Bir gece yürüyüşü

15tt
15tt

Kalktık ve sokağa fırladık. Sorular ve kaygılar sona erdi. Yürüdükçe içimdeki belirsizlik, tedirginlik, korku azaldı. Ve daha Kısıklı’ya varmadan Allah kalbimden korkuyu söküp almıştı.

Nasıl kalktığımı çok iyi hatırlayamıyorum. Kalktım ve yürümeye başladım. İsmail’in Periscop’tan sesini duymuştum. Sokak diyordu. Bugün diyordu. Çıkmazsan eğer, çıkıp yürümezsen bu gece, yarın yürüyeceğimiz bir sokağın olmayabilir. Bu geceyi izzet ve onur gecesi kılmak için yürümeliydik. Öyle anladım. Başka şeyler de söylemiş olabilir. Tedirgin ve ama yiğit bir seslenişi vardı. İçime öyle düştü. İyi ki duymuşum o sesi. Bismillah diyerek kalktım ve Üsküdar’dan Kısıklı’ya doğru yürümeye başladım. Yahya yoldaşımdı. Meğer Hızır da yoldaşımmış.

Kalktık ve sokağa fırladık. Sorular ve kaygılar sona erdi. Yürüdükçe içimdeki belirsizlik, tedirginlik, korku azaldı. Ve daha Kısıklı’ya varmadan Allah kalbimden korkuyu söküp almıştı. Meydanlara ve sokak yürüyüşlerine çok alışık olmayan ve 45 yaşına girmek üzere olan bir insan değildim artık. Ne olacağını bilmiyordum gene de korkmuyordum. Dünyanın standart işleyişine olan bağlılığım azalıyordu.

Mücahidlere çocukluğumdan beri hayrandım. Dinini, namusunu, vatanını koruyanlara imrenerek, iç geçirerek ve biraz da utanarak bakmıştım. Hiç bir zaman somut olarak düşmana karşı koymamıştım. Ama biliyordum, emindim: Birinci Cihan Harbi bitmemişti.

Biliyordum saldırı altında olduğumuzu. Biliyordum kalleş ve kudurmuş köpeklerin saldırısıydı bu. Ankara’dan da kötü haberler geliyordu. Çay bahçesinde haykırıp durmuştum bir kaç kez ‘Nerde lan bu Tayyip?’ diye. (Şimdi bazılarınız resmiyet isteyecek ama o gecenin çökerten ağırlığında sadece kurtuluşa odaklanmıştım. Aşağılık ve satılmış köpekler kudurmuştu ve ben de içimden onlara karşı taşan sınır yıkıcı öfke ve tedirginlikle bağırıyordum.) İyi dedi bir kaç kişi. İyiyse nerde dedim ben bir daha. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Bir şeyler… Ama ne? Kalktık ve yürümeye başladık.

Irak’ı gözlerimizin önünde yakıp yıkmışlardı. Lüban’ı ve Mısır’ı. Suriye’yi. Sıra bizdeydi. Daha doğrusu bunların hepsi bizdik zaten. Öldürüyorlardı durmadan. Tecavüz ediyorlardı. Kalkışanı vuruyorlardı. İşbirlikçiler ediniyorlardı. Köpeksiz kalmıyorlardı. Gelmişlerdi. Boğaz Köprüsü’ne gelmişlerdi. Çengelköy’e. Üsküdar’a. Yaşadığım ve aşık olduğum beldeye. Kuşatma başlamıştı. Tanklarıyla, son model silahlarıyla, jetleriyle, F-16’larıyla, savaş helikopterleriyle, acımasızlıklarıyla, öfkeleriyle, kinleriyle, afyonlayıp satın aldıkları köpekleriyle. Hayır silahlar, tanklar, jetler, F-16’lar, helikopterler, bombalar bizimdi. Ama diğerleri onlarındı. O iğrenç ve kudurmuş köpekler kafirlerindi. Gelmişlerdi ve Allah nasıl olduğunu kimsenin tam olarak anlatamadığı bir şekilde bizi onların karşısına çıkarmıştı. O gece Allah’ın melekleri kalbimize dokunmuş olmalı. O nurdan varlıklar bizim için dua etmiş olmalı. Allah’ım sen bizi görünmez ordularınla teyid et, destekle!

Yürüdük ve Fıstıkağacı yokuşunu tırmanarak Bağlarbaşı’na vardık. Köprünün girişine vardık. Yokuş bitmişti. Şeytan uzaklaşıp Amerika’ya sığınmıştı. Amerika’da ve tüm Batı’da kafirlerin yardımıyla ağlarını örmüştü. Generallerini bizim silahlarımızla silahlandırmıştı. Bütün demagojilerin ve yalanların sonuna gelinmişti. Gerçek silah kadar, mermi kadar, tank paleti kadar, bomba kadar, jet kadar soğuktu, katıydı. Ama yokuş aşılmıştı ya mermiler ve bombalar ve uçaklar da aşılacaktı. Aşılmalıydı.

Müslüman ve şair İsmail, çağrısını yapmıştı. Erdoğan çağrısını yapmıştı. Müslümanlarda yani Türkiye halkındaydı sıra. Etten ve kemiktendik. Silahsızdık. Ama artık ne yapcağımızı biliyorduk. Kısıklı’ya değil köprüye gitmeye karar verdik. Bizim nasibimiz orasıymış. O gece iman nuruyla haberleşmiş olmalıyız. Telefonlarımızın şarjı azdı. İktisatlı olmak zorundaydık. Büyük bir bela gelmişti. Çok iyi biliyorduk. Kalbimizle biliyorduk. Şüphenin gölgesi yoktu artık. Korku yoktu. “Ne olacak?” sorusu yoktu. Köprüye varmak için yürüyorduk. Gençler vardı. Delikanlılar. Dedeler ve nineler. Teyzeler. Garibanlar. Fakirler. Zenginler. Allahu Ekber! Ya Allah Bismillah Allahu Ekber! Yumruk ve dua. Yumruklar ve adımlar. Asfalta basan korkusuz ayaklar. “Vınnn! Vınnn!” diye vınlayan silah sesleri. Köpeklerin silahları ve mermileri çoktu. Hepimizi mi öldüreceklerdi?

İsmail’i aradım. O ve arkadaşları öndeydi. Biz onların arkasındaydık. Ön safa ulaşamıyorduk. Doğrudan hedef alıyorlar dedi. Kendinizi koruyun ve mevziyi terketmeyin dedi. Öyle yaptık. Başlarda çok yere yattık. Yerdeyken gözüm bir delikanlıya takıldı. Ağlıyordu. Yanındaki birini, bir yiğidi boğazından vurmuşlar. Şehadet şerbetini içenler, yaralananlar, motosikletler, tank atışları ve jetler…

Çengelköy tarafından da kesintisiz olarak silah sesleri gelmekte. Ankara’da Özel Harekatçıları bombalamışlar. Çok şehid varmış.

Recep Tayyip Erdoğan havaalanına inecekmiş. Hangisine? Ankara’ya mı, İstanbul’a mı? Eşime mesaj atıyorum iyiyim diye. Büyük kızım Köprü’de insanları katlediyorlar diyor mesajında. Ona da sorun yok diyorum. Şarjım bitmek üzere. Kardeşlerime ve eşime mesaj atıp telefonu kapatıyorum. Bu gece eve gitmek yok. Bu gece plan yok. Bu gece jetlerin alçak uçuşu korkutucu değil. Bu gecenin bir sabahı var. Tek sığınağımız ve yardımcımız Allah. Korkak ve kalleş değiliz. Burdayız ve ölebiliriz. İçimde bir sevinç. Şimdiye kadar hiç tatmadığım bir his. Bir parıldayış. Kalbimdeyim ve gerçeğim. Doğru zamanda doğru yerdeyim. Allahu Ekber ve lillahil hamd. Burası Türkiye, İsrail değil. Burası Türkiye, Amerika değil. Türkiye teslim olmayacak. Türkiye kafirlerin emrine girmeyecek. Türkiye rezil ve zelil olmayı reddediyor. Gün ağarsın diye burdayız. İmanımız, cesaretimiz, aczimiz, direnmemiz, yürüyüşümüz, doğru zaman ve yerde bekleyişimiz… Allah Büyük!

Güneş bizim üstümüze doğuyor. Onlar ise horlanmış, zelil ve rezil bir şekilde karanlığa gömüldüler. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır