Beyazıt'a güzelleme

ONUR CAYMAZ
Abone Ol

Üniversite bahçelerinden tramvay duraklarına, kuytu mescitlerden büyük camilere; bankalardan, bin bir gece masallarından çıkmış gibi duran rengârenk dükkânlara; caddelerden küçük ve yorgun ara sokaklara kadar her yerde görebileceğiniz; zengin fakir, muhakkak hiçbiri birbirine benzemeyen ama bir yönüyle de hep benzeşen insanların kadim semti Beyazıt.

Beyazıt Kulesi.

Bakın, bakın orada işte! Sahaflar Çarşısı’nın oradan geçerken acayip bir adam ilişiyor insanın gözüne. Yusuf Ziya Ortaç anlatsın biraz onu: “Fes kenarları kulak uçlarına değen, esmer, kuru bir adam. Haziran sıcağında, arkasındaki neftimsi paltoyu çıkarmamıştı. Boynunda, hâlâ bir şal sarılı. Ayağında kaloş kunduralar, kaşlarında öfke, gözlerinde gazap, burun kanatları fena bir koku almış gibi nefretle kırışık, siyah ve kalın bıyıklar altında çizgilenmiş dudakları neredeyse birisini paylayacak…” Kimdir peki, kim olacak, tabii ki İbnülemin Mahmut Kemal… Sahaflara sadece onun mu yolu düşmüştür, genç Selim İleri’den Tanpınar’ın belki de ta kendisi sayabileceğimiz Mümtaz’a; türbedar mıdır acep Muzaffer Ozak’tan Hüseyin Avni Dede’ye kadar kimler var. Hatta Turgut Uyar, bir şiirinde, İstanbul’da Beyazıt sahaflarından Yasin Efendi’yi anlatır: “İstanbul'da bir Yasin Efendi vardır. / Sahaflarda bir küçük dükkânda, Asma çardaklarının yeşilliği altında / Allah’ına şükreder oturur...”

Şehrin içinde gizli bir başkent Beyazıt. Biraz huzursuz; bazı günler, saatler huzurlu. Biraz Bizans, çokça Müslüman; kimi gün güleç, zaman zaman darmaduman. Öyle bir başkent. Her ay en az birkaç kez uğramadan duramam. Durmadan koşturan ayaklar, dipten beyazı gelmiş saç boyaları; Ruslar, Araplar, Almanlar; simit kokusu, kızarmış balık kokusu (yanında kötü turşular), macun kokusu rengârenk, Erenler Nargile’de elmalı nargile, 2. Abdülhamid ile 2. Mahmud’un yan yana uyuduğu, Ziya Gökalp’in Şeyh Bedreddin’e baktığı Türk Ocağı’nda kahve kokusu sonra. Kokularla, kalabalıktan korkmayanlarla dolu bir başkent.

Hayat, tarih, zaman, durmuş gibidir burada. Bir değişik akar. Dünyanın ilk alışveriş merkezi, Kapalıçarşı, sırlarla, hayatla, ışıkla dolu memlekete bakar. Fakat şu bizim Ataç, zaman zaman da ne sevimsiz adamdır, gel bak ne diyor Kapalıçarşı için. Beyazıt’tan Bâbıâ- li’ye giderken, sadece “yolu kısaltmak için” geçermiş buradan: “Sıkılırdım da çabuk çabuk yürür giderdim” diyor, “durup da bakamazdım o dükkânlara, bir bayağılık vardı, dayanılmaz, ürperten bir bayağılık,” bulurmuş. Dedim ya, acayip adam.

Beyazıt Meydanı.

Beyazıt kelimesi Ebu Yezid ifadesinden gelir, Yezid babası demek. Araplarda kişiler genelde ilk isimlerle değil künyelerle anılır, gerçek isimleri yerine bunlarla bilinirdi. Yezid adlı oğlu olan biri, Ebu Yezid diye tanınırdı. Muaviye ve oğlu Yezid'in katliamlarından sonra Yezid ismi pek çok Şii ve hatta Sünni toplulukta olumsuz görülerek insanlara verilmemiş olsa da Araplarda yaygın olduğu için kullanılmış fakat Ebu Yezid, Bâyezid şekline dönüşmüştür. Dilde böyle şeyler olur.

Kapalı Çarşı.

Gelin az gerilere gidelim. Nâmık Kemal, bir ramazan günü o nefis, özgün Beyazıt Camisi’nin avlusunda gezerken bir satıcı çocuktan otuz paraya Şinasi’nin bir şiirini alır, çok etkilenecektir bu ilahiden. İlk resmi Türk darphanesi Fatih zamanında, İstanbul’un alınışından hemen sonra, Beyazıt yakınlarında bir yerde kurulmuştur. Bizim olan İstanbul’un ilk sarayı da Süleymaniye-Beyazıt arasında, bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin olduğu yerde yapılır. Fakat kısa süre sonra Fatih, eski Bizans şehrinin akropolü olan bugünkü Topkapı Sarayı’nın olduğu alanda asıl yeni saraya başlar, Topkapı Sarayı diye bildiğimiz nefis mekân yapılır.

Resneli Niyazi’nin geyiğini herkes biliyor artık. Defalarca yazılıp çizildi. Niyazi’ye ne olduğu da açık. Peki geyik? Hürriyet sembolü geyik, düze indiklerinde caddede, lokantada, toplantıda her yerde hazır ve nazırdı, hayvan yazık, hürriyet sembolü hâline gelmiş, şehrin efsanesi olmuş, kıraathanelere resmi bile asılmıştı. Peki daha sonra? Falih Rıfkı üstadımız anlatıyor. Gittikçe gözden düşüp unutulmuş da Beyazıt'ta bir apartmanın kömürlüğüne bağlanmış; zavallı hayvan orada da aç biilaç can vermiş.

Beyazıt, can bir başkenttir, bir iç başkent…

Sahaflar Çarşısı.