Geçmişte asılı kalmış anların söylediği: Fotoğraflar

SKYROAD
Abone Ol

Fotoğrafların bir dili var mıdır, gerçekte ne anlatırlar bize?Fotoğrafın içerisindeki insanlar, mekânlar ve deklanşörebasılan o ‘an’ bizim için ne ifade eder? En önemlisi, o anbizimle beraber gelmeyi nasıl başarır?

Hani eski, siyah beyaz bir fotoğrafta, hüznü yüzüne yansımış, şaşkın ve endişeli bakışlarını etrafta öylesine gezdiren bir adam duruyordur; hemen arkasında büyük kesme taşlardan yapılmış heybetli ve soğuk bir bina, uzak diyarları arşınlamış yorgun vagonlar, nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen, nice yolcuya yarenlik etmiş uzun ince raylar, bir de hafif hafif çiseleyen puslu hava…

Ve fotoğrafın altında bir not: “Uzaklardan gelen göçmen işçinin bu yabancı şehirdeki ilk günü, Münih Tren İstasyonu, 1961”

Ne kadarını anlayabiliriz bu anın, ne kadar içine girebiliriz? Geçmişte bir saniyeliğine yaşanıp giden o gerçek anı yakalayabilir miyiz bir ucundan?

  • “Bu kitap sözcüklerden ve fotoğraflardan oluşmaktadır.” diyor John Berger.

Avrupa’daki göçmen işçilerin hayatını anlattığı Yedinci Adam kitabında 229 fotoğrafa yer veriyor ve şöyle devam ediyor: “Fotoğraflar, sözcüklerin açıklamaya gücü yetmediği bazı gerçekleri dile getirmektedir. Art arda bakıldığında fotoğraflar başka bir şey anlatmaktadır: Metnin anlattığına eşit, onunla karşılaştırılabilir, ama gene de ondan başka bir şey…”

Fotoğraflar bizimle konuşur. Bize mekânın ve zamanın kapısını aralar.

Bir göçmen fotoğrafı bize çok şey anlatır. Göçmenlerin nasıl ve ne şekilde yaşadıklarını, bu dünyaya nasıl bir iz bıraktıklarını fotoğraflara bakarak öğrenebiliriz. Fotoğraf bize geçmişin belli bir diliminde asılı kalmış bir anı gösterir. İçerisindeki insanların isimleri, bir geçmişleri, aileleri ve duyguları vardır. Kim olduklarını bilmesek dahi onun bir göç fotoğrafı olduğunu öğrendiğimizde, zihnimiz bize bazı referanslar yollamaya başlar. Göç, göçmenlik, gurbet, hasret, özlem, kavuşma, sıla gibi kavramlar ardı ardına gelir ve fotoğrafı bununla birlikte okumaya başlarız. Fotoğraflar bizimle konuşur. Bize mekânın ve zamanın kapısını aralar. Zamanın içerisinde gezinir, mekânın bir parçası oluruz. Göç ve göçmenliği anlamanın en iyi yollarından biri de fotoğraflar ve onların bize anlattıklarıdır.

Bir tren kompartımanında cam kenarında oturan yalnız bir adam düşünelim.

Yolculuk ediyor. İçinde olduğu tren onu bir yere ulaştıracak ama nereye? Bu adam göçmen bir işçiyse ve iki yıllık ayrılığın sonunda Almanya’dan memleketine dönüyorsa, adamın içindeki heyecanı biz de hissedebiliriz.

Muhtemelen bavulunda bir sürü hediyeyle ve cebinde biriktirdiği parayla çocuklarına, eşine kavuşmak için sabırsızlanıyordur. Babasının getirdiği oyuncaklarla oynayan neşeli çocuklar canlanır gözümüzde. Fotoğraf bir anda bize mutluluk ve umut veren bir imgeye dönüşür.

Peki ya tam tersiyse?

Adam ailesini geride bırakarak, para kazanmak uğruna bir bilinmeze doğru gidiyorsa? Bu artık bizi mutlu edecek bir an olmaktan çıkar. Trenin gittiği yön bizim duygularımızın yönünü de belirler. İstanbul’dan Münih’e doğru giden bir yolcunun çaresizliği bize olduğu gibi yansır. Ailesiyle veda sahnesi, istasyonda ona son kez bakıp elleyen sallayan biçare eşi canlanır zihnimizde. Fotoğraf artık hüzünlü bir imgeye dönüşmüştür.

Göç ve göçmenliği anlamanın en iyi yollarından biri de fotoğraflar ve onların bize anlattıklarıdır.

''Eşim ayda bir kez mektup yazar her iki ayda bir de fotoğraflı mektup yollardı. Fotoğrafları hep şehrin en güzel yerlerinde çekinirmiş. Süslü süslü sokakları, koca koca binaları gördükçe hem mutlu olur hem de özenirdim. Acaba bir gün ben de oralara gider miyim diye düşünür dururdum. Allah yüzümüze baktı, gittikten 2 yıl sonra bana istek çıkarttı. Artık ben de Almanyalı olacaktım.

Küçük bir el çantası hazırlayıp yola koyuldum. Üç günlük tren yolculuğu sonrasında eşim beni Münih Tren Garı’nda karşıladı. Bulut mavisi bir motosikletle gelmiş, beni arkasına bindirip şehrin en güzel yerlerini gezdirmeye başladı. Nereye bakacağımı şaşırmıştım. Allahım ne güzel bir yer deyip duruyordum boyuna. Rüya gibiydi. Gezimiz bittikten sonra artık yaşayacağımız eve gitme vakti geldi. O güzel sokaklardan ayrılıyor yavaş yavaş yıkık dökük evlerin olduğu bir mahalleye doğru gidiyorduk. Ses etmedim ama biraz neşem kaçmıştı. Eve girince ne diyeceğimi bilemedim.

Almanya’da fakirlik söz konusu bile olmaz diye düşünürdüm. Yaşayacağımız ev Türkiye’deki evimden çok gerideydi. Her yer yıkık döküktü. Bir kanepe, bir yemek masası ve üç beş kap kaçaktan başka da hiçbir şey yoktu. Hepsi de kullanılmış, ikinci eldi. Tek göz evde ne tuvalet vardı ne de banyo. Apartmanda bir tane varmış onu da herkes ortak kullanırmış. Türkiye’deki evimizde banyo, tuvalet, sıcak su vardı. Burada bunlar lüksmüş meğer. Günlerce ağladım, dönmek istedim. Eşimi suçluyor değildim ama fotoğraflara kanıp süslü hayallere kapıldığım için kendime kızıp duruyordum."

(Saime Çetinkaya, Gelsenkirchen)

Fotoğraflara bakarak ilk nesil göçmenlerin hayatının “katlanmak” üzerine kurulduğunu söyleyebiliriz.

Gurbete ilk giden nesle ait fotoğraflarda genelde fabrikalar, madenler, işçi yurtları ve pansiyon gibi mekânlar ağırlıktadır. Ailelerin gelmesiyle birlikte mekânsal değişim de başlıyor. Bir arada yaşayabilmek için bir ev bulmaları gerekmektedir. Özellikle ilk nesil ailelerin yaşadığı mahalle ve evler şehrin merkezinden uzak, yerli halkın yaşamaya tenezzül etmediği yıkık, dökük yerlerdir.

Çoğu tek göz odalı, içerisinde banyo ve tuvaleti olmayan evlerdir.

Mutfak çeşmesinin altında çocuğunu yıkan bir annenin fotoğrafını görmek hiç şaşırtıcı değildir mesela. Ve yine evin 50 metre uzağındaki bahçede bulunan tuvaleti kullanmak için kocasının işten gelmesini bekleyen bir kadının hikâyesini de buna eklemleyebiliriz. Geri dönme fikri bu dönemde hala çok canlıdır. Bu yüzden günlük konfora ihtiyaç duymazlar. Bu bakımsız evlerde bir süre daha yaşayacaklar ve yeteri kadar para biriktirdikten sonra memleketlerine geri döneceklerdir. Eğlenceye, lükse para ve zaman ayırmak o beklenen günün biraz daha gecikmesine sebep olacaktır. Fotoğraflara bakarak ilk nesil göçmenlerin hayatının “katlanmak” üzerine kurulduğunu söyleyebiliriz.

Fotoğraflar bize hep daha fazlasını anlatır.

Göç fotoğraflarını hem görsel sosyoloji üzerinden hem de göç çalışmaları üzerinden okumak gerekiyor. Tophane’deki Alman İrtibat ofisinde çırılçıplak soyularak muayene edilen işçilerin fotoğraflarını anımsayalım. Batılı bir ülke kendisinden daha yoksul ülkelerden işçi getirmek istiyor ve işçi adaylarının dişlerine, tırnaklarına varıncaya kadar insanlığına yakışmayan bir yöntemle onları muayene ediyor. Daha ilk baştan sizi savunmasız bırakıyor. Psikolojik bir baskı oluşturuyor üzerinizde. Bir dişin çürük olsa bile sen Almanya’ya layık bir işçi olamazsın diyor.

  • Tüm Anadolu’da bu kulaktan kulağa yayılıyor: “Eksikleri almıyorlarmış!”

Kim olduklarını bilmediğimiz insanlar geliyorlar ve gerçek sınırların dışında bir de hayali duvarlar inşa ediyorlar. “Bu trene herkes binemez, ancak şartları taşıyanlar gelebilir bizimle.” diyorlar. Üstelik bunu henüz yola bile çıkmamışken, kendi memleketindeyken yapıyor. Buna maruz kalan göçmen işçinin gittiği ülkedeki konumu ve sınırları çoktan çizilmiş oluyor. Kaçıncı sınıf insan olabilir? Ya da hayatı boyunca göçmenlik sınıfı dışında başka bir sınıfa mensup olabilir mi?

İşte yan yana durmuş o çıplak adamların fotoğrafı bize bunu ifade ediyor.

Avrupa’nın katı üretim zincirinin çarkları arasında ezilmeyecek güçlü kollar ve bacaklardan başka hiçbir anlamları yok.

Hanzlova’nın söylediği gibi, “Geleceği görmek için geçmişe gidiyorum.”

İlk göçün üzerinden 57 yıl geçmesine rağmen o fotoğrafın gölgesi göçmenlerin üzerinden kalkmıyor. Günlük yaşam, entegrasyon, eğitim, iş hayatı, sosyal ve kültürel yaşam bu fotoğrafın anlamını referans alarak şekilleniyor. Fotoğraflar bize hep daha fazlasını anlatır. Hanzlova’nın söylediği gibi, “Geleceği görmek için geçmişe gidiyorum.”