliyle metinlerindeki sosyolojik sosun eksikliğini hissedenlerin de yine kısmi psikolojik bir zemin üzerinden konuştuğu düşünülebilir.

Her iki tavrın da sakıncaları kendi içerisinde mündemiçtir elbette. Sosyolojik olan fazlasıyla mühendisliğe açık, manipülatif bir yaklaşım tehlikesine maruzken, psikolojik zaviyede ise kör, kötürüm ve kötücül bir yaklaşım tehlikesi söz konusudur. Onun hikayelerindeki karakterlerin tarz-ı hayatlarına bakıldığında; yazarın bu karakterlerin yaşadığı gündelik hayatın ayrıntıda kaybolmuş hususiyetlerine olan hâkimiyeti düşünüldüğünde, her iki tavrın tehlikelerinden de emin olduğu anlaşılmaktadır. Mamafih bu hususiyetiyle birlikte Gürbüz’ün zaviyesindeki ve bu zaviyenin tezahür alanı olan metinlerindeki sıhhat ve kendisine bahşedilmiş farkındalığın ne mahiyette olduğu ortaya çıkmaktadır. Diğer yandan insana dair derin malumatının sırrı da anlaşılabilmektedir.

Onun Zamanın Farkında kitabındaki ilk hikaye olan “Müzik Hocası”ndan yola çıkarak meramımızı izah etmeye çalışacağız. Hikayenin bir yerinde Gürbüz şöyle der: “Yani düz bir şeriat yaşayanı, bileni kandırmak çok zor, hatta imkânsızdı... Bu her halta atlayan, her söze, her yaldıza inanan ama maalesef kaçınılmaz olarak kendileri saydamcasına bomboş olanlar, böyle ne versen yiyenler, yediklerinin en güzel, en samimi, en zarif şey olduğundan bahsederlerdi... Sanat bile hemen hiçbir şeyi kendi kendine düşünemeyen, halledemeyen, tartamayan kimselere yönelik değil midir? Elbet bunları hedef alır. Düşünen, yaşarken anlayarak geçen kimse, sanatı ister istemez aptalca, kendisinin de aptal yerine konulduğu bir düşüklük olarak görür. Sanatçının hedefi de zaten onlar değildir. Bir de sanatçı dostu vardır. Sanatçı vasat ya da kötü ise -ki ben sanatçı diye böylesine derim- bu dost sayesinde yaşar.”

Şule Gürbüz kendi dilini, adabını, usulünü bilmeyenlerin bir yığın olarak uyku halinde yaşadığını ima eder. Bu ima, ehline Herakleitos’u hatırlatır. Bilenler bilir, Herakleitos “uykuda olan insanların kendi dünyalarında yaşadığını” iddia etmektedir. Bu kendilik sınanmamış, tescillenmemiş muhayyel bir kendiliktir ve pek bir anlamı yoktur. Şule Gürbüz bu uykunun ve rüyada görülen kendiliğin tabirini yapabilen bir uyanıktır. O takdirin de tekdirin de bu yığından olma halinden dolayı hak edildiği bir dünyanın mükâfat ve mücazatına aldırış etmez. Kendi hesabını kendi görür, kendi göbeğini kendi keser. Fakat yine de bu dünyaya kayıtsız değildir. Tüm maharetiyle bu uyuyanlar ülkesinden arada gözüne kestirdiği bir faninin ruhuna musallat olup onunla kısa bir ömür geçirecektir. Gözüne kestirdiği fanilerden birini bir süre uzaktan takip ettikten sonra bir sokak arasında yanına yanaşıp sanki o kısacık refakat neticesinde tüm varlığını hülasa etmişçesine diğer bir sokakta bırakacaktır.

Bazen halkımızın tüm hususiyetlerinin kendisinde mündemiç bulunduğu bir kahramanımızı misafir ağırlarken kıskıvrak yakalayacaktır. O kısa karabasan sürecinde bütün bir ömrünün sırrını faş edebilecek kadar kalıp destursuz kalkacaktır. Bazen uzun uzadıya konuşturup hikayesini anlatmasına müsaade ettiği karakterlerin ağzına diş kirası kabilinden bir iki güzel söz sıkıştıracak ve sonra ancak iyi yazarlara nasip olan bir istiğna ile her zaman yaptığı gibi perde arkasına geri çekilecektir. Bütün bu zevkli müdahalelerinde, araya girişlerinde o güzelim faninin şahsında ait olduğu yığının her bir yönünü, eksiğini eteğini, faziletini, ayıbını teşrih masasına yatırıp, onu da pek incitmeden, yalnızca ehline usulünce gösterip hayata geri bırakacaktır. Bu tavır onun uyuyanlar ülkesinin sakinlerine yönelik sağaltıcı şefkatin mühim bir alametifarikasıdır.

Bu bağlamda onun müzik hocasının ağzından söylediği şu sözler özel bir öneme sahiptir: “Bir yandan sevinmek gerekir ki insan dışarıdan bakınca görülmüyor.” Uyuyanların ülkesinde yaşayıp giden yığınlar için bu pek bir anlam ifade etmeyebilir. Ama daha yakından bakıldığında bu sözün iki anlamı vardır. Birincisi herkesin kendi tecrübesinden de bilebildiği bir anlamdır. İnsanın dışarıdan başkalarına görünmüyor oluşu yabana atılmayacak bir tesellidir. Çünkü herkes uykudadır ve hepimiz birbirimizi rüyalarımızda görebilmekteyizdir. Fakat Gürbüz’ün burada kurnazca araya sıkıştırdığı başka bir anlam mevcuttur. İnsanın başkası ya da kendisi tarafından dışarıdan görünmesinin; insanın gerçekten görebilmesi anlamında pek de zengin imkânlar sağlamadığını ve asıl nazarın içeriden mümkün olabileceğini ima etmektedir. İnsanın kendisini bihakkın görebilmesi zaten ve ancak içeriden bakılabilmesiyle mümkündür elbette. İçeriden bakabilmek de en başta uyanık olmayı ilzam eder. İnsanı farkında kılan da bu uyanıklıktır.

Herakleitos’un sözünün ikinci kısmını hatırlamanın tam yeridir: Herakleitos uykuda olan insanların uyandıklarında herkesin tek bir dünyada yaşadığını fark ettiğini söyleyerek noktayı koyar. Böylece Gürbüz’ün farkındalığının bir diğer mühim boyutu açığa çıkmış olur. Herkesin aynı dünyada yaşadığı gerçeği uykuda olanlar için muhal iken uyanıklar için velud bir tedirginliktir. Fazlıoğlu’nun tespitiyle söylersek “İnsan tedirgin bir varlıktır. Tedirgin olmak bizi var kılan, bizi insan kılan en önemli özelliktir. Tedirgin olmak bizatihi insan olmakla eşdeğer ise, çözüm herkesin kendi uykusuna çekilmesi, kendi rüyasına dalması değil, tam tersine kendi cinsleriyle, türdeşleriyle muhatap olması, yüzleşmesi, onlarla konuşması, tanışmasıdır” (Sözün Eşiğinde, 189-190).

Gürbüz bu velud tedirginliğin gölgesinde konuşmaktadır. Modernliğin kutsadığı sanatın steril ve seçkinci salonlarında değil hayatın içerisinde kimsenin kimseyi entelektüel bir saikle dikizlemeyeceği gündelik koridorlarında konuşmaktadır. O insanın kendisini ancak burada ele verdiği, içini döktüğü ve var kılabildiği sırrına vakıftır. İnsanın modern edebiyatın kurgulanmış rasathanelerinde oturup gelip geçenleri seyrederken değil de o gelip geçenlerin arasında onlardan biri olarak göksel bir çekingenlikle başı önünde yürürken anlaşılabileceği sırrına mazhar olmuştur. Çünkü Gürbüz’ün en mühim sırrı insanın bir başkasına yalnızca ve yalnızca kendi içinden bakabileceği ölçüde görebileceği gerçeğidir.

Şule Gürbüz’ün Türk öykücülüğünün ortodoksisine olan mesafesini ve türsüzlüğe olan kurbiyetini daha önceki yazımızda izah etmeye çalışmıştık. Gürbüz okuyanların aşina olduğu bu durum bazılarınca dağınık, bazılarınca büyüleyici, bazılarınca ise gereksiz yere uzatılmış olarak değerlendirilebilir. Hâlbuki eskilerin deyimiyle ıtnab-ı makbul eylemektedir. Sözün kısası her zaman makbul değildir, bazen sözü uzatmak da gerekir. Gürbüz, okurgezer saatine göre uzun ama insan saatine göre fazlasıyla kısa hikayelerinde Le Sage’in topal şeytanına benzer bir hinlikle insan ruhunun karanlık menfezlerine girip oralardan bazen mahzun, bazen muzip bazen de asil bir öfkeyle konuşarak ifşa etmektedir bu sırrı.

Evet, öfke! Gürbüz’de var olduğunu düşündüğümüz asil öfkenin bu ülkenin okurgezerlerinde sâri bir illet olarak var olagelen siyasi ya da psikolojik öfkeyle pek bir alakası olmadığını söyleyelim hemen. Bu öfke edebiyatın sahte merkezinin taşrasında kalmayı tercih etmenin ya da bunda ısrar etmenin verdiği gerginlikten de değildir. Öyle olsaydı bu yalnızca kusurları görmekte maharet kesbetmiş gözlerimizden kaçmazdı; en azından bir şekilde metinlerinde ya da söyleşilerinde kendisini ele veren birtakım verilere tesadüf edilebilirdi. Onun öfkesi içinde yaşamayı tercih ettiği iklimin, mevsimin tehlike altında olmasından dolayıdır. Her ne kadar sıradanlığı hususiyetle tercih etmiş olsa da artık bu iklimin ve tercihlerin pek de müreccah olmadığını görmenin verdiği öfkedir. Aslında Şule Gürbüz insana rağmen insan için öfkeleniyordur.

Söyleşilerinde sarahaten tavsif edilen kınanmış ötekiyle kendisi arasındaki farkı kesin çizgilerle tespit etme hassasiyeti de bu hissiyatın göstergesidir. Aslında bir anlamda lütfederek cevapladığı röportajlarda aynı iklimde medfun tedirginlere şifreli mesajlar gönderiyor gibidir. Lakin üslubundaki karşı konulamaz lezzetten ya da bugünün okurgezerindeki nostalgia illetini azdıran o zevk-i selimin baş döndürücülüğünden dolayı söyledikleri anlaşılmıyordur. Hâlbuki söyledikleri yenilir yutulur şeyler değildir. Mesela Müzik Hocası’nda “ben galiba hayatımda hiç açık sözlü insanla karşılaşmadım” derken büyük bir ithamda bulunuyordur.

Hadi kurgu deyip geçersiniz fakat röportajlarında da aynı tavır devam ediyorsa durup düşünülmesi gerekmez midir? Ne gam ki üzerine alınan kimse yoktur. Bugünün sentetik erdemler pazarında pek rayiç değildir. Ama alınganlık sahih bir erdemdir. İnsanı bir kere daha kendi içine düşmeye davet eder. Oysa bugünün mağduriyetini kitschleştirebilen okurgezeri buradaki ithamı doğuştan edindiği yansıtma kabiliyeti ile ötekinin hanesine yazabilmektedir. Gürbüz ise bunu bildiği halde inatla bugünün insanının güvenli bir ezber, dikkat çekmeyen bir rutin içerisinde doğup büyüyüp yaşadığını; hırslandığını, öfkelendiğini yani uykuda kalmakta ısrar ettiğini ama bir kere bile kendi kendisine gerçekleri itiraf edemeden ve bunun neticesinde kendi olamadan bir insansı, bir mahlûk olarak göçüp gittiğini anlatmaya çalışmaktadır.

Herkesin bildiği gündelik birtakım beklentilerin peşinden ömrünü heba etmeye pek teşne olan yığınların hikayesinde rutin ve ezber fazlasıyla önemlidir. Büyüklerinden nasıl gördülerse öyle yapma konusunda histerik bir titizliğe sahip olan insanların hem ahlak, hem felsefe hem de sanat tarafından dert edilen, hayra tebdil edilmeye çalışılan ve bazen de kınanan geçmişsiz, geleceksiz kör bir anda takılıp kaldıkları anlaşılmaktadır. Gürbüz’ün titizliği tam da burada sarahate kavuşur: O insana dair sahih bir hassasiyete sahip bir yazar olarak makbul ve mahmud bir tedirginliği tercih ederken mezmum öteki ile de arasına mesafe koymayı ihmal etmeyecektir.

Peki, Gürbüz “Zaman beni değiştiremez ki, zaman ona ayak uyduranı değiştirir,” derken neyi kastediyordur? Bu geçmişsiz geleceksiz kör bir anın içerisinde geçmişten gelip geleceğe hep aynı kaygılar ve beklentilerle tek bir kişi gibi yaşayıp giden yığınların, uykuda olanların bu haline bugünlerde bazılarınca sıradanlık denmektedir. Bayağılık anlamında kullanılıyorsa eyvallah! Lakin Nietzche’nin taltif ettiği sıradanlığın kurnazca bir dilbazlıkla uykuda olanların koynuna bir gerdanlık olarak takılması kabul edilemez. Çünkü biz İhsan Fazlıoğlu’nun ifadesiyle artık çok iyi biliyoruz ki “Ahlak ilmi kişiye ihtiyarını kullanıp iradesini denetleyerek vasata dolayısıyla kemale ve saadete nasıl ulaşacağını öğretir.” Buradaki vasat Risaletpenah Efendimizce de tavsiye edilen orta yolun yani o kutlu sıradanlığın ta kendisidir.

Şule Gürbüz de bunun farkındadır. Bu yüzden sürekli ve tekraren bu sıradanlığı sahih kılan şeylerin gizlice atılarak unutulmaya bırakıldığı o karanlık/apartman boşluğunu işaret etmektedir. Bugünün insanının kör noktasıdır hedefi. Bu yüzden tüm naifliğiyle ve acı veren ironisiyle arka odalara zincirlenen insanlığın hesabını sormaktadır. İnsanların birbirleri arasına ördüğü duvarlarda asılı altın mahfazalardaki, yalnızca önemli gün ve haftalarda göstermek için saklanan insanlığın arkasından öfkeyle ağıt yakmaktadır. İşte onun kendisine uyanları kolaylıkla değiştirebilen zamana karşı kavi kılan muharrik kuvvetlerden biridir bu öfke.

Yeniden öfkeye dönmekte pek beis yoktur kanımca. Müzik Hocasının sorduğu soru bu öfkenin şerhine gayret etmektedir: “Neden hep boynuzu kulağı düzen olgunlaşıyor da, işi rast gitmeyen, teslim olmayan, beceremeyen, becerebildiğine muhatap bulamayan diken diken haliyle aslında olgunluğa daha yakınken en uzak kalan oluyor, bir de ayıplanıyor?” Aslında bu Gürbüz’ün cevabını bilmediği bir soru değildir. Bir anlamda terapi sayılabilecek bir soru olmanın yanında ortalığı bulandıracak muzipçe sorulmuş retorik bir soru olarak da değerlendirilebilir.

Şule Gürbüz bu tip sorularına dikkat edenlerin fark edecekleri bir husus da şu olsa gerek: O bütün bu soruları sorarken sanki arada bir es veriyor, soluklanıyor gibidir. İnsanı bütün çıplaklığıyla görmenin verdiği ağırlığı taşımak zordur. Bu ağırlık muhsin bir tevekkül, müsekkin bir sükût ile teskin edilebildiği gibi yüzlerce yıl öncesinden Cahiz’in söylediği gibi asil bir mizah ve kıvamında bir ironiyle de hafifletilebilir. Gürbüz de bütün o elemli ferasetinin neticesinde biraz da eğlenmek ve rahatlamak için sorduğu bu tarz retorik soruları serpiştiriyordur metinlerin arasına. Hani çocukken yaramaz erkeklerin kızların arasına atıp kaçtığı kız kaçıranlar gibi. Sonrasında bu sorulardan korkup kaçanları düşünüp gülüyordur muhtemelen; hemencecik ruhunu kavrayan pişmanlığın tüm kanına yayılıp ateşinin yükselmesine kadar en azından.

Richard Sennett Karakter Aşınması adlı kitabında özgüven pompalanmış, her şeyi hak ettiğine inanan, cüretkâr ve küstah olduğu halde kurgulanmış sessizliğinde ve suya sabuna dokunmadan işini görebildiğinden dolayı her yerlerde pazarlanan insan tipine karşı iç yönelimli dediği insan tipini öne çıkarıyordu. İç yönelimli tip dediği, sürekli hatanın kendisinde olduğunu düşünen, hem kendi içinde hem de başkalarının huzurunda rahatlıkla kendini eleştirebilen ve hayata dair hep asil bir çekingenlikle duran tipe -yani bizdeki ifadesiyle ezik tipe- gecikmiş bir saygı gösterisinde bulunuyordu. Gürbüz’ün yukarıda sorduğu soru tam da Sennett’in bu derdine denk gelmektedir. Tabi bu soruya o uyuyan insanların cevap verebilmesi mümkün değil!

Düşüncemiz de edebiyatımız da bu uyuyan insanın kötürümlüğüyle sunduğu imkânlar üzerine yoğunlaşmakta maalesef. Bugün tüm kusurlarıyla kutsanan bu insanın uykusunun devamına yönelik bir çaba söz konusu sanki! Baudrilliard diyordu bir yerde: “We are all pretenders”. Hepimiz -miş gibi yapıyoruz gerçekten, bu genel anlamda insanmış gibi yapıyoruz olarak da hülasa edilebilir. Yoksa ahlakın ve vicdanın bu kadar karikatürize edilip kullanışlı birer maske olarak dağıtılması ve dahası anlamsız gündelik kavgalara meze edilmesi başka ne şekilde izah edilebilir! Ya da edebiyatın ve düşüncenin –miş gibi yapan insanın hastalığını sağaltmaya değil de onu unutturmaya yönelik bir gayretle meşbu olması! Gürbüz bunun farkında elbette. Hatta bu farkındalıkta Baudrilliard’ın ötesine geçiyor.

İnsanın, insanmış gibi yapabilmesinin imkânları üzerine düşünüyor gibi yaparken aslında durumun vahametini gözler önüne seriyor. “İnsan iyi olmaktan umudu keserse iyiymiş gibi yapabilir, herhalde diye düşünüyorum.” Yalnızca bu ifade durumun ne kadar vahim olduğunu anlatmak için yeter kanaatindeyiz. Çünkü görüldüğü kadarıyla bugün hem düşüncemiz hem de edebiyatımız iyi olmaktan ümidini kesmiş insanı haklı çıkarmak, onu meşrulaştırmak gayretinde. Bu da hâlâ uyanık olanları ister istemez insan üzerine düşünmeye, tartışmaya ve dertlenmeye zorluyor. Şule Gürbüz bunların arasında en dikkat çeken yazar olarak göze çarpıyor.

  • Selman Bayer’in önceki sayı yayımlanan yazısıyla birlikte okunduğunda şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya. Yani Bayer şöyle mi diyor, soruyoruz: “Bi sen bi ben Şule!” (AE)
  • Şaka şaka müthiş yazı! (AE)