Osmanlı İstanbul'unda bir Ramazan mevsimi

HALİL SOLAK
Abone Ol

1573’te Avusturya elçilik heyeti mensubu olarak 26 yaşında İstanbul’a gelen Stephan Gerlach şehre dair ilk izlenimlerinde hayranlığını gizleyemez: İstanbul yeşillikler içinde olağanüstü güzel bir yerdir. Âdeta dünya da bir cennettir. Her ev bir bahçe içinde olduğu gibi, bahçelerde incir, dut, nar gibi çeşitli meyve ağaçları bolca bulunur. Şehir, sadece güzel cami ve saraylarla değil bu bahçeleriyle de olağanüstü güzelliktedir.

“25 Aralık’ta Türklerin oruç dönemi başladı. Gökte yeni ayın belirmesiyle birlikte oruç tutma başlar ve bir ay boyunca bütün gün hiçbir şey yemez ve içmezler.

Stephan Gerlach’ın günlük hâlinde tutulmuş notlardan oluşan defterine ilk kayıtlar, 1573 yılının Nisan ayında düşer. Ağustos ayında İstanbul’a ulaşan seyyah, kısa sürece şaşırtıcı bir olayla karşılaşır: Ramazan.

Osmanlı İmparatorluğu’na gelen Batılı seyyahların dikkatini çeken hususların başında gelen Ramazan, kültürü ve âdetleriyle yabancılar için ilginç bir gözlem alanıdır. Gerlach da İstanbul’da kaldığı beş yıl boyunca yaşanan Ramazanları büyük bir hassasiyetle defterine kaydeder. Seyyahımızın Ramazan’a dair ilk izlenimi şöyle:

“25 Aralık’ta Türklerin oruç dönemi başladı. Gökte yeni ayın belirmesiyle birlikte oruç tutma başlar ve bir ay boyunca bütün gün hiçbir şey yemez ve içmezler. Akşam vakti camilerin minareleri çevresinde bir taç gibi dolanan kandiller yanıncaya kadar tamamen aç gezerler. Kandiller yandıktan sonra da bütün gece boyunca yiyip içerler. Bu oruç dönemi tekrar yeni ayı görünceye kadar devam eder.”

Gerlach’ın dikkatini kandillerin çekmesi doğaldır. Zira elektriğin olmadığı, akşam ezanından sonra havanın karardığı bir devirde minarelerden saçılan ışıkların payitahtı nasıl aydınlattığını tahmin etmek zor değil. Ancak kandillerden bahseden Gerlach, doğrudan mahyalardan bahsetmez. Mahyayı, 1578’de İstanbul’a gelen bir başka seyyahın, Salomon Schweigger’in seyahatnamesindeki bir tasvirde görürüz. Hoş geldin ya ramazan, maşallah, bismillah, on bir ayın sultanı gibi yazıların yanında mahyalarda resim şeklinde kız kulesi, kayık, gül, fulya, ayyıldız gibi motiflere de yer verilirdi.

Gerlach’ın dikkatini kandillerin çekmesi doğaldır. Zira elektriğin olmadığı, akşam ezanından sonra havanın karardığı bir devirde minarelerden saçılan ışıkların payitahtı nasıl aydınlattığını tahmin etmek zor değil.

Gerlach’ın kandillerden sonra dikkatini çeken ikinci husus iftardır. Ramazanda bütün yıl boyunca, düğün ve sünnet törenleri dışında pek sık yapılmayan yemek davetlerinin çok önem kazandığını söyledikten sonra şöyle devam eder:

“En büyük paşanın [yani veziriazamın] evinde hemen hemen her gece bir ziyafet [iftar yemeği] veriliyor. Bu yemekli toplantılara Beylerbeyi, Uluç Ali, yeniçeri ağası ve belli günlerde sırayla tüm yeniçeriler katılır. Geleneğe göre daima alttakiler üsttekilerin evine konuk olurlar, üst makamlardakiler, alttakilere gitmezler. Uluç Ali, beylerbeyinin yemek davetine gider, fakat yeniçeri ağasınınkine gitmez. Aynı şekilde bir vezir paşa, bir diğer vezir paşanın, hatta baş vezirin bile ziyafetine gitmez. Olsa olsa bir düğün veya sünnet vesilesiyle yemek davetine gider.”

Ağustos ayında İstanbul’a ulaşan seyyah, kısa sürece şaşırtıcı bir olayla karşılaşır: Ramazan.

Sokakların hareketliliği de dikkatinden kaçmaz seyyahın: “Ramazanda bazı satıcılar akşamları sokak sokak dolaşıp şerbet ya da başka içecekler satarlar.”

Ramazan’ın sonunda minarelere takılan kandillerin söküldüğünü anlatan seyyah artık Türklerin en neşeli kutlama günü dediği bayramın geldiğini müjdeler. Herkesin en güzel elbisesini giydiğini ve üç gün boyunca bu özenli kıyafetiyle dolaştığını, bütün meydanlara ve geniş caddelere dört yüksek direk dikildiğini, bunların defne, zeytin ve başka yeşil dallarla süslendiğini, üzerine güzel bir tente örtüldüğünü ve bunun altına portakallar, narlar, halka biçiminde çörekler, simitler ve başka yiyecekler asıldığını söyledikten sonra ilginç bir oyun tarif eder:

“Doğudan batı yönüne doğru olmak üzere buraya uzun iplerden yapılma ve alt kısmında bir tahta bulunan salıncaklar asılır. Salıncağa oturanı iki kişi sallar. Sallanan kişi giderek hızlanıp elleriyle ya da ayaklarıyla tepede asılı duran meyvelerden, çöreklerden birini yakalamaya çalışır. Bir yandan da davullar, zurnalar çalınır. Ortalıkta dolaşan satıcılar küçük şişeler içinde güzel kokular sunarlar ve gelip geçenin yüzüne püskürterek onlardan para isterler.”

“Ramazan’da bazı satıcılar akşamları sokak sokak dolaşıp şerbet ya da başka içecekler satarlar.”

İşte bir seyyahın 16. yüzyılda imparatorluk payitahtında 11 ayın sultanına dair renkli izlenimleri böyle. Sonraki 300 yıl boyunca da İstanbul’a yolu düşenler seyahat notlarına benzer satırları kaydedecektir.