Kendi evinde mülteci: Paul Auster

ZEYNEP TUĞÇE KARADAĞ
Abone Ol

Auster, yanlış bir evliliğin çocuğuydu. Annesi ne kadarsavurgansa babası o kadar tutumluydu ve bu durum çiftarasında sürekli kavgalara neden oluyordu. Auster’e ise buçöküşü izlemekten başka seçenek kalmamıştı. On bir, oniki yaşlarındayken ailesinden soğumaya başladı. O yıllarını "Kendi evimde bir mülteci, bir sürgün gibiydim" diye açıklıyor.O lisedeyken annesi ile babası boşandılar. Auster üzülmemişaksine rahatlamıştı.

Çeşitli işler, farklı insanlar, yaşayacak kadar...

Paul Auster, 3 Şubat 1947'de New Jersey'de, Polonya'dan ABD'ye göçmüş Yahudi bir ailede doğdu.

Çalışmaya başladığında çok küçüktü. Henüz altı yaşındayken biriken karları temizlemek, yollardaki çöpleri temizlemek gibi ufak işlere başladı. Daha sonra limonata satıcılığı, garsonluk, bahçıvanlık, tamircilik gibi pek çok iş yaptı. Bu işler ona paradan ziyade farklı insanları tanıma olanağı verdiği için, dünyadaki yerini bulmasında yardımcı oluyordu. Bir aralar beysbol oyuncusu olmak istese de asıl istediğinin yazarlık olduğunu fark etti. Bu fark ediş, akrabalarından birinin onların evine tüm kitaplarını bırakmasıyla oldu. Auster, ne bulduysa okudu. Artık okur tarafında değil, yazar tarafında olmak istiyordu.

Kendini arayış

Liseden sonra çok etkilendiği yazar James Joyce’ın izini sürmek için yola çıktı. Dublin’de geçirdiği kısacık dönem onun iç dünyasının yansımasıydı sanki. O geziden sonra, bazen gözlerini kapattığında kendini Dublin sokaklarında buluyordu. Çünkü o kendisiyle ilk kez Dublin’de tanışmıştı. Derinliklerini fark etmiş, kalbinin kapılarından içeri girmişti.

Annesi bayan Queenie Auster, babası ise hukukçu bay Samuel Auster'dı.

Yalnızlığın getirdiği

Columbia Üniversitesi’nde İngiliz, İtalyan ve Fransız Edebiyatı üzerine eğitim aldı. 68 olayları olduğunda öğrenciydi, bazı eylemlere katıldı fakat sürdüremedi.

Bu durumu şöyle açıklıyor: "Katılmak istesem de yapım grup eylemlerine uygun değildi. Yalnızlık duygusu iliklerime işlemişti ve hiçbir zaman dayanışma gemisine binmeyi beceremedim.

Üçüncü sınıftayken üniversitenin öğrenci değişim programına katılıp Paris’e gitti. Orada eğitim açısından hezeyana uğrayınca üniversiteyi bıraktı. Dekanının araya girmesiyle okula geri döndü. Bu sırada sinemayla içli dışlı oldu. Birkaç sessiz film senaryosu yazdı. Romanlar yazmaya çalıştı, beğenmedi, çöpe attı. Şiirleri ise kötüydü. O yılları anımsadığında kendisini şöyle tanımlıyor: "O noktadaki hırsım ve özlemlerim yeteneklerimden daha büyüktü; o yüzden çoğu kez başarısızlığa düştüğüm için karamsarlık ve yılgınlık duydum."

Çifte hayatı reddediş, tavizler ve yoksulluk

Auster'in yazarlığa ilk başladığı yıllardaki sıkıntılı günlerinde Paul Benjamin imzasıyla yayınladığı bir de polisiye romanı vardır.

Mezun olduğunda düzenli bir iş aramadı. Çünkü farklı bir meslekten para kazanıp geri kalan zamanını yazarlığa ayırma fikri onun şevkini kırıyordu. O, tüm zamanını yazarak geçirmek istiyordu. Gündelik hayatın monotonluğu yerine bir şeyler öğrenip, farklı insanlar, farklı yerler göreceği, kısacası; köreleceği bir hayatı değil, besleneceği bir hayatı istiyordu. Bunun için de yazdığı yazılarla geçinmeye çalıştı. Çeviriler yaptı, makaleler yazdı. Kendisi gibi yazar olan Lydia Davis ile evlendi. Oğlu Daniel dünyaya geldi. Çift geçinmek için o kadar çok çeviri yapıyordu ki başka bir şey yapmalarına vakit kalmıyordu. Ona rağmen kıt kanaat geçiniyorlardı. Bu durum Auster’in canına tak etti. Geçinmek için yazmaktan dolayı kendi istediği şeyleri yazamıyordu. Evliliğini sonlandırdı.

Aynı sırada babasını kaybetti. Bu ölüm onu çok etkiledi. Diğer yandan babasından kalan para sayesinde geçinmek için yazmayı bırakıp kafasındaki romanı yazmaya başladı.

Mümkün reddedilişlerin en güzeli

Yazdığı roman çeşitli yayınevleri tarafından defalarca reddedildi. Sonunda bir yayınevi basmayı kabul etse de Auster kitabının basılması için dört yıl bekledi.

Böylece New York Üçlemesi’nin ilk kitabı Cam Kent yayınlandı.

Bununla beraber Auster, En İyi Roman Dalında Edgar Ödülü’nü kazandı. Üçlemenin devamı olan Hayaletler ve Kilitli Oda’yı kısa sürede tamamladı. Bu yıllarda "güzel şeyler birdenbire olur" cümlesini yaşadı adeta. Her şeyim dediği Norveçli yazar Siri Hudsvedt ile evlendi ve kızı Sophie dünyaya geldi.

2006 yılında İspanya'nın saygın ödüllerinden olan Asturias Ödülü'nü edebiyat dalında Paul Auster kazandı.

Rastlantıların beklenmedik etkisi

Geçmişe olan takıntısını sordukları zaman, "gelecekle ne zaman ilgilensek yanılıyoruz" diye yanıtlayan Auster, tüm hesaplaşmalarını karakterleri üzerinden gerçekleştiren bir yazar. Yanılsamalar, tesadüfler, seçimler, yalnızlık, çaresizlik gibi konulardan beslenmesi ise şaşırtıcı değil. Ortaokul öğrencisiyken kamp yaptıkları sırada düşen bir yıldırımla arkadaşlarından birinin hayatı kaybetmesi, ona yazgının gücünü öğreten ilk deneyim oldu. Yanlış numarayı çevirip kendisini arayan kişi ise Cam Kent kitabına ilhamdı.

Auster’in karakterlerinin çoğu, geçmişte olan bir olayın kendisi yüzünden olduğunu düşünüp tüm suçları üstlenir. Vicdan azabıyla öyle olmasaydı, şimdi şöyle olurdu şeklinde sorgulamalara düşen karakter, başka bir çıkış yolu bulunca kabullenir her şeyi. Mesela Yanılsamalar kitabındaki David Zimmer, eşi ile kızının uçak kazasında ölmelerinden kendini suçlar, Sunset Park kitabındaki Miles kardeşinin ölümünden kendini sorumlu tutar. Auster, bize bunların böyle olmasının da bir sebebi olduğunu gösterir. Yazgının sürüşüdür bu. Yazmak, ona yaşadığını hissettiren bir deneyim. Yaşadığı yoksulluğa, reddedilişlere rağmen vazgeçmeyişi ise sürdürmenin güzelliğini kanıtlıyor bize.