20.356 Takipçi

Birinci sınıf bir kültürün, birinci sınıf bir düşüncenin, birinci sınıf bir duyarlılığın dergisi Cins, hem edebiyat dünyamızın önde gelen isimlerini hem de yeni kalemleri ağırlıyor. Her ay bayilerden ulaşabileceğiniz Cins Dergisi, dijital dünyaya da yeni bir kapı aralıyor. Sayfalara sığdıramadığımız kıymetli yazılar, merak ettiğiniz yazarlar ile ‘Cins’ sohbetler, dergiden ekrana yansıyacak röportajlar ve tabi podcast! Şimdi sizi, Cins’i tüm sosyal medya mecralarından ve GZT.com adresi üzerinden takip etmeye davet ediyoruz.

Birgün hepinizin ikiyüzlülüğü çıkacak ortaya

cns
cns

Birgün, uyandığında kendisini devcileyin bir PKK’lıya dönüşmüş olarak buldu. Sosyal demokratlık bitince yapıyı paydos ettirecek değillerdi ya. Çocuklar ne yiyecekti? Ekmek neredeyse kıbleyi o tarafa çevirdiler. Sonuçta ‘Birgün gazetesi solculuğu’ diye bir şey vardı. Yani, Marksizim sosu fazla katılmış bulvar faşizmi. Çiğ ve çirkin. İki yüzlü ve yalancı.

“PKK, Türk solcularını davar gibi güdüyor…” M. G

“akp faşizminin son kurbanındır. bunlar kendilerinden farklı düşünen herkesi terörist ilan edip gazetecilerin kalemine ipotek koydurdu. bunlar yüzünden basın özgürlüğü sıralamalarında hep sonlardayız. herkes a haber gibi haber yapsın istiyorlar. aaaa pardon gazete işine son vermiş ama o da özgürlük savaşçılarına hakaret eden cümleleri yazmış ne kadar ayıp, gizli faşistmiş!!!”

Ekşi Sözlük, Özlem Özdemir maddesi, neyapiyorsunuzlandevrimciler

Seninkisi enternasyonallik değil bebeğim, İslam düşmanlığı. Yediğimizi sanıyorsun ama emin ol yemiyoruz.

Yanılmıyorsam ilk 2004’te çıkmıştı. Proje demeyin hemen. Sonuçta ortada emek var. Tuna Kiremitçi de yazmıştı, Bedri Baykam da Noam Chomsky de. Nereden baksan güzel kadro. Patronunun hiç kimse olduğu ‘bağımsız’ gazete iddiasıyla arz-ı endam etmişti. (Taşeron solcularını seviyorum, parlak sloganları oluyor) Bağımsız ve patronsuz. Sonuçta örgüt bir şirket değil. Boss yok bu anlamda. Bağımsız ve Zaman Gazetemizin tesislerinde basılıyordu. Bağımsız ve Zaman Gazetemizin tesislerinde. Bağımsız ve… Tamam lan neyse…

Devrimci solcuydular ve Deniz Gezmiş’in, Nazım Hikmet’in ve Che’nin posterlerini falan vermişlerdi, Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet sonuçta. Bunu bir realite itirafı olarak mı anlamışlar acaba? Poster veren devrimci kültürüne selam! Kuracağız dünyayı, sizin kurduğunuz yapıların yıkıntılarından! İnsan şunu bile diyor: Koca Nazım kimlere kaldı?

Ana rengi şudur Birgün’ün: Mezhepçilik ve bölgecilik. Patronu yok ya. Yani patronu herkes. Pardon, yani parayı en çok veren. Aslında bir sorun görmüyorlar. Haklılar. Kenardalar ve sistemin kadrolu solcularına da ateş eden, ateş etmeyi devrimci ahlakın olmazsa olmazı gören taşeron solculuğu yapıyorlar. ‘Kadrolu solcular’ ve ‘taşeron solcular…’ Küfrettiklerinizle aranızdaki farkın ne olduğunu biliyoruz. Kadrolu solculardan ‘uzak’ durmaları bizi niye yanıltmıyor? Çünkü her daim iş görme niteliği olan ve şirket değiştirmeye müsait olan bu taşeron solcularını komik buluyoruz. Bazen kızdığımız doğrudur, çünkü ahlaksızlar. Ama daha çok komik buluyoruz onları. En keyifli yanları da suratlarındaki o ‘ciddi yazılar’ neşrediyor olma duygusu. Biraz öfkeli ve ciddi durunca müthiş entelektüel oluyorsunuz gerçekten. İş yapıyor da, üniversite talebelerinin harçlıklarına çöküyorsunuz işte. Güzel elbiseler giyiyordunuz ve içini belli etmiyordu. Düşüncenizin transparanlığı yeterdi size. Şık ve zayıf gösteren bir aynadan kendini halka yansıtmak gibi güzel sloganların gölgesinde… Bir yere kadar zekice aslında.

Demokratik değerleri özümsediği noktasında kimsenin şüphesi yok. Hatırlarsanız ilk yıllarıydı sanırım. Birgün gazetesinde aylarca çalıştığı halde maaşını alamayan bir yönetici, gazete yönetiminden Cüneyt Akman’ın yanına parasını istemek için gittiğinde önce hakaret sonra da eski bir boksör olan Akman’dan yumruk yemişti. Benzer pek çok haberle anıldı biliyorsunuz Birgün Gazetesi. Her olay sonrası yapılan açıklamalarda hiç değişmeyen kullanışlı bir cümle vardı: “Sermayeye karşı ayakta durmaya çalışan Birgün…” Adlarının geçtiği her tartışmada “ama plaza gazeteciliği bık bık” diyerek diğerini eleştirip kendileri her işten sıyırdıklarını düşünmeleri güzeldi. Her seferinde üzerini örttüklerini sandılar. Bu arada sermaye falan demişken Cüneyt Akman, Türkiye’nin ilk ‘borsa’ dergisini çıkaran isimdi belki ama olsundu. Borsa üzerine konuşmayı da kapitalistlere bırakacak değildik ya.

Şimdi örnekleriyle sıralamak isterim ama yerimiz dar. Siz en iyisi googledan bir taratın ‘ba- ğımsız’ muhalif gazetemiz Birgün, gazetecilere baskı ve sansür konusunda bugüne kadar kaç platformun fitilini ateşlemiş, AKP hükümeti aleyhine kaç tane haber yapmış. Linkleri var, çoklar. Ama içlerinden bir tanesi var ki, plaza gazeteciliğine karşı ‘bağımsız’ gaze- teciliğin bir tanesi. Hatta gülü, çiçekli bülbülü. Aydın Doğan’ın Hürriyet’te yayınlanan haberinden yaptıkları haberde o sık sık bahsettikleri ‘plaza gazeteciliğinin firavunu’ Aydın Doğan, karşımızda bir kompradordan çok bir vakfın onursal başkanı olarak duruyordu. “Mağdur” ve “bağımsız” olduğunu söylüyordu.

Birgün’ü, iktidarın karşısında kahramanca ve asilce dik durduğu için alkışlayan arkadaşlar, Cumhuriyet gazetesini niye benzer nitelikleri üzerinden alkışlamıyorlar artık? Dahası, Aydın Doğan ve medyasının son zamanlardaki hali de malum. İmkân buldukları her fırsatta iktidarın karşısında kahramanca duruyorlar. Tabi tüm bunların hepsini yerseniz.

Bebeğim -hepiniz için söylüyorum iyi dinleyin- siz iktidarın karşısında durmuyorsunuz. Siz ‘bir’ iktidarın karşısında duruyorsunuz. Nerede? Başka bir iktidarın yanında. (Bunu dil devriminden önce yazsaydım ‘aguşunda’ diyecektim.) Buna itirazımız yok. Ama ekmeğinizi oradan çıkarmaya çalışmayın diyorum. Yazık oluyor ülkenin gencecik çocuklarına. Sonra ellerinde kalan tek şey hayal kırıklığı. Cevaplamanız gereken soru şu: Ortadoğu’nun en büyük şirketlerinden biri olan PKK iktidarıyla ilişkiniz nasıl? Bu ilişkiyi, söz konusu şirketin diğer uluslararası ortaklarını bilerek mi kuruyorsunuz, yoksa sizi de mi kandırıyorlar? Ne dediniz? Halkların mücadelesi mi? Tamam ama bunu mezhep ve ayrışma temelinden ayrılarak yapamazsınız. Kampınıza geri dönün, kapıyı kapatın ve küçük dünyanızda bağımsız, patronsuz, iktidarsız ilkeli gazetecilik sloganlarına devam edin.

Ne demiştik; seviyoruz komik ve parlak sloganlarınız var. (Şimdi buna; “ne olacak işte gerizekalı sağcılardan eleştiri” falan dersiniz, kabul ama sağcı ya da AKP’ci demeyin bari. İslamcı falan deyin.)

Ekmek peşinde kendi hallerinde solculuk yaparken, bir gün yolları dağa düşenlerin hikâyesi aslında Birgün. Acı. Acıtıcı. Acınası. Türkiye’de ‘sol’ diye kastedilen şeyin de nelere müsait olabileceğini bütün açıklığıyla gösteriyor aslında.

SANSÜR YAPMADIĞI İÇİN GAZETECİ KOVAN GAZETE: BİRGÜN

Neyse konu bunlar değildi. Açılınca tekrar belirtelim istedik. Konumuz ne? Konumuz şu: ‘Özgür basın susturulamaz’ sloganını, çıktığı ilk günden bu güne kesintisiz on bir yıldır atan muhalif gazetemiz Birgün’de Mine G. Kırıkkanat’la bir söyleşi yapıldı geçtiğimiz günlerde. Birgün’ün muhabir-editörlerinden Özlem Özdemir gerçekleştirdi söyleşiyi. Kırıkkanat’ın PKK’lı kadınları anlattığı bir kitabını konuştu Özdemir. Söyleşide Kırıkkanat, PKK’nın genel olarak kadınları ‘mal’ olarak gördüğünü belirtti. Abdullah Öcalan’ın kadınları aşağıladığından falan söz etti. Normal şartlarda, normal bir ülkede hatta normal bir solcu çevrede buraya kadar sorun yok. Gazetenin resmi görüşü değil, söyleşi yapılan ismin kanaati. Evet sorun yok. Fakat yayınlandıktan sonra, söyleşinin PKK’nın eleştirildiği ilgili bölümleri internetten silindi. Yani sansürlendi. Sonra? Sonra o da yetmedi. HDP/PKK lobisinin baskısı, bağımsız gazetemiz Birgün’ün söyleşiyi tamamen yayından kaldırmasına yol açtı. Gazeteciye sansür vardı ama sonuçta AKP hükümetinden kaynaklanmadığı için önemli değildi. Orada da kalmadı iş. Bağımsız ve gazetecilik ilkelerine bağlı gazetemiz Birgün, Özlem Özdemir’i gazeteden kovdu. Neden? Söyleşiyi sansürlemediği için…

Artık gerçekten fazlasıyla sıktı bu AKP hükümeti döneminde gazetecilere yapılan baskılar değil mi? Ama durun, Özlem Özdemir’in sansür yapmamış olması, onun bir faşist olduğu gerçeğini değiştirmez, öyle değil mi? Sonra meselenin aslında ‘sansür’ olmadığını izah eden yorumlar geldi Birgün çevresinden. Hadi gazeteyi parayı veren satın alıyor da, bayiden tabi, çevresine ne oluyor ki açık bir sansürü örtmek için kıvırma harekâtına girişiyorlar? Çok keyifli lan!

Bir de mesele Birgün okuru olmayı başarmış kişilerce, “Yaa zaten Mine Kırıkkanat hem leş gibi ırkçıdır hem de edebi olarak kitabı pespayedir” falan denildi ya en çok o keyif veriyor aslında. Lan manşetlerden indirmediğiniz, her seçim sonrası kendisinde teselli bulduğunuz o “göbeğini kaşıyan adam” ünlemini hepinizin parlak zekâsına hediye eden kişi Kırıkkanat değil miydi? Bir fark var mı sanıyorsunuz aranızda? Ton farkından teselli bulmayın. Sizin sadece Fransızcanız yok. Yoksa aynı rengin lacivertisiniz.

“İşine son vermedik, psikolojik olarak yıprandığı için dinlen dedik” açıklaması da yine ‘Türk solu’ dediğimiz şeyin zekâsına nezih bir örnek. Beni ilgilendirmez tabi de kendi okuruna geri zekâlı muamelesi yapmak beni bile üzdü uzaktan, düşün artık.

Özlem Özdemir’i kovdular toplamda. Kimdir, aslında ne düşünüyor bilemem. Ama sırf, ticari bir gerekçe dolayısıyla ve gazete yayınevinden reklam alabilsin diye kendisine verilen görevi yaptığı ve konuştuğu kişinin sözlerini sansürlemediği için işten atıldı. İşten derken “patronsuz” ve “muhalif” tek gazetemiz Birgün’den. Tekrar edelim; niye? Çünkü söyleşi yaptığı kişi PKK’yı ve Öcalan’ı eleştiriyordu. Özlem Özdemir o affedilemez suçu işledi: Sansür uygulaması gerekirdi, yapmadı.

  • Bir de şunu artık açıkça belirtelim: “PKK, solu kuşatıyor” falan diye bir şey yok. Türk solu diye bir şey olmadığı için, PKK solun kullanım hakkını satın aldı. Olan biten bu

Hani biz biliyorduk da meseleyi, sizin çoçuklardan bazıları da görmüş oldu bu vesileyle. Artık neye dönüştüyseniz, üzerinizdeki PKK lobisi, köşe yazarınız da değil bak, söyleşi yaptığınız kişinin sözlerini sansürlemenizi emrediyor size. Hadi yaptınız bir hata yayınladınız diyelim. Politikanızdır kimse bir şey demesin, karışmayalım peki. Özür de dilediniz bütün PKK’lılardan. Hadi onu da kabul. Peki ne bitmez bir nefret ve eleştirilemez olanı eleştirme hassasiyetine tepki ki söyleşi yapan muhabiri işten attınız. Niye? Gazetecilik yapıp, sorunun doğduğu yerde soruyu görüp sorduğu için. Hepsi bu. Patronsuz ve muhalif... Hıhı, evet. Cumhurbaşkanına ağız dolusu hakaret ederken yaptığını söylediğin ‘gazetecilik’, ‘efendi’ bildiklerine karşı sökmüyor tabi. Anlıyoruz.

AKP karşısında kahramanca duruyorsun ne güzel. Biraz sesini Kandil’e doğru… Tamam tamam senden bunu isteyemem. Bu yönleriyle Gülen Cemaati’ne çok benziyorlar aslında. Üç gün sonra bunlar olmamış gibi, sansürsüz gazetecilik, muhaliflik, bağımsızlık falan gibi çıkışlar yapacaklar. Kafalarının çalışma yöntemi aslında acınılası… Mesela bu yazıya karşı kuracakları ilk cümlede “Ensar Vakfı” geçecek. Onu söyleyince beni ve hepimizi iddia ettiği şey varmış gibi aynı paranteze aldığını düşünecek ve akşam evine gidince galip gelmenin huzuruyla yatacak. Bunların da işi zor aslında. Yazık lan…

Bir de şunu artık açıkça belirtelim: “PKK, solu kuşatıyor” falan diye bir şey yok. Türk solu diye bir şey olmadığı için, PKK solun kullanım hakkını satın aldı. Olan biten bu.

Fransızca bilen kişilerle söyleşi falan yapmak gerçekten iyi fikir de bazen kapattığınız yerden gol yemenize sebep olabilir bu. Tayyip düşmanlığı, o eski reflekslerinizi zayıflattı farkında mısınız? Sen ki spor sayfasında bile bir çeşit İslam düşmanlığı devşirebilecek devrimci ahlakla donatılmış insansın. Lütfen. Biraz daha dikkat.

Hepsi bir yana… Şişşt! O değil de şeriatı getireceğiz lan.

İLGİLİ HABERLER