İstanbul'daki İtalya

SEDAT BORNAVALI
Abone Ol

İstanbul’da bir ömür veya sadece bir gün geçiren biri mutlakaonun yaptığı binalardan biriyle göz göze gelmiştir. İtalya’nınTorino kentinde 1850’de doğmuş, mimarlık eğitimini Paris’teÉcole des Beaux- Arts’da tamamlamış ancak yaşamının vemimarlık üretiminin en büyük kısmını İstanbul’a adamış. Hattabirçok yayın onun İstanbul doğumlu olduğunu bile söylüyor.Nice doğumluydu diye ısrar eden araştırmalar da yok değil. Yanihayatında aslına karanlık noktalar bulunuyor. Mimarlık eğitiminebaşlayana kadar hangi okullarda okuduğu da bilinmiyor.

Hayatını tam anlatmak istersek çok sayıda ve çok büyük boyutlarda eserler vermiş ünlü bir mimarın yaşamının uzun dönemleri hakkında bir şey bilmiyor olmak garip geliyor ama durum böyle. 1908-9 yıllarında hem hocalık hem de mimarlık faaliyetlerini, kariyerinin en verimli çağında sonlandıran Vallauri 1921 yılındaki vefatına kadar da yine sessizliğe bürünüyor. O yüzden burada onu İstanbul’a bıraktığı silinmez izlerle hatırlamaya ve anlatmaya çalışacağız.

Büyükada, Rum Yetimhanesi.

İstanbul’u ziyaret etmek denince herkesin aklına farklı güzellikler gelir. Birini seçmek gerekirse, kent içindeki müzelerden bir tanesine, kendi türünde dünyanın en büyüklerinden bir tanesi olan İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne gidince ziyaretçiyi Alessandro Vallauri’nin tam da müze koleksiyonundaki eserleri çağrıştıran klasik kurgulu cephesi karşılar. Dört sütunlu bir tapınak cephesi gibi kurgulanan merdivenli giriş insanı klasik dünya ziyaretine hazırlar.

  • İstanbul’da kuşkusuz konaklamak için de sonsuz seçenek var ancak Pera Palace 1890’lara uzanan tarihi ve ünlü konuklarıyla hafızalarda en çok yer edenlerden bir tanesi ve Haliç’e bakan 9 kat üzerinde yükselen bu yapının da mimarı yine Alessandro Vallauri’dir.

Kentten birkaç saatliğine uzaklaşıp Büyükada’ya gidildiğinde de adanın en büyük yapısı aynı zamanda Avrupa’nın en büyük ahşap yapısı olan Rum Yetimhanesi de Vallauri’nin bir tasarımı. Otel olarak planlanmış, içinde tiyatrosu bile bulunan bu yapının yakın zamanda restore edilerek eski görkemini geri kazanması öngörülüyor.

İstanbul Arkeoloji Müzesi.

Yine kent merkezinden biraz uzak kalmak istersek yönümüzü bir tekneyle Boğaz’a doğru çevirdiğimizde Vallauri’nin Avrupa’nın Asya’ya en çok yaklaştığı bu coğrafyada her iki kıyıyı da güzelleştiren yapıtlara imza attığını gözlemliyoruz.

Dikey hatlarıyla ikinci köprünün hemen altında, taştan ve biraz sert bakışlı, İstanbul’un merkezindeki kamusal binaları biraz hatırlatan bir sahil konutu var: Zeki Paşa Yalısı. Mimar burada Boğaz’ın serin sularıyla ilişkiyi tam bir İstanbullu gibi kurmayı başaramamış. Yapı denizden biraz içeride ve yüksek bir duvarla çevrili.

Biraz daha ileride, Yeniköy’de öncekine hiç benzemeyen bir yalı görüyoruz. Ahmet Afif Paşa Yalısı bize Vallauri’nin farklı bir yönünü de tanıtıyor: Vallauri Osmanlı konut mimarlığının birçok temel özelliğini çok iyi incelemiş ve Paris’teki eğitiminde öğrendiği klasik hatlardan gerektiğinde uzaklaşmayı çok iyi bilebiliyor. Çıkmaların estetiği, pencerelerin dizilişi, boyutları, oranları, özellikle de bu yalıda Boğaz’ın sayfiye ortamı için yapıyı hafifleten kuleleri bize bunu rahatlıkla hissettiriyor.

Tophane Müşiri Zeki Paşa Yalısı.

İstanbul’un Anadolu yakasına yöneldiğimizde ise daha Asya’ya adım atmadan uzaktan bile kolayca gözlemlemeye başlayabileceğimiz, kentin en büyük binalarından olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane olarak kurulmuş bugün yine aynı amaçla, Sağlık Bilimleri Üniversitesi olarak kullanılan yapı ise bir başka İtalyan mimarla, Raimondo d’Aronco’yla ortak bir tasarımı. Öncekilerden farklı bir estetikle de olsa cephesi yine denizi selamlayan kulelerle zenginleştirilmiş.

Sonuç olarak Alessandro Vallauri büyük kısmını Sultan II. Abdülhamit döneminde yaptığı onlarca binasıyla İstanbul’un çehresine gerçekten damgasını vurmuş bir isim. Ayrıca İstanbul’da 25 yıl boyunca Sanayi-i Nefise Mektebi’nde tek mimarlık hocası olarak çalışıp yetiştirdiği çok sayıda öğrenci ile de iz bırakmaya devam etmiş olduğu için kente katkısı göründüğünden de fazla.