Camera Obscura, mahsus dil ve üstünde oturduğumuz elmas dağ

Senin 500 yıl önce bulduğun Camera Obscura’yı adamlar bulmuş oluyor.
Senin 500 yıl önce bulduğun Camera Obscura’yı adamlar bulmuş oluyor.

Camera Obscura”yı İbn-i Heysem buluyor. Fakat “Camera Obscura”yı 1700’lü yıllarda Avrupalıların bulduğuna dair resmi bir tarih yazımı var. Yani, bilim tarihini, kültür tarihini sen yazmadığın sürece, senin 500 yıl önce bulduğun Camera Obscura’yı adamlar bulmuş oluyor. Enlem ve boylamları, mikrobu, bakterileri, dolaşım sistemini adamlar bulmuş oluyor.

İsmail: Furkan Bey sizi de tasfiye edecekler mi?

Furkan: Nereden?

İsmail: Geçtiğimiz ayın sosyolojik dip dalgasının en dolaşımdaki kelimeleri “tasfiye” ve “operasyon” kelimeleriydi. Malum… Sizi de tasfiye edecekler mi bir yerden, size de bir operasyon kapıda mı?

Furkan: Operasyonla gelen operasyonla gider. Biz böyle insanlar değiliz İsmail Bey.

İsmail: Şimdi sana bir operasyon çekilmesi için bir yere operasyonla gelmen gerekmiyor.

Furkan: Ne olacak abi edebiyat eleştirmenleri mi operasyon çekecek? Edebiyatçıyız biz.

Geçtiğimiz ayın sosyolojik dip dalgasının en dolaşımdaki kelimeleri “tasfiye” ve “operasyon” kelimeleriydi. Malum… Sizi de tasfiye edecekler mi bir yerden, size de bir operasyon kapıda mı?


İsmail: Ya öyle bir adam modeli var ya. Twitter’da kelimeleri yan yana dizebilme kabiliyeti olduğu için kendini istihbaratçı zanneden geri zekâlı modeli mesela. Öyle bir adam var ve o sürekli “tasfiye” diyor, “operasyon” diyor. Sürekli birilerini tasfiye ediyor ve birilerine de operasyon çekiyorlar; fakat sıcak para çetesi gibi yani… Anlamıyoruz. Bir türlü kim olduklarını anlayamıyoruz yani.

Aykut: Ben imaları bile anlamadığım için, o “twit”lerdeki göndermeleri bile anlamadığım için, normal “twit” gibi geliyor. (Topluca bir kahkaha.)

Aykut: Böylece bir baş ağrısından da kurtuluyorum.

Furkan: Göstergeleri okuyun Aykut Bey.

İsmail: Göstergeleri okuyun, gösterge bilim çalışmadınız mı siz? Aykut Bey gösterge bilim hakkında bize kitap ismi önerebilir misiniz?

Aykut: Yok gösterge bilim çalışmadım, veremem. (Gülüyor)

İsmail: Furkan Bey siz çalışmadınız mı?

Furkan: Roland Barthes- Camera Lucida

İsmail: Bu bir Foucault değildir.

Furkan: Evet, ama Camera Lucida başka bir şey. Gösterge bilimin, daha doğrusu metnin görsellikle bağını arayan, kurcalayan bir şey.

Aykut: Yalnız gösterge bilimcilerin temel kitabı o değildir.

Furkan: Temel kitabı demedim ki, en zevkli ve en kolay okunan kitabıdır.

İsmail: Camera Lucida tabi başka bir şey de, bir de “Camera Obscura” diye bir şey var. “Camera Obscura”yı İbn-i Heysem buluyor. Fakat “Camera Obscura”yı 1700’lü yıllarda Avrupalıların bulduğuna dair resmi bir tarih yazımı var. Yani, bilim tarihini, kültür tarihini sen yazmadığın sürece, senin 500 yıl önce bulduğun Camera Obscura’yı adamlar bulmuş oluyor. Enlem ve boylamları, mikrobu, bakterileri, dolaşım sistemini adamlar bulmuş oluyor.

  • Yusuf: Sadece kültür tarihi de değil, insanlık tarihi ve dünya tarihi de… Sen, Hz. Adem’le başlatıyorsun, adam başka bir şeyle başlatıyor insanlık tarihini. Dolayısıyla avcı toplum, toplayıcı toplum falan filan gibi başka şeyler çıkıyor.

İsmail: Yani kültür tarihi, bilim tarihi, insanlık tarihi hikâyeleri de dünyadaki cari kültürel iktidarın en önemli enstrümanlarından birisidir. Tabi biz bunları konuşamayız (!)

Aykut: Tarihçiler zaten son tahlilde bizim meslektaşlarımızdır. Hikâyecidir, yani kurmaca yaparlar.

İsmail: Tabi.

Yusuf: Tarihçileri temsilen ben buna itiraz edeyim de…

Aykut: Bu da post-modern bir tarihçilik anlayışı, ama öyle… Her tarihçi son tahlilde, kendi durduğu yerin hikâyesini anlatır, diye de bir anlayış var. Hangi evrakı öne çıkaracağı, hangi bilgiyi öne çıkaracağı kendi durduğu yere bağlıdır.

Kültür tarihi, bilim tarihi, insanlık tarihi hikâyeleri de dünyadaki cari kültürel iktidarın en önemli enstrümanlarından birisidir.

Yusuf: Aslında Braudel’e ve Halil İnalcık’a bakarsak, tarihin gerçeklikten koparılmadan vaaz edilebileceğini, anlatılabileceğini görmüş oluruz. İddia bu. Fakat ben aslında, şunu konuşmak istiyorum: Sansür, otosansür, yeni ve kapalı bir anlatı dili üretmek bahsini… Şunu sormak istiyorum, otosansür dedikleri şeyle ilgili. Bir yazar niye doğrudanlık yerine, daha dolaylı, daha kapalı ve daha imgelerle bezeli bir anlatımı tercih eder?

Cins oturum
Cins oturum

İsmail: Ben sorunu biraz değiştirebilir miyim?

Yusuf: Lütfen.

İsmail: Mahsus bir dil kurmaktan mı söz ediyorsun, yoksa herhangi bir güç odağından korkarak, yazdıklarını bir başka dilde, örneğin kuş dilinde yazmaktan mı bahsediyorsun?

Yusuf: Mahsus dil şöyle… Aslında mahsus dil inşası da büyük oranda iktidar ve tüm diğer kaygılardan ötürü icat edilmiş bir şey.

İsmail: Mesela Feridüddin Attar eserini yazarken mahsus bir dil kurmuştur ama herhangi bir endişeden ötürü değil.

Yusuf: Acaba?

İsmail: Peki hadi değiştirelim: İbn-i Arabi mesela son derece mahsus bir dil ile yazıyor hem Füsusül Hikem’i hem de Fütuhatül Mekkiyye’yi. En genel manada, din vasatının oluşturduğu iktidarı zedelememek adına mı mahsus bir dil geliştiriyor? Öyle mi anlıyoruz?

Yusuf: İktidar müdahale edemesin diye… Mesela matematiksel dilin niye icat edildiğinin cevabını, politik olan temas edemesin, nüfuz edemesin ve bunun dışında bir dünyada biz istediğimiz her şeyi konuşabilelim şeklinde anlıyorum, sağladığı kesin konuşabilme imkanının dışında. Şunu hatırlayalım: İslam’ın ikinci dönemi, aslında itikada ya da dinin kendisine ilişkin konular siyasi alanda belirleyici bir ögeye dönüşüyor.

  • Yani, mesela “Bu siyahtır” dersen, birden politik bir taraf almış olabiliyorsun. Dolayısıyla mahsus bir dil inşa edelim ki, ben buna “siyahtır” dediğim zaman, hem politik olanın dışında kalsın, hem de ben işimi yapabileyim. Ama bugün bir yazar, şair veya gazeteci derdini anlatırken doğrudanlık yerine niye dolaylı hareket eder?

Aykut: Ama edebiyat dolaylı anlatımdır.

Yusuf: O mudur?

Aykut: Budur yani.

Yusuf: “İsmail Bey geldi.” cümlesi bir edebiyat cümlesi olamaz mı? Herkes birden: Olabilir.

Furkan: Konteksin içinde nasıl yer aldığıyla alakalı.

Yusuf: Bir roman giriş cümlesi olarak mesela, Borges yazmış olsaydı, “Bugün annem öldü.”

Aykut: Sen bir cümleyi alıyorsun ama sadece.

Furkan: “Belki de dün, belki de öncesi gün” dediğinde edebiyat olur o.

Aykut: Ona bakarsak, o romanlar doğrudan cümlelerden oluşuyor; ama toplama baktığında dolaylı bir anlatım içeriyor.

Yusuf: Siz ne diyorsunuz İsmail Bey?

İsmail: Ya çok karma karışık bir soru soruyorsun. Bu da kayıtlara geçsin. Ben mesela dolaylı anlatımı seven bir adam değilim, ama edebiyatın kendisi bizatihi dolaylamaktır.

Furkan: Neden öyle ben anlatabilir miyim? Dolaylamaya başladığın anda düşünce gezmeye başlar, yürümeye başlar. Kelimeleri, cümleleri ve aklı gezdirmek için dolaylamak zorundasın. Sonra senin karşına başka bir şey çıkar. Yazarken düşünmek böyle bir şeydir. Kim yazarken düşünmüyor? Bir yazar bir metnin başına oturduğu anda sonuna kadar ne yapacağını kestiremez. Kestiriyorsa o zaten raportördür.

Ketebe’den Dritero Agolli’nin Yoldaş Zylo’nun Yükselişi ve Düşüsü, 72’de Komünist Arnavutluk’ta yazılmış, Enver Hoca zamanında.
Ketebe’den Dritero Agolli’nin Yoldaş Zylo’nun Yükselişi ve Düşüsü, 72’de Komünist Arnavutluk’ta yazılmış, Enver Hoca zamanında.

İsmail: Ben nerden sorduğunu söyleyeim abi. Ben “Gardrop” diye bir yazı yazdım. Bu gardrop sihirli bir gardrop. İçinden herhangi bir elbise alıyorsun ve yerine de şerefini, namusunu, ahlakını ve onurunu bırakıyorsun. O elbise de sana istediğin dünyalığı, şanı, şöhreti, parayı ve altını veriyor. Bu yazıda da “Memleketimizde de görülmüştür bu gardrop, memleketimizde de bunu ustalıkla kullananlar vardır.” diyorum. Ben burada kimleri kastediyorum, kastettiğim insanlar bile bunu okurken anlıyorlar. Ve diyorlar ki, İsmail burada bizi anlatıyor. İki gün önce liberaldi, işe yaramadığını fark edip sosyalist oldu, işe yaramadığını fark edip dindar oldu, işe yaramadığını fark edip Kürtçü oldu. Sonra işe yaramadığını fark edip globalizmi savunan biri hâline geldi. Yok mu lan bu adam? Vaar. Bu adam mesela büyük bir gazetede köşe yazarlığı bile yapan bir adam. Tamam mı? Bu adam bu yazıyı okuduğunda kendisini kastettiğimi- tabiri caizse- eşşek gibi biliyor. Ama ben niye o adamın ismini vermiyorum? Çünkü ismini verince tadı kaçar. O adamın canı acımıyor mu mesela benim İtibar’da yayımlanan son şiirimde “Türk bayraklı salonlarda kara halka şiirler okuyan ve sadece bunu yaparak bile, seni dehşete düşüren korkunç bir sivilim.” dizesini okuduğunda o adam “Lan ben buna belediye şairi dedim, bu tam da beni kastediyor. Ve belediye şairi olarak anılmayı bir onura dönüştürüyor.” diye hissetmiyor mu o geri zekâlı herif? Hissediyor. Ama bunu totalde okuyan biri de, bam başka şeyler anlıyor o “Gardrop” hikâyesinden.

Furkan: Bir de zamana karşı direnme meselesi var abi. O nasıl oluyor? Şimdi mesela bir kitap çıkacak Ketebe’den Dritero Agolli’nin Yoldaş Zylo’nun Yükselişi ve Düşüsü, 72’de Komünist Arnavutluk’ta yazılmış, Enver Hoca zamanında. Tamamen komünizm hicviyle dolu ve yayımlanmış; çünkü kimse hicvettiğini anlamamış. Yani kalın kafalılar anlamamış. Adam o sistemi bir yazarlar birliği başkanı olarak yerin dibine sokuyor ama bunu öyle bir üslupla yapıyor ki, tellere takılmadan geçmiş.

Aykut: Yusuf’un sorusunu ben doğru anlıyorsam biraz da şu: Edebiyaçı, sanatçı böyle yapar mı? Anlamasınlar da kitabım yayımlansın. Bu mu?


Yusuf: Bu otosansüre girer mi mesela?

Furkan: Girer ama bu, değerini şuradan kazanıyor. Şuan Arnavutluk’ta komünist rejim yok mesela, biz de öyle bir rejimde yaşamıyoruz. Bu kitabı ben niye okuyayım? Ama okuyorum ve hoşuma gidiyor. Ve bugün de bana hitap edebiliyor.

İsmail: Bakın, size bişey diyim mi abi? Yirminci yüzyılın en hatırı sayılır yaşlı insan ve çocuk filmleri, baba ve erkek evlat ilişkisi filmleri İran’dan çıktı. 1980’den o büyük sinema yumuşamasına kadar geçen dönemde İranlı yönetmenler aşk meşk gibi konular anlatamayacakları için yaptılar bunu. Mesela Nene Lala ve Çocukları filmi çocuklarından telefon bekleyen yaşlı bir ninenin mahallenin çocuklarıyla kurduğu ilişkiyi anlatıyor. Ya da mesela Bisiklet ya da Denizin Çağrısı… Niyeydi, çünkü İran İslam Devrimi’ni yapan rejim ancak bu kadarına izin veriyordu. İranlı yönetmeler de kendilerine mahsus bir dil geliştirdiler. Ha şimdi nereye geldi iş? Şimdi iki İranlı kızın, lezbiyen ilişkisini anlatmaya geldi iş. Bu da Batı’da İran sinemasının geldiği yer. Bu muazzam bir değer kaybı bi tarafıyla. Ben hep gardrop hikâyesi yazayım yani. Niye şimdi o adamın ismini vererek, o adamla doğrudan bir kavga edeyim? İsmini vererek yazsam sadece bugün geçerli olur; ama “Gardrop” hikâyesi okuyanı olursa, bin yıl yaşar.

Aykut: Bu Aydınların İhaneti’ni yazan Julien Benda, entelektüel ve aydının tanımını yaparken şey diyor: Entelektüel gündelik olayları değil, gündelik olaylar üzerinden fikirleri tartışır. Yani entelektüel bir şeye yukarıdan bakar ve ordaki fikri ve kavramı görür diyor. Biz edebiyatçıyı da böyle sayarız. Gardrop örneğinden, orada sadece gündelik olan bir mesele yok, orada gücün ve iktidarın karşısında duruş biçimleri üzerine bir kurgu var. Olayları değil, kavramları konuşmak adına, edebiyatçının meseleleri görüp çekilmesi ve sonra oradaki kavramı veya ilkeyi alması lazım. Ardından bu ilkeyle dünyayı yeniden kurması gerekir. Her şeyin ideal olarak anlatıldığı yeni bir dünya inşa etmesi lazım. Böylece aslında yazar, kendini kendinden de korumuş oluyor. Çünkü kendisi de o gündelik olanın akışı içindedir. Kurduğu dünyayla, kendi önyargılarından da kurtulmuş oluyor…

(Derin bir sessizlik)

İnanılmaz büyük elmas bir dağın zirvesinde, altımıza kilim serip oturan beceriksiz madenciler gibiyiz.

Üstünde oturduğumuz elmas dağ

İsmail: A.D. Kingdom diye bir dizi izliyorum abi. Hz. İsa Efendimizin sözde çarmıha gerilmesinden hemen sonra Petrus, Maria Magdalena, Yuhanna, Matta, Barnabas gibi birinci halkanın, Hristiyanlığı Kudüs ve Şam’da hatta Samiriye’de müesses hâle getirmeye çalışmasını ve insanlığı Hz. İsa’nın indirdiği dine davet etme süreçlerini anlatan bir dizi.

Aykut: Çok iyiymiş.

İsmail: Gerçekten çok iyi bir dizi. Bütünüyle Hristiyanî bakış açısıyla çekilmiş ve çok etkileyici bir anlatım dili var. E kardeşim durmadan dünyaya bizim kültürümüz, tarihimiz filan diyoruz. Yav yapın artık şuna benzer şeyleri. Ne bileyim, bir Ebu Zer dizisi yap ve bu Netflix’de gösterilsin. Sen de anlat kendini artık. Onlar anlatıyor kendini sürekli çünkü. İnanılmaz büyük elmas bir dağın zirvesinde, altımıza kilim sarıp oturan beceriksiz madenciler gibiyiz.

Furkan: Güzel bir tasvir oldu.

İsmail: Elmastan bir dağın var abi işle artık, anlat artık şunları.

Aykut: Beceriksiz madencileriz abi, bunu da sol-sağ ayrımı yapmadan söylüyorum. Ne o kalitede oynayacak oyuncu kadromuz var, ne bunu ekrana taşıyacak görsel teknolojimiz var. Ha bu yapılsın, yapılmasın anlamında değil. Yapılsın ki çıksın ortaya. Diriliş Ertuğrul sayesinde ata binmeyi, kılıç sallamayı öğrenen oyuncularımız var mesela. Artık bir adım sonra, çekilenler biraz daha iyi olacak. Çünkü bir oyuncu havuzu oluşmaya başladı. Çok iyi şeylerin çıkmasına da daha zaman var tabi.

A.D. Kingdom diye bir dizi izliyorum abi. Gerçekten çok iyi bir dizi. Bütünüyle Hristiyanî bakış açısıyla çekilmiş ve çok etkileyici bir anlatım dili var.
A.D. Kingdom diye bir dizi izliyorum abi. Gerçekten çok iyi bir dizi. Bütünüyle Hristiyanî bakış açısıyla çekilmiş ve çok etkileyici bir anlatım dili var.

Furkan: Aykut Bey, senin dediğine itiraz olarak, zamana bırakacağımız bir şey değil artık bu.

Aykut: Değil değil. Ben de aynı fikirdeyim ama.

Furkan: Çağrı ne zaman yapıldı abi?

İsmail: 76’da.

Furkan: Birinci sınıf bir film değil mi? Birinci sınıf bir film. Anlatım dilinden senaryosuna mükemmel bir başyapıt. Fakat o filmde bir detay var: Çağrı filminde hiç namaz sahnesi var mı?

(Derin bir sessizlik.)

Furkan: Yok, neden yok. Çünkü hangi mezhebe göre namaz kılınacağını belirleyemedikleri için namaz sahnesi koyamamışlar. Bunu makro ölçekte düşün. O elması kazıp çıkarabilmemiz için, bir tür zihni tevhit içinde olmamız lazım. Adam yokluğundan, imkân yokluğundan değil.

Aykut: Yapılması gerektiği konusunda hemfikirim ama niye karamsarım bu konuda? Biz hem sol hem de sağ olarak “mesaj”a çok fazla bulandığımız için, bunun dışında düşünemiyoruz. Mesela bugün birisi, Akkad’ın Çöl Arslanı gibi Ömer Muhtar’ı anlatmaya kalksa, yorumları düşünün: “Bugüne gönderme var mı acaba? Burada şu iktidar, şurada şu muhalefet mi kastediliyor acaba?” filan gibi…

  • Yani mesaja çok fazla angaje olduğumuz için, yorumlarken bile mesaj arıyoruz sürekli. Akkad’ınki gibi iyi işler de, bu tür yorumların önüne geçiyor. Diyor ki, filmime bakın!

Yusuf: Bu sıkıntı, yüksek bir fikrin olmamasıyla ilgili… Sinema filmi yapamıyoruz, ama Hz. Peygamberin hayatıyla ilgili çok iyi bir biyografi kitabı da yazamıyoruz mesela epeydir. Akkad başarılı bir iş yaptı, çünkü adamın cebinde yüksek bir fikri vardı.

Ekim mi Kasım mı?

İsmail: Peki Sibel’den başlayalım. Sibel ekim mi kasım mı?

Sibel: Hmm… Galiba Ekim.

İsmail: Niçin?

Sibel: Çünkü kaybettiğim ve artık göremeyeceğim bir dostumun doğum günü ekimdeydi…

İsmail: Güzel… Peki, Furkan sen söyle ekim mi kasım mı ve niçin?

Furkan: Ekim, çünkü içinde bazı ihtilaller taşır.

Topluca: Vaay…

İsmail: Aykut sen söyle peki ekim mi kasım mı?

Aykut: (Gülerek) Ekim, çünkü içinde bazı ihtimaller taşır. (Gülüşmeler, kahkahalar)

Furkan: Çok iyi ya…

İsmail: Yusuf ya sen?

Yusuf: Ekim, çünkü içinde bazı intihaller taşır.

İsmail: Rıdvan?

Rıdvan: Ekim, çünkü içinde bazı ihmaller taşır.

İsmail: Ekim, çünkü içinde bazı infialler taşır.

(Topluca kahkaha)

İsmail: O zaman eyvallah!