Abbas Kiyarüstemi: Bir filmin ilk cümlesi her şeyi belirler

KEVSER KABLAN
Abone Ol

Söyleşi Kiyarüstemi’nin 2012 yılında vizyona giren Sevmek Gibi filminden hareketle gerçekleştirilmiştir.

Filminizin isminden hareketle Sevmek ve “Sevmek Gibi” olmanın farkı nedir?

Aşık biri olmayı tanımlamanın çok zor olduğunu düşünüyorum, çünkü âşık olduğumuzda bunu genelde geriye dönük bir şekilde reddederiz. Hayat bize “sever gibi olmanın” çok daha gerçek olduğunu öğretir. Çünkü sever gibi olunca her şey daha belirsizdir. Varlığın bazı keskin sınırları vardır, ama aşk karanlık ve aydınlığı, ölümü ve yaşamı ayırır gibi ayırt edilemez. Sevmekten çok sever gibi olmak kavramı çok daha doğru geliyor bana.

1970'ten bu yana sinema alanında çalışmakta olan Kiyarüstemi, kısa film ve belgeseller de dahil olmak üzere, 40'tan fazla filmde çalıştı.

Bana Deleuze’ün oluş felsefesini anımsatıyor, statik bir var oluş yerine bir hâlden öteki hâle geçişin çoklu ve karmaşık olmasını. Bu oluş felsefesinde sizi çeken şey ne?

Deleuze’ün bu bakış açısını çok iyi anlayabiliyorum çünkü bence, “olmak” bir illüzyondan ibarettir. Eğer belirli hâller arasında olduğumuzun ve daima hareket ettiğimizin, bu hareketin hayatımızın en doğal parçası olduğunun, durağan olma hayallerimizi bırakmamız gerektiğinin bilincinde olur ve bunu kabul edersek hayatı çok daha iyi anlarız ve yaşamaktan keyif alırız.

Bu kadar çok dille (Arapça, Japonca, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca) çalışırken bu kültürlerin ortak paydasıyla ilgili bir şeyler öğrendiniz mi?

Bu çok güzel bir soru. Ben bu kültürler arasında bir ortak payda arayışında değildim, fakat farklı kültürlerle çalışmanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyordum. Film çekmenin küresel bir yönünü keşfettim. Tüm insanların aynı şekilde acı çektiğini, eğlendiğini kanıtlamak gibi bir amacım yoktu, ama farklı kültürlerden insanlarla beraber çalışma fırsatım olunca aynı şekilde üzülüp sevindiklerini, benzer tepkiler verdiklerini gördüm. İlişkiler çok pürüzsüz ilerliyordu ve dil farklılığının çok kolayca atlatılabilecek ufak bir engel olduğunu fark ettim ve insanların nerede olursa olsun temelde aynı yapıya sahip olduklarını…

Olmak fikrine karşı oluş fikrini savunmaya geri dönersek, bir Budist konsepti olarak “farkındalık” hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum. Aslı Gibidir filminde de bu filmde de karşılaştığım fikir, bağlamdan bağımsız bir şekilde anı yaşamanın varlığın asıl doğru şekli olmasıydı. Bir şeyin, bir ilişkinin dolaylı ya da doğrudan olması önemli değil, önemli olan yaşadığımız anda var olanlarla nasıl ilişki kurabildiğimiz.

Çoğunlukla senarist, kurgu sorumlusu, sanat yönetmeni ve yapımcı olarak tanınmakla birlikte, şair, fotoğrafçı, ressam, çizer ve grafik tasarımcı olarak da işler yaptı.

Bunu benim filmlerinde deneyimlemenizin sebebi inancımın ya da içinde büyüdüğüm geleneğin etkisi olabilir. Budizmle bağdaştırdığınız bu kavram benim ülkemin son 700-800 yıllık tarihi aracılığıyla aşina olduğum bir kavram. İranlı şairler ve filozoflar kalıcılık açısından “hayatı anda yaşamak” hakkında bundan pek farklı bir şey söylememişler. Kültürümüzün ve ürettiğimiz şeylerin arasındaki bir bağlantıdan daha fazlası değiliz, tıpkı sizin de sahip olduğunuz bilgileri temel almanız gibi ben de yalnızca beni besleyen şeyleri insanlara sunabilirim, ki bu da benim dünya görüşümü oluşturuyor. Eğer bunu gösteremezsem, bana aktarılan kültürel mirası hak etmemiş olurum.

Oyunculuğun insanların kendilerinde normalde ulaşamadıkları parçalara ulaşabilmesini sağladığını düşünüyor musunuz?

Sorularınız çok güzel çünkü cevapları da içerisinde barındırıyor ve benim de cevap vermem kolaylaşıyor. İnsanın kendini tanımasının en kolay yolu kendini farklı durumlarda deneyimlemesidir. Böylece hiç bilmediği özelliklerini keşfeder. Filmde karaktere olan da budur: kendisini rolün belirli bir özelliğini seçmeye zorlayan bir yabancıyla yüzleşmek ve böylece sorumluluklarını fark etmek. Oyuncu dedeye dönüşüyor ve bunun rolünün bir parçası olduğunu fark ediyor. Kendi yolunu buluyor. Genç bir adamla yaptığı bir konuşmada yaşadığı yüzleşmede bu genç adamın ona hatırlattığı karakteri yüzünden. “Senin ne kadar dedensem onun da o kadar dedesiyim” dediği yerde gence karşı çizdiği sınırları aynı zamanda bize karşı da çizmiş oluyor. İzleyiciye, ikisinin de dedesi olduğunu anlatıyor.

İran Yeni Dalgası akımı yönetmenlerindendir.

Ve belki de Akiko torun rolünü öğreniyor... Ki bu da filmin başında Akiko’nun büyükannesinin yanından tekrar tekrar geçip gitmesini hatırlatıyor. Çok etkileyici bir sahneydi.

O sahne filmde gerçekten çok önemli bir sahneydi. Genelde filmlerde beni çeken bir sahne veya bir an olur ve ben o sahneyi izleyebilmek için filmi çekerim. On yedi yıl önce bu filmin fikri aklımda oluşmaya başladığında bu sahne aklımda dönüp durdu. Üç kez kavşağın etrafında dönen bir kız ve gittikçe yakınlaşan, etrafı görülmesini zorlaştıran engellerle kaplı büyükanne, yakınlaştıkça fark ediliyor. Hepsinin tek sahnede olmasını istedim. Ters açılı çekimleri hiç sevmem, çok sahte ve yanıltıcı olduklarını düşünüyorum. Bu sahneyi bu şekilde çekmeyi çok istemiştim ve film için çok önemliydi. Fakat 17 yıl önce bu filmi çekmekten vazgeçmemin sebebim Japonya’da kavşakların yuvarlak değil dörtgen şeklinde olmasıydı. Bu yüzden filmden vazgeçmiştim çünkü bu sahne yoksa filmin de anlamı olmayacaktı.

Bir röportajınızda aslında gerçek bir anlatıcı olamadığınızı, filmlerinizin genelde başlangıcından önce başladığını ve bitişinden sonra bittiğini söylemişsiniz. Bir filmin bittiği nasıl anlaşılır?

Başlangıç ve bitiş noktaları keyfi tercihlerden fazlası değiller. Futbol oyunundaki gibi seçilebilirler, oyun 90 dakikadır ne az ne fazla. Bu keyfi bir seçim ama aynı zamanda izleyicilerin dikkat süresiyle de ilgili. Fakat bu keyfi seçimler de filmi çekenlerin sorumluluğunda. Filmin başlayacağı ve biteceği keyfi noktaları seçmek zorundasın.

Siz usta bir yapımcısınız. Keyfilik konusunda size katılıyorum fakat bu kararların sizin açınızdan içgüdüsel bir unsuru da yok mu?

Tahran doğumludur. Sanata ilişkin ilk deneyimi resim yapmak olmuştur.

Elbette, bu kararı alma sorumluluğunu alıyorsam en doğru olan kararı almalıyım. Bana önerilen yüzlerce başlangıç ve bitiş sahneleri arasından en doğru olanı, en gerçek hissettireni seçmeliyim. Ki gerçek değil, benim hikâyeyi başlatmayı seçtiğim bir an sadece, fakat olabildiğince gerçek göstermeye çalışıyorum. Bu da yapımcılık yeteneği oluyor. Usta bir yapımcı olduğumu düşünseniz de düşünmeseniz de bu yaptıklarımın hepsini içgüdülerim, vizyonum ve anlatıcılık yeteneğimin yardımıyla yapıyorum. Bir filmin ilk repliği özenle seçilir, ona özel bir anlam eklerim. Belki izleyicilerin yüzde 99’u bunu anlamaz, ama ilk cümle “Yalan söylemiyorum” ve sonradan yalan söylediğini anlıyoruz. Film böyle başlıyor. Film, en genç karakterinin “Yalan söylemiyorum” demesiyle açılıyor ve genç adamın yaşlı adama yaşlı adamın bir yalancı olduğunu söylemesiyle bitiyor.