Berlin, Berlin

ÖMER ERDEM
Abone Ol

Eğer, Kant Strasse boyunca yürüyüp de Zoo Garden’a varmadan önce Talat Paşa’nın canına kıyılan Hardenbergstrasse civarında dolaşmazsam kendimi Berlin’e varmış hissetmiyorum. Sanki 19. yüzyıl seçkin askeri bürokratları ve kimi aydınlar, Paris’in dışında, Osmanlı’nın geleceğini buralarda aramışlardır. Öyleyse, Berlin, Alman ruhunun parçalanmış bir tezahürü olarak her zaman birkaç dili birden konuşur. O dilin ne olduğunu eğer çözmeye meraklıysanız, Kaiser Wilhelm Anıt Kilisesi’nin önünde durup etrafınıza şöyle bir bakmanız gerekir. Bu kilise 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın uğradığı yıkımı renginden görüntüsüne kadar temsil eder. Almanya’da hiçbir şey tesadüfe bırakılmaz ve kendiliğinden olmaz. O yüzden dikkatli bir göz Kaiser Wilhelm Kilisesi'nin hemen yanında yükselen modern binanın sebebini de kavrayacaktır. Almanya yıkıldığı yerden yükselir çünkü hep.

Berlin Katedrali.

Televizyon Kulesi.

Kant Strasse’yi geride bırakıp Zoo Garden’a gelmeden önce, mütevazı fakat İstanbul lezzetlerini büyük başarıyla yaşatan İstanbul Restaurant’ı anmamak haksızlık olur. Zaten Avrupa başkentleri içinde yemek fiyatlarının yüksekliği düşünüldüğünde, Berlin’in görece makuliyeti Türk gastronomisinin katkısı sebebiyledir. Hiçbir şey bulamazsanız uygun bir fiyata dürüm satın alabilirsiniz mesela. Zoo Garden’ı anmam sebepsiz değil. Şimdi Berlin’e varmak ve onu temaşa ederken düşünmenizi sağlayacak otobüse binme zamanı. İki katlı bu otobüsler sizi eski Berlin’e kadar götürecek, Berliner Dom (Berlin Katedrali) ve Fernsehturm’u (Televizyon Kulesi) gören meydana bırakacaktır. Lakin bu güzergâh size birkaç şeyi birden telkin eder. İki Almanya birleşmeden önce Batı Almanya’nın bütün iddiası, şehir planından park düzenine, yollardan araç trafiğine kadar sizi selamlar. Victory Column’un önünden geçerken, istikamet iyice eski Berlin’e yönelmiş olur ve bir süre sonra da Reichstag (Meclis Binası) ile karşılaşırsınız.

Berlin’in her yönü düzen, temizlik ve kendisine özgü hayat şenliği demektir. Fakat, asıl Berlin’i duymak için Berliner Dom’un önünden akan nehirde tekne gezisi yapmak ve Alman mimarisi kadar şehir fikrini görmek için etrafı gözlemek gerekir. Elbette sonunda yolunuz Bergama Müzesi’ne düşecektir. 19. yüzyıl Alman idealleri ve dünyaya bakışı burada toplanır. Hemen her köşesinde Osmanlı ve İslam dünyasından izlerle dolu bu müze Almanya’nın dünyaya emperyal bakışının dışavurumudur. Fakat müze fikri edinmek isteyenler için eşsizdir. Eğer, sanata meraklıysanız, Altes Müzesi’ni mutlaka görmelisiniz. Berlin, varlığını müzelerle pekiştirir. Holoksot Anıtı geçmişle yüzleşmenin çarpıcı bir örneğidir.

Brandenburg Gate.

Hardenbergstrasse.

Berlin’e gelmek biraz da Brandenburg Kapısı’nın önünde durmak, sinema filmleri ve savaş belgeselleri eşliğinde Berlin’in macerasını gözden geçirmektir. J. Gottfried Schadow kapıya ruh veren heykelini yaparken adeta bir Roma düşlemiş ve bunu antik çağla ilişkilendirmiştir. Pek çok anıt gibi savaşın sillesini yiyen Brandenburg, geceleyin yaydığı ışıltıyla Berlin’in en çarpıcı simgelerinden birisi olmayı sürdürüyor.

Sizi Berliner Dom’u gören meydana bırakan iki katlı otobüse dönmeden önce yapılacak en güzel iş, Soğuk Savaş döneminde Doğu Almanya tarafında kalmış Charlie Chekpoint’i mutlaka görmek ve Berlin Duvarı Müzesi’ni ziyaret etmektir. Ve her zaman Berlin’i gezmenin, özellikle sonbaharda gezmenin en güzel tarafı şehrin içinde kaybolmak, o parktan bu sokağa saparak sizi bekleyen sürprizlere hazır olmaktır.