Arzuhalci

Hastalıklı bir sarı renge boyanmış uzun koridorda, sabahtan akşama kadar ‘Arzuhalcinin masası nerede?’ sorusu çınlayıp duruyordu.
Hastalıklı bir sarı renge boyanmış uzun koridorda, sabahtan akşama kadar ‘Arzuhalcinin masası nerede?’ sorusu çınlayıp duruyordu.

Yıllarca, yaz kış elimden kalem düşmedi. Yazdım da yazdım. Ömrüm boyunca tatmadığım tuhaf bir hisle de tanıştım o zamanlarda. Sanki uzayda başıboş dolaşan bir uydu imişim de şimdi yörüngeme oturmuşum gibi…

Zaten, sırf annem üzülmesin diye kabul etmiştim. Fakat ilk haftada boyumun ölçüsünü aldım. Önceleri, ‘Bak bu Cuma, son. Daha da tahammülüm edemem’ diye her söylenişimde, annemin yüzü gözü birbirine karışsa da, yakasını silkeleyerek meşhur ah ahlarını çekiyordu sadece.

Sonradan baktım, ben şikâyet ediyorum ama o susuyor. Orada durdum işte. Daha da lafını etmedim işten çıkmanın. Ne yapalım, bu da benim nasibimmiş dedim, oturdum yerime. Annemin ikinci kalp krizinin sebebi olmaktan korktum açıkçası. Sonra da akrabalarımızın, bana sık sık hatırlattığı o işsiz, o zavallı milyonları gözümün önüne getirmeye çalışıp durdum. İlk kitabım, birkaç evvel yayımlanmış ve iyi bir çıkış diye selamlanmıştı dergilerde. Nereye göndersem, yayımlanıyordu hikâyelerim. Üç gazetenin kültür sanat köşesine röportaj bile vermiştim.

İlk kitabım, birkaç evvel yayımlanmış ve iyi bir çıkış diye selamlanmıştı dergilerde. Nereye göndersem, yayımlanıyordu hikâyelerim.


Kitabımın tanıtımlarından birisinde ‘Gelecek vaad ediyor. Bir iki sene içinde roman yazarsa hiç şaşırmayın’ denilmişti. İşte o tatlı günlerimin ortasında hoooop diye bir anda yerde buluverdim kendimi. İşsiz kalmıştım. İşten çıkarılışım o kadar ani ve sert olmuştu ki, neler olduğunun farkına varabilmem iki ayı buldu. Fiyakalı bir binadaki tek kişilik odamdan, titrli ve kartvizitli işimden ayrılmak, ezelden huzursuz ruhumu bayağı sarsmış; üstüne telefonuma çıkmayan arkadaşlar, selam vermeyen yolunu değiştiren tanıdıklar da eklenince iyice çekilmez biri olup çıkmıştım. Başıma gelenleri düşüne düşüne de kendime sağlam bir ağ örüverdim. Ee, durum böyle olunca telaşlandı bizimkiler de haliyle. Çok geçmedi, eniştemin ayarladığı bu işte buluverdim kendimi. Müdürümüz, eniştemin ahbabı olduğu için ilk zamanlarda yine dergiydi, tanıtım metniydi öyle işlere baktım.

Ama ne zaman ki müdür görevden alındı. Benim de iş tanınım sürekli değişmeye başladı. Kimsenin istemediği çetrefilli pis işler, stajyerlerin dahi surat yaptığı ayak işleri hep bana yüklendi. Fakat meğerse bunlar hiçbir şeymiş. Derken müdürlüğün en berbat işi de yine geldi beni buldu. Yeni müdürle birlikte gelen amirlerden birisi, ‘Buradan çok hikâye çıkar sana’ diyerek tebliğ etti yeni görevimi. Panik halindeydim! Bana söylenen işi yapamazdım, mümkün değildi.

Kitabımın tanıtımlarından birisinde ‘Gelecek vaad ediyor. Bir iki sene içinde roman yazarsa hiç şaşırmayın’ denilmişti.
Kitabımın tanıtımlarından birisinde ‘Gelecek vaad ediyor. Bir iki sene içinde roman yazarsa hiç şaşırmayın’ denilmişti.

Çalışmaya başladığımdan beri, kültürdü sanattı, yazma çizme işlerine bakmıştım sadece. Görüştüğüm konuştuğum kişiler de hep aynı çevrenin insanlarıydı. Bana söylenen işi nasıl yapar, nasıl ederdim; hiçbir fikrim yoktu. Resmen kapana sıkışmıştım. Yeni görevimin ilk günü, kurbanlık koyun gibi çıktım evden. Boğaz vapuruna nasıl bindim, nasıl indim hiç bilmiyorum. Kapıya yaklaşırken bina öyle büyüdü ki gözlerimde. Şimdi şuradan bir otobüse atlayıp, hiç bilmediğim bir yerlere kaçmak o an için en akıllıca fikir gibiydi. Kapının önünde bayağı dolandım durdum. Fakat olmadı, bir şey yapamadım tabii. El mecbur girdik içeri.

  • Allah için, yeni birimdekiler samimi bir şekilde karşıladılar beni. Çay içerken, bir tanesi ‘Sen ne yaptın da buraya düştün?’ diye sorunca; muhabbet anında başka yöne aktı. Her işin acemisinin yaptığı gibi, önce sadece seyredecektim.

Bütün gün bir sürü insan girdi çıktı. Evinden kaçmış bebekli kadınlar, sakatlar, ortada kalmış yaşlı amcalar, şizofrenler, bağımlılar, evsizler şimdiye kadar iki kelime bile etmediğim şehrin en gariban insanları yani. Gerçek dünya beni çağırıyordu galiba.

Akşam çıkışta, kararımı vermiştim. Annemi de kalbini de çok seviyordum ama gerçekten de bana göre değildi orası. Senli benli konuşmalara, aynı sorunun defalarca sorulmasına, ağlama ve yalvarmalara belki dayanabilirdim ama ya o kokular? Vapurda biraz prova yaptım. Belki hayatımda, ilk defa yumuşak ve gönül alıcı bir üslupla konuşacak ve annemi ikna edecektim. Tabii o konuşmayı yapmak hiç nasip olmadı. Eve girdiğimde, işimi ayarlayan Yaşar Eniştemle karısı büyük teyzemi bizimkilerle beraber mis gibi gofikleri yerken buldum. Üstümü başımı değiştirirken, fırsattan istifade birazcık da ağlayıverdim.

Aslında öyle ağlayasım vardı ki ama yüzüm gözüm şişer de yeni bir aile faciasına daha sebep olurum sonra annem de beklenen büyük krizini geçirir diye ödüm koptuğundan kısa kestim ağlamayı.

Ertesi gün, gerçek bir teslimiyetle yerime oturdum. Numara yapmadan, etrafımı seyredip dinledim. Eskiler, acemilerin en erken bir hafta içinde işi kavrayabildiklerini söylemişlerdi. O bir haftanın rahatlığıyla koltuğuma yayılmışken, pat diye otuzlu yaşlarda bir kadıncağız karşıma dikiliverdi. Eskiler kadını almak için hemen hamle yaptılar. Normalde ben de birkaç jargon kapmış, iş yeri kibarlığının bayağı kelamlarından bazı örnekleri kullanmaya da başlamıştım. Ama bu sefer yapamadım. Karşımda duran kadının kocası, iki bin bir krizinde iflas edince bunalımlara girmiş, sonra da bu kadıncağızla üç küçük çocuğunu terk etmişti. Arkasında da bir tek kadının ne olduğunu bilmeden imzaladığı senetleri bırakmıştı. Kadın, meramını anlatırken ben de bu işten en kolay şekilde sıyrılmanın yolunu bulmaya çalışıyordum. Bir teselli cümlesi kurmak lazım geliyordu herhalde. Ama nasıl bir şey olmalıydı? Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Kadının üzüntü ve kahırdan solmuş tenini, çatlamış dudaklarını, birazdan ağlayacakmış gibi bakan gözlerini, insan da hiç bağırmamış, kavga etmemiş hissi uyandıran kısık sesini bir hikâyede gayet güzel bir şekilde kullanabilirdim, hâlbuki.

Derken kadıncağız lafının bir yerinde, çocuk yardımı alabilmesi için dilekçe yazması gerektiğini ama bunu yapamadığını söyledi. Ben durur muyum hiç, hemen atladım. Böylece ilk dilekçemi kaleme almış oldum. Kadıncağızın hikâyesini hiçbir ayrıntıyı atlamadan Halide Nusret Zorlutuna tarzı cümlelerle arkalı önlü üç sayfa kâğıda güzelce döktüm.

İki hafta sonra teşekkür etmek için masama geldiğinde onu çoktan unutmuştum bile. Herkesi hatta kendimi bile şaşırtan bir hızla birime adapte olmuş ve acemi rekorunu da kırmıştım. Kısa zaman içinde evsizlerin, berduşların, sarhoşların gözdesi olup çıktım. Hastalıklı bir sarı renge boyanmış uzun koridorda, sabahtan akşama kadar ‘Arzuhalcinin masası nerede?’ sorusu çınlayıp duruyordu, artık. Yıllarca, yaz kış elimden kalem düşmedi, o bölümde. Yazdım da yazdım. Ömrüm boyunca tatmadığım tuhaf bir hisle de tanıştım o zamanlarda. Sanki uzayda başıboş dolaşan bir uydu imişim de şimdi yörüngeme oturmuşum gibi bir duygu. Bunun ismi mutluluk olabilir mi acaba?