Mustafa Seven: Yenilmeyecek olan tek şey, hikaye anlatma isteğidir

ERAY SARIÇAM
Abone Ol

Foto muhabiri, sokak/belgesel fotoğrafçısı ve film yapımcısı Mustafa Seven ile fotoğrafın evrenselliğinden analog döneme, yapay zekâdan şehirlerin sanatçılar üzerindeki etkisine kadar keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Şöyle başlayalım: Bir söyleşinizde sokak fotoğrafçılığında dijitalleşmenin evrenselliğe destek olacağını söylemiştiniz. Peki, fotoğrafın evrenselliği ne derece mümkün?

Mustafa Seven.

Şimdi şöyle bakmak lazım meseleye. Fotoğraf birtakım estetik unsurlarla ortaya çıkmış bir iletişim biçimidir. Fotoğrafı oluşturan birtakım gerçek unsurlar vardır ve o unsurlarla birlikte bir belgedir aslında fotoğraf. Ama her belge tabii ki bir sanat eseri olacak ya da bir fotoğraf olacak diye bir şey söylemek mümkün değil. Dolayısıyla fotoğraf, o “belge olma” niteliği üzerinden bakıldığında evrensel bir üründür. Çünkü bugün geçmişe ait izleri aradığımızda ya da geçmişe yönelik birtakım dokümantasyon işleri yaptığımızda başvurduğumuz kaynaklar, o dönemin fotoğrafları veya video kayıtları oluyor. Tabii video kayıtlarına erişebilmek her zaman çok mümkün olmasa da fotoğraf daha yaygın nitelikte. Kısacası evet, fotoğraf aslında dönemin en önemli kayıt unsurlarından, belge unsurlarından bir tanesi. Bununla birlikte, yaşadığımız döneme ait bir takım unsurları beslerken, aynı zamanda dönemin sancılarını da onun içinde görebilmek çok mümkün. Özellikle bizim kuşağın ciddi bir analog geçmişi var. Yani ben 1992 yılında fotoğraf çekmeye başladım, işte 31 yıllık bir fotoğraf serüveni… Ama analog dönemde yaşadığım ve edindiğim deneyimle ya da o gelenekçi tavırla, yeni dönemdeki tavır aynı tavır değil. Dolayısıyla dönüşmeye mecbur bir durum söz konusu kendi açımdan. Fakat buna direnen arkadaşlarımız da var…

Hâlâ direnenler var mı dijital döneme…

E var tabii. Ama bu direnç, zamanın itici unsuru sebebiyle, çok güçlü şekilde ayakta kalabilecek bir şey değil. Yani o direnç yıkılıyor maalesef. Örneğin, 1800’lerin sonlarında ilk fotoğraf karesi çekildiğinde, o dönemin egemen sanatçıları ressamlardı. İlk kare ile ressamların iktidarları sarsıldı ve fotoğraf ile ciddi bir mücadeleye giriştiler. Çünkü resmin çok uzun yıllara dayanan bir geleneği var, o dönemin en popüler iletişim aracı resim ve ressamlar mutlak iktidarlar… Şu an kullandığımız bütün bu teknikler, o dönemde de resim için mevcuttu. Yani resim, fotoğraf öncesi dönemin belgesi niteliğinde. Çünkü başka bir kayıt aracı yok. Durum böyle olunca, iktidar sahipleri yani ressamlar fotoğrafı istemiyor. Bu her zaman böyledir. Hiçbir zaman mutlak güç, gücü sorgulasın ya da elinden alınsın istemez. O dönemki tartışmaların benzeri, analog üretimden dijital sürece geçerken de yaşandı. Bugün müziğe baktığımızda da aynısını görürüz, edebiyata baktığımızda da. Olmaması mümkün değil. Çünkü çağın ruhu bu. Otomobilimiz hibrit, paramız hibrit, yani her şeyimiz hibrit. Dolayısıyla sanatın hibrit olmaması gibi bir şey düşünülemez. Fotoğraf da buna dâhil…

İnsanların hayatına dâhil olup onların kültürel kodlarıyla hareket edebildiğin zaman, seni içlerine alırlar.

Peki, şimdi analog dönem dedik dijital dedik. Şu anda ise yapay zekâ çağındayız mesela. En çok konuşulan meselelerin başında geliyor. Muhtemelen fotoğraf için de temel meselelerden. Bu anlamıyla yapay zekâyı, fotoğraf söz konusu olunca nerede konumlandırabiliriz?

Bu bir kere yadsınacak bir hikâye değil. Çünkü fotoğraf en nihayetinde bir iletişim. İletişim noktasında ise insanoğlunun var olduğu ilk güne kadar, yani Âdem ile Havva’ya kadar, mitolojik hikâyelere kadar veya mağara duvarlarına resim çizen adamlara kadar gidelim, değişen hiçbir şeyin olmadığını görürüz. Sadece araçlar farklılaştı. Çünkü iletişim kurmak zorundayız biz. Akıl bahşetmiş bize Allah. Dolayısıyla iletişim kuracağız biz. Ama bunun yöntemleri, araçları değişecek. Birisi duvara, mağaraya resimler çizdi, bu iletişim tekniğini geliştirdi; öbürü ise bambaşka işler yaptı. Böyle böyle günümüze kadar geldik. Meseleye böyle bakmak lazım. Yeni iletişim biçimlerine karşı direnç kabul edilebilir bir şey değil. Yani entegre olabilmek ve iletişim dilini güçlendirmemiz gerekiyor.

Bugünden sonra ortaya çıkacak olanı da ben size söyleyeyim. Bir kere bu yeni dönemi es geçen, adapte olmayan eski nesil çöp olacak. Aksine, yeni dünyanın görsel iletişim tasarımını ise, dijital dönemde doğmuş, analog ile ilgili hiçbir fikri olmayan genç kuşak yaratacak. Örneğin bende joystick alışkanlığı yok. Ama bugünün 20’li yaşlarındaki çocukları adeta teknoloji formasyonuyla doğdu. Bu yüzden en iyi drone pilotları da onlardan çıkıyor. Fakat onlar da 10 parmak yazamaz ya da analog makineye benim gibi hâkim olamaz falan. Yine de yeni dönemin iletişim dili onların bildiği olacak. Yeni dönemin patronları onlar, biz değiliz…

Peki, sizce bir fotoğrafı farklı ve ilginç kılan nedir?

Farklı kılan temel şey bence hikâyesi. Eğer iyi bir hikâyen varsa, anlatacak ve söyleyecek doğru bir sözün varsa, iletişim aracı olarak neyi kullandığının çok da bir önemi yok. Çünkü içinde bulunduğumuz çağda artık herkes yapay zekâda bir şey üretebilecek. Peki, fotoğrafı ilginç ve farklı kılan özellik nerede? Hikâyenin önemi burada başlıyor işte. İyi hikâye anlatanlar sıyrılacak bu kalabalığın içinden. Mesela bugün oturup iki tane kelime yazdığında zaten sana ürün veriyor yapay zekâ. Böyle bir ortamda seni, beni, onu birbirinden ayıracak tek şey var, o da hikâye. Hikâye anlatabilmek, iyi bir hikâye anlatabilmek… Sorduğun sorunun karşılığı bu. Yani yapay zekâ vs. bunlar konuşulur edilir şeyler ama hikâye anlatma isteği bitmeyecek. Her zaman hikâyenin peşinde olacağız. İnsanoğlu var olduğu sürece bu böyle olacak.

Fotoğraf, “belge olma” niteliği üzerinden bakıldığında evrensel bir üründür. Çünkü geçmişe ait izleri aradığımızda başvurduğumuz kaynaklar, dönemin fotoğrafları oluyor.

Ben mesela kendimi fotoğrafta iyi hissediyorum, onu becerebildiğimi düşünüyorum ve dolayısıyla malzeme olarak fotoğrafı kullanıyorum. Yazı yazmayı becerebilseydim yazı yazardım bazen. İşte röportajı niye yazarak değil de yüz yüze yapıyoruz, çünkü ben analog bir adamım çünkü. Ben yazabilen bir insan değilim zaten. Yazabilseydim başka bir şey olurdu gazeteci olmaya devam ederdim. Fotoğrafçı olmazdım. Dolayısıyla kendimi nasıl iyi hissediyorsam, nasıl doğru ifade edebileceğimi düşünüyorsam o enstrümanları kullanabilmeyi yeğliyorum. Yani kısacası sorunun cevabı iyi hikâye anlatabilmektir. İyi hikâyeyi doğru araçlarla anlatabilmek…

Dijital geldi, analoğun iktidarını sarstı. Şu an yapay zekâ dijitalin iktidarını sarsıyor. Dediğiniz gibi birkaç kelime yazarak bir görüntü oluşturabiliyoruz vs. Peki burada iktidarı sarsılmayan tek şeyin hikâye olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tabii ki. Asıl yenilmeyecek olan şey, hikâye anlatma isteğidir. Onda da iyi olan kazanacak…

Formların değişmesi, öyleyse herhangi bir sorun değil? Geleneksel kuşak fotoğrafa hep gerçek diye baktı. Fakat şimdi aslında hiç olmamış bir fotoğraf önümüze gerçek diye düşebiliyor…

Ama fotoğraf “gerçektir” diyemeyiz, fotoğraf “belgedir”. Fotoğraf gerçek olmak zorunda değil. Çünkü fotoğraf en büyük manipülasyon aracıdır aynı zamanda.

Ben de böyle bakıyorum. Ama mesela bir dönem geleneksel kuşak için fotoğraf tamamen gerçekti. Hatta Godard’ın sözü var: “Fotoğraf gerçektir, sinema saniyede 24 kare gerçektir” diye…

Şimdi analog dönem için, evet. Bu düşünce bir gerçek. Fotoğraf en büyük manipülasyon aracıdır dedik ya, bu durum katmanlarla ilerliyor. Her dönemin kendi gerçeği var. Analog dönemde, evet bir belge. Çünkü gerçeklik üzerinde oynamaya çok müsait bir malzeme değil. Bu da bir gerçekliğe yetebiliyor. Ama yeni dönemde dijital girince işin içine fotoğrafın gerçekliği kalmadı. Fotoğraf analog dönemden beri bir manipülasyon aracı ama gerçekliği teknik olarak da manipüle etmeye çok müsait artık. Dolayısıyla fotoğrafın “gerçek”liği yok şimdi.

Şimdi artık hepimizin cebinde bir akıllı telefon var ve sürekli bir şeyler çekip sosyal medyaya yüklüyoruz. Başka bir yerde paylaşabiliyoruz, gönderiyoruz ve dev bir görsel veri havuzu oluştu aslında. Peki, bunlar arasında, fotoğrafı değerli kılan şey ne olacak? Çünkü bugün ben elimdeki telefonla birkaç havalı kare yakaladığında fotoğrafçı benmişim gibi davranabiliyorum. Ama bunun aslında bir geçerliliği yok…

Yapay zekâ çağında, sanatı kalabalıklardan ayıracak olan tek şey, sahici bir hikâyedir.

Şu an dünyada ortalama bir milyar görüntü işleniyor her gün. Bu inanılmaz bir sayı. Bu kadar çok üretilen bir şeyin içinde, kıymetlinin ya da değerlinin ne olduğuyla ilgili soru işaretleri de olacak tabii. Bununla ilgili d e yine aynı şeyi söyleyeceğim: Hikâyeleştirme, yani doğru hikâye anlatabilme yeteneği. Bunların hepsini teknikten bağımsız olarak söylüyorum. Fotoğraf tabii ki bir tekniktir. Tekniği var edebilecek unsurlar da bellidir. Estetik unsurlar, altın oranlar, kompozisyon, ışığın doğru kullanımı, renk bilgisi falan. Bunlar olmazsa olmazlar zaten, o yüzden hiç konuşmuyoruz bile. Şimdi o her gün üretilen milyarlarca görüntünün içinde bu takım temel unsurları barındırmayanlar zaten çöp. Onu geçtik. Diyelim ki bu unsurları barındıran, teknik olarak da doğru çözümlenmiş işlerin de bir kısmı çöp. Çünkü doğru bir dokümantasyon becerisi yok bunların da. Yani hasbelkader üretilmiş bir malzeme asla geçerli olamaz. Çünkü onun devamı yok. Tesadüfen üretim yani. Bir bilgiye ya da geleneğe sahip olarak yapmadın elindekini.

Yani sürdürülebilirlik…

Evet, evet sürdürülebilir olması. Yaptığın işin devamı gelsin yani. Sen bir iş üretiyorsun mesela, şairsin. Bir gün hasbelkader çok yüksek duygulara sahipken yazdığın çok iyi bir şiir seni şair yapmaz. Devamı da gelmeli onun.

Peki, yürümek, seyahat ve gezintinin fotoğrafçılık üzerine ne der ne düşünürsünüz? Yani gezintinin entelektüel etkinlik üzerindeki etkileri nelerdir? Mesela, “koşmasaydım yazamazdım” diyor Murakami. Nietzsche de sadece elimle yazmıyorum, aynı zamanda ayaklarımla da yazıyorum, demişti…

Kendimi nasıl iyi hissediyorsam, nasıl doğru ifade edebiliyorsam o enstrümanları kullanabilmeyi yeğliyorum.

Gezip görmeseydim yazıp çekemezdim, burası muhakkak. Benim için kendi sınırlarımı genişletmek, seyahat etmektir. Bu seyahatin sınırlarıysa her geçen gün genişledi. İlkokuldayken, 7 yaşında bir çocuk. İstinye’de okuyor, Eminönü’ne gidiyor hafta sonları muhakkak. Niye? Çünkü oradaki kargaşa, oradaki kaos ilgisini çekiyor. Şimdi 7 yaşında bir çocuk için İstinye’de 30 kilometre yol almak dünya standartları gibi bir şey. Dünya turu onun için. Dolayısıyla o sınır ne oldu? Ortaokulda biraz daha genişlettim o sınırı. Lisede biraz daha, üniversitede biraz daha genişlettim. Ömrümün geri kalanında daha da genişlettim. Dolayısıyla evet, insanı özellikle bizim gibi üretim araçlarını kullanan ve üretim yapan insanların seyahat etmesi; başka disiplinlerle, başka kültürlerle, başka coğrafyalarda yaşayıp haşır neşir olması, hem entelektüel dünyasını hem de kültürel dünyasını derinden etkileyen bir şey. Dolayısıyla seyahat benim bütün fotoğrafik dilimin en önemli unsurlarından bir tanesi.

Peki, sizin yürümek, gezmek ve fotoğrafa dair bir rutininiz var mı?

Yürümek benim temel rutinlerimden biri. Eğer zamanım kısıtlı olmasaydı Erenköy’den buraya (Üsküdar) yürüyerek gelirdim ben. Günlük ortalama 20 kilometre civarında yürürüm. Bu sayı İstanbul dışındaysam 30-35 kilometrelere kadar çıkıyor. Yani kendimce geliştirdiğim ritüelden ziyade yöntemlerim var. Eğer yaşadığım coğrafyanın yani Türkiye’nin dışına çıkıyorsam, gittiğim yerde birtakım yöntemler geliştirerek, oradaki gerçekliğe dâhil olmaya çalışırım. Çünkü dışarıdan bakarak kaydeden bir insan, asla o gerçekliğe giremez. Sen o zaman sadece gözlemleyen bir insan olursun. Ama o insanların hayatına dâhil olup onların kültürel kodlarıyla hareket edebildiğin zaman, seni içlerine alırlar. İçlerine aldıklarında ise o gerçekliği yaşarsın. Turist olmaktan, seyyah olmaktan çıkarsın. Ortadan, senle kendi aralarına çektikleri sınır ve duvar kalkar. Tabii her zaman saf bir gerçekliğe erişmek çok da mümkün değil.

Fotoğraf gerçek olmak zorunda değil. Çünkü fotoğraf en büyük manipülasyon aracıdır aynı zamanda.

Peki, şehirlerin sanatçılar üzerinde nasıl bir etkisi vardır? Sizin üzerinizde hangi şehrin/şehirlerin ne gibi bir etkisi vardır? Ben Gebze doğumluyum örneğin. Gebze arada kalmış bir yerdir, Türkiye gibi. O yüzden zihnimi hep parçalanmış hissederim…

Ben o anlamda kendimi şanslı sayıyorum. Sivas’ta doğdum, İstinye’de büyüdüm. Ömrümün neredeyse tamamı İstanbul'da geçti. Dolayısıyla İstanbul'un köklü mahallelerinden birinde büyüdüm. Bir yanım imparatorluk şehriyle yoğruldu ama aynı zamanda Anadoluluyum, Sivaslıyım. Ailem Anadolu'daki geleneklerini bir şekilde burada da sürdürdü, sürdürüyor. İstanbul'da var olabilmek büyük bir şanstır benim için. Dolayısıyla böyle bir kültürel geçmişin üretim sürecinde sanatçıyı etkilememesi mümkün değil. Ben muhasebeci değilim örneğin. Ya da başka bir teknik meslekle matematiğe dayalı bir meslekle uğraşmıyorum. Benim hayatla kurduğum bağ ile muhasebecinin kurduğu bağ aynı değil. Onunki daha matematiksel benim için ise daha duygusaldır. Dolayısıyla İstanbul neyse, benim biçimimi oluşturan şey de odur. Yani İstanbul'un kaçınılmaz bir katkısı var hem benim hem de sanatımın üzerinde. Bence bu çok büyük bir şans.

Gezip görmeseydim fotoğraf çekemezdim. Çünkü benim için kendi sınırlarımı genişletmek, seyahat etmektir.

Peki, siz hangi şehre geç kaldınız?

Paris ve Buenos Aires çok etkilendiğim şehirler. Ama en çok Sao Paulo’dan etkilendim. Sao Paulo’dan etkilenmemin sebebi ise İstanbul'la kurduğum benzerlik ve ilişkidir. San Paulo, insanları da dâhil olmak üzere birebir İstanbul’dur bence. Burayı daha önce keşfetmek isterdim, haşır neşir olmak isterdim insanlarıyla. İlk kez kırklı yaşlarımda gittim Sao Paulo’ya. Ama yirmili yaşlarımdaki heyecanım ve güç kuvvetim ile orada olmak isterdim. Eminim çok güzel zamanlar geçirirdim orada.