Türkiye Yüzyılı’nda yerli üretim meselesi

HABER MASASI
Abone Ol

Bu sayıdaki makalemi kaleme aldığım saatlerde 2023 genel seçimleri’nin ikinci turu olan 28 mayıs seçimlerinin kesin olmayan sonuçlarına göre Cumhurbaşkanı Erdoğan yeni bir zafere daha imza attı. 14 Mayıs’taki ilk turda da Erdoğan liderliğindeki Cumhur İttifakı TBMM’deki sandalyelerin yarısından fazlasını kazanarak önemli bir avantaj sağladı.

Cumhur İttifakı’nın seçimlerden çok önce Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılına ithafen “Türkiye Yüzyılı” başlıklı bir vizyon belgesi ortaya koymuştu. Vizyon Belgesi’nin önemli bir kısmı “yerlilik” kavramı üzerine inşa edilmiş ve “yerli değerlerin” Türkiye’nin yeni yüzyılında kuşatıcı bir unsur olacağı ifade edilmişti.

28 Ekim 2023’te açıklanan Vizyon Belgesi’nin hemen ertesi günü yerli otomobil TOGG’un seri üretim ilk aracı için banttan indirilme töreni yapılmıştı. Erdoğan, enerjide dışa bağımlılığı azaltmaktan savunma sanayiinde kendi kendine yeterli olmaya kadar her türlü süreçte “yerlilik” vurgusu yaparak Türkiye Yüzyılı’nı yerli kalkınma stratejisi üzerine inşa edildiğini ifade etmişti.

Erdoğan’ın ekonomi ve üretim için “yerlilik” vurgusu yaptığı konuşmaların ve eyleme döktüğü projelerin örneklerini artırmak mümkün. Ancak ben bugünkü yazımda Türkiye’nin üretimde neden “yerli” olmayı öncelemesi gerektiğini küresel ekonomik gerçekliklerle izah etmeye çalışacağım.

İktisadı bir bilim dalı olarak ilk kez ifade eden Adam Smith 1776 yılında kaleme aldığı “Ulusların Zenginliği” kitabında ağırlıklı olarak serbest ticaret vurgusu yaparak serbest ticaret marifetiyle ülkeler arasında işbirliğinin ve paylaşımın artacağını ve bu durumun da tüm ülkelerin yararına olduğunu anlatır. Kitapta söz konusu paylaşımın küresel üretimi artıracağı ve artan küresel üretimin de ülkelerin refah artışına katkı sağlayacağı vurgulanır.

Elbette adil bir paylaşım ile Smith’in önerisinin karşılık bulduğunu ifade edebiliriz. Ancak bazı dönemlerde ülkeler bu paylaşımı durdurup kendilerinin rekabetçi olduğu mamül veya hammaddeleri diğer ülkelerle paylaşmazlar. Bunun pek çok nedeni olmakla beraber bu ürünlere bağımlı hale gelmiş ekonomiler böylesi bir paylaşım durmasından son derece olumsuz etkilenir. Özellikle küresel arenadaki rekabetin savaş meydanlarından ekonomiye ve üretime yönlenmesi küresel serbest ticaretin azalmasının yarattığı riskleri daha fazla artırmıştır. Yani bir ülkenin başka ülke ve/veya ülkelere olan bağımlılığının artması riskleri de artırmaktadır. Bu bakımdan her ne kadar dışa bağımlılığı tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da yerli üretimin oranını artırarak dışa bağımlılığı her alanda en alt düzeye indirmek aynı zamanda bir ekonomi güvenliği adımı olarak değerlendirilebilir.

Ticari dışa açıklık, küreselleşmenin bir çıktısı olarak ele alınıp ülkelerin diğer ülkelere hangi seviyede entegre olduğunu ifade etmek için kullanabileceğimiz bir kavram. Bir ülkenin ticari dışa açıklık oranını hesaplayabilmek için ülkelerin diğer ülkelerle olan ekonomik ilişkilerini inceleyerek bir yılda gerçekleştirdiği ihracat ve ithalat miktarının toplamını gayrisafi yurtiçi hasılasına oranlıyoruz. Elde edilen oran ne kadar yüksekse ticari dışa açıklığın o kadar yüksek olduğunu görüyoruz. Aynı işlemi tüm dünya ülkeleri için yaptığımızda ise küresel dışa açıklığı hesaplıyoruz. Aşağıdaki grafiği IMF Blog sayfasındaki bir çalışmadan aldım. Söz konusu grafiğin de işaret ettiği üzere 1800’lü yılların başından itibaren küresel ticari dışa açıklık belirgin bir şekilde artmış. Ancak dönem dönem savaşlar ve korumacı ekonomi politikalarının bir sonucu olarak korumacı dış ticaret adımları ticari dışa açıklığın azalmasına neden olmuş. Özellikle küreselleşmenin ticari dışa açıklığı hızla artırdığını gözlemliyoruz. Ta ki 2008’e kadar.

Hatırlayacağınız üzere 2008 yılında Dünya ekonomisi çok uzun sürecek olan bir küresel krize girmişti. 2007 yılında ABD konut sektöründe başlayan kriz önce ABD’yi sonrasında ise tüm dünyayı etkisi altına almış ve başta gelişmekte olan ekonomiler olmak üzere dünyanın geri kalanı uzun süren durgunluk ile mücadele etmek zorunda kalmıştı.

Yazının devamı Z Raporu 49. sayısında